“Onlar, Kur’ân (ayetlerini) hiç düşünmezler mi, yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var?” (47/Muhammed, 24)

ANAYASAMIZ KUR’ÂN’DIR

Biz müslümanız. Biz, Allah’a boyun eğmiş, O’nun hükümlerine râm olmuş, kanunlarına teslimiyet göstermiş kimseleriz. Bizim Rabbimiz Allah, önderimiz Rasûlullah, dinimiz İslam, kitabımız Kur’an’dır. Rabbi Allah, önderi Rasûlullah ve dini İslam olan bir kimsenin zorunlu olarak kitabının da Kur’an olması gerekir. Dolayısıyla ‘Ben müslümanım’ demek aynı zamanda ‘Kitabım Kur’ân’dır’ demektir.

‘Kitabım Kur’ân’dır’ Demek Ne Demektir?

Bir insanın ‘Benim Kitabım Kur’ân’dır’ demesi herhalde sadece elindeki mushafın Allah’tan geldiğini itiraf etmesi anlamına gelmez. Zira gerektirdiği doğrultuda bir hayat sürdürmediği halde nice insan bu kitabın Allah’tan geldiğini kabul etmekte ve bunu dili ile söylemektedir. Ama bu kabul ve itiraf, onları Kur’anî bir hayat yaşamaya sevk etmemiştir. Demek ki bir insanın ‘Kitabım Kur’ân’dır’ demesi onun kitabının hakikaten Kur’an olması anlamına gelmez. Tıpkı bana ait olmayan bir ev için ‘Bu ev benimdir’ dememin evin benim olması anlamına gelmediği gibi…

 Şunu kesin olarak bilmek gerekir ki, bir insanın ‘Kitabım Kur’ân’dır’ demesi aynı zamanda “Beni doğruya yönlendirecek, beni düzeltecek, beni idare edecek, hükümlerine başvuracağım, ihtilaflarımı çözeceğim, emirlerini ve yasaklarını tatbik edeceğim, ahkâmını uygulayacağım kitap Kur’ân’dır” demesi anlamına gelmektedir. Bir kul her ne zaman bu şekliyle Kur’ân’a yaklaşırsa işte o zaman gerçek anlamda ‘Kitabım Kur’ân’dır’ demiş olur; aksi halde Kur’an’ı, ‘Kur’an’ olarak kabul etmemiş demektir. Yüzlerce kere de bu sözü söylese Kur’ân hiçbir zaman onun kitabı olmayacaktır.

Unutmamak gerekir ki kitap, ancak ve ancak hayata şekil verdiği, insanı yönlendirdiği ve içerisindeki kanunlar tatbik edildiği zaman kitaptır. Hayata şekil vermediği, insanı yönlendirmediği ve içerisindeki kanunlar tatbik edilmediği zaman kitap, gerçek anlamda kitap değildir; içi boşaltılmış ve sadece sureti kalmış bir kağıt yığınıdır.

Kur’an hükmetmek için indirilmiştir. İnsanlar arasında, anlaşmazlığa düşülen meselelerde, problemlerde ve ihtilaf halinde hüküm vermek için…

Biz sana Kitab’ı (Kur’an’ı) insanlar arasında Allahın sana gösterdiği şekilde hüküm veresin diye hak ile indirdik. Sen, sakın ha hainlerin savunucusu olma!” (Nisâ Sûresi, 105)

Artık, onların arasında Allah’ın indirdiği (kitap) ile hükmet ve sana gelen haktan ayrılıp da onların arzularına uyma!” (Maide Sûresi, 48)

“Onların aralarında, Allah’ın indirdiği (kitap) ile hükmet. Onların arzularına uyma ve Allahın sana indirdiğinin bir kısmından (Kur’an’ın bazı hükümlerinden) seni şaşırtmalarından sakın.” (Maide Sûresi, 49)

İşte Kur’an’ın indiriliş gâyelerinden birisi budur. Ama gelin görün ki insanlar onu bu gayeden uzaklaştırmış ve onu sadece alınıp öpülen, alına konulan, mezarlıklarda, kandil gecelerinde veya merasimlerde teberrüken okunan bir kitap haline getirmiştir. 21. yüzyılın Kur’an karşısındaki en büyük problemi budur.

Kur’ân müslümanın anayasasıdır. Kur’ân tıpkı bir ibâdet kitabı, bir ahlak manzumesi ve bir hidayet rehberi olduğu gibi bir yasa kitabıdır da aynı zamanda. Bu nedenle ‘Ben müslümanım’ diyen bir kimsenin zorunlu olarak bu kitabın hükümlerini kabul etmesi ve onların uygulanırlığını itiraf etmesi gerekmektedir.

Müslüman, Kur’ân’dan başka bir kitabı kesinlikle ‘anayasa’ olarak kabul edemez. Zira yasaların anası kesinlikle Kur’ân’dır.

Kur’ân, içerisinde birçok hükmü ve kanunu barındıran, yüzlerce ahkâmı içeren bir kitaptır. Bu hüküm ve kanunlar, elbette ki okunsun ve harflerinden sevap elde edilsin diye indirilmedi sadece; bununla birlikte hayata yön versin, insanların ihtilaflarını çözsün ve onlara temel dayanak olsun diye indirildi. İşte insan her ne zaman bu gayenin dışına çıkarsa, o zaman haktan sapmış ve Kur’an’a karşı görevini yerine getirmemiş olur.

Anayasası Kur’an Olmayan Bir Lider: Cengiz Han

Müslümanın Kur’an’dan başka anayasa kabul edemeyeceğini, Kur’an’dan gayrı anayasasının olamayacağını belirttik. Bu başlıkta İslam tarihinde Kur’an’dan başka anayasa meydana getiren bir şahıs olan Cengiz Han’dan kısaca söz edecek ve o dönemde yaşayan İslam âlimlerinin, hakkında neler dediğini, nasıl hükümler verdiğini ifade etmeye çalışacağız. Bunu yapmamızın sebebi günümüzle o dönemin birbirine ne kadar benzediğini ortaya koymak ve okuyucuyu düşünmeye sevk ederek iki dönemi doğru bir şekilde birbirine kıyaslamasını sağlamaktır.

 Şimdi gelin, hep beraber Cengiz Han’ı, çıkarmış olduğu “Yasa” adlı kanunnameyi ve İslam âlimlerinin bu kitabı nasıl değerlendirdiklerini inceleyelim. Ta ki bu sayede günümüzün anayasalarını doğru bir şekilde değerlendirme imkânı bulmuş olalım…

Cengiz Han, Tatarların lideridir ve bildiğimiz kadarıyla daha sonraları İslam âlemine girecek olan ilk anayasayı yapan şahıstır. Bu şahıs hicrî 559 dokuz yılında yönetime gelmiş, 623 yılında da ölmüştür. İktidarı ele geçirdiğinde hâkimiyetini genişletmek amacıyla Horosan’a, Buhâra’ya ve benzeri İslam diyarlarında yönelmiş ve buralara hâkim olmuştur.

Cengiz Han, çocuklarının ve halkının idaresini sağlamak, onların hayatlarını düzenlemek ve ihtilaf anında müracaat etmelerini temin etmek amacıyla bir kitap hazırlamış ve hazırladığı bu kitaba “Yasa” adını vermiştir. Bu kelime, Moğol dilinde ‘Düzenlemeler’ anlamına geliyordu ki, şu anda da Türkler bu kelimeyi hâlâ aynı anlamıyla kullanmaktadırlar. Lakin Cengiz Han’ın murad ettiği mana günümüz Türkçesinde ancak başına ‘ana’ kelimesi ilave edilerek ifade edilebilmektedir. Yani Cengiz Han’ın, “yasa” dediği şey, şu an bizim dilimizdeki  “anayasa”nın tam karşılığıdır.

 Cengiz Han bu kitabına genele ve özele hitap eden düzenlemeler, hükümler ve kanunlar koymuştu. Kitabın geneli kendi arzu ve isteklerinden oluşan hükümleri içermekteydi. Ama Yahudilik, Hıristiyanlık, İslam ve diğer dinlerden alıntılanmış kurallar da mevcuttu. Bu kanunlardan bazıları şunlardır:

  • Zina eden kişi, ister evli olsun ister bekâr mutlaka öldürülür.
  • Homoseksüellik yapan öldürülür.
  • Kasten yalan söyleyen öldürülür.
  • Büyü yapan öldürülür.
  • Câsusluk yapan öldürülür.
  • Çekişmekte olan iki kişinin arasına giren ve bu iki kişiden birisine yardım eden öldürülür.
  • Durgun suya dalan öldürülür.
  • Sahibinin izni olmaksızın bir esire yemek yediren veya su içiren veya bir şey giydi­ren öldürülür.
  • Kaçak birini görüp de sahiplerine veya hükümete teslim etmeyen öldürülür.
  • Bir esire yemek yediren veya yiyecek bir şeyi bir kimsenin önüne atan öldürülür. Çünkü yiyeceği önüne atılmamalı, ak­sine bizzat eliyle ona vermelidir
  •  Bir kimse bir başkasına yemek yedirecekse önce kendisi o yemekten tatmalıdır. Misafir emir olsa bile, böyle yapmalıdır. Ama esire yedirmemelidir.
  • Bir kimse yemek yer de yanındakine yedirmezse öldürülür.
  • Bir hayvanı boğazlayan kimse o hayvan gibi boğazlanır. Hayvanı boğazlamamalı, aksine karnını yararak öncelikle eliyle kalbini tutup çıkarmalıdır...”[1]

Görüldüğü üzere Cengiz Han, bu tür kanunlarla İslam’a ve diğer dinlere alternatif bir şey oluşturmuş ve insanların hayatını bunlarla tanzim etmeye çalışmıştır.

Cengiz Han aslı itibarı ile müslüman birisi değildi. Yani İslam’ı hiç kabul etmemişti. Ama ondan sonra gelen ve Müslüman olduğunu ilan eden Moğollar, Müslüman olduklarını söylemelerine rağmen Cengiz Han’ın kanunnamesi olan “Yasa” ile hükmetmeye devam etmiş ve Kur’an ellerinin arasında durduğu halde onun hükümlerini tatbik etmeyi terk etmişlerdi. Hem Müslüman olduklarını söylüyorlar, hem de Allah’ın kitabından başka bir kitapla hükmediyorlardı? Hem ‘Kitabımız Kur’ân’dır’ diyorlar, hem de ondan başka anayasalar kabul ediyorlardı. Tıpkı günümüz dünyasındaki sözüm ona Müslümanların söyledikleri ve yaptıkları gibi…

İşte bu pozisyonda onların hükmü avamdan bazı Müslümanların kafasını karıştırdı. Hemen o dönemdeki İslam âlimlerinin kapılarını çaldılar ve bu insanların yaptıklarının İslam’daki yerini, hükmünün ne olacağını ve onlara karşı nasıl bir tutum içerisinde olmaları gerektiğini kendilerine sordular. O âlimler de hiç tereddüt etmeden ve bir an bile duraksamadan Allah’ın kitabıyla yönetmeyi terk eden, Kur’an’a aykırı yasa koyan ve Kur’an’dan başka bir kitabın hükümleri ile hükmeden bu insanların —her ne kadar adları Müslüman bile olsa— kesinlikle kâfir olacağını ve yaptıkları bu işin kendilerini dinden çıkaracağını söylediler.

Şimdi onlar hakkında bu ağır, ama gerçek olan fetvayı veren birkaç âlimden nakilde bulunalım.

Ünlü tefsir âlimlerinden birisi olan İbn Kesîr rahimehullah  Maide Suresi’nin 50. ayetini tefsir ederken Cengiz Han’ın çıkarmış olduğu “Yesak” adlı kanun kitabıyla alâkalı olarak şöyle der:[2]

“Allah, kulların kendi elleriyle koydukları ve Allah'ın şeriatına dayanma­yan câhiliyye hükümlerinin sapıklıklarını ve bilgisizliklerini reddedi­yor. Bu sapıklıkları kendi görüş ve hevesleri sonucu ortaya çıkardık­larını bildiriyor. Söz gelimi Tatarların Cengiz Han diye bilinen kral­larından alınma krallık buyrukları vardır ve bununla hüküm verirler. Nitekim bu yasayı onlara kral koymuştur. Bu yasalar Yahûdî, Hıristiyan ve İslâm di­nine mensup muhtelif milletlerden iktibas yoluyla tanzim edilmiş ka­nunlar topluluğudur. Ancak bu yasalar içerisinde birçoğu  Cengiz Han’ın mücerret görüş ve heveslerinden ibarettir. O bunu, çocukları için izle­nen bir hüküm haline getirmiştir ki  onlar, Allah’ın kitabından ve Rasûlullah’ın sünnetinden önce bu yasaya uyarlar. Onlardan böyle davra­nan birisi kâfirdir, Allah ve Rasulünün hükmüne dönene dek kendisi ile savaşmak vaciptir. Az veya çok hiçbir konuda Allah'tan başkasının hükmüne müracaat edilemez.”[3]

İbn Kesîr, aynı fetvayı “el-Bidâye ve’n-Nihâye” adlı tarih kitabında da tekrarlamaktadır. Orada “Yesak” adlı kitapta mevcut olan bazı hükümleri zikrettikten sonra şöyle der:

 “Tüm bu hükümlerde, Allah’ın peygamberlerine indirdiği şeriatlara muhalefet vardır. Her kim peygamberlerin sonuncusu olan Abdullah’ın oğlu Muhammed aleyhisselam’a indirilmiş muhkem şeriatı terk eder de (Tevrat ve İncil’in ki gibi) hükmü yürürlükten kaldırılmış şeriatların kanunlarına başvurursa kâfir olur. (Böyle birisi kâfir oluyorsa) peki ya “Yesak” adlı kitabın kanunlarına başvuran ve onu Muhammed aleyhisselam’ın şeriatının önüne geçiren kimsenin durumu ne olur? Her kim böyle yaparsa Müslüman âlimlerin icmasıyla kâfir olur.Zira Yüce Allah buyurmuştur: “Onlar hâlâ Cahiliye hükmünü mü istiyorlar? Oysa kesin olarak iman eden bir millet için Allah’tan daha iyi hüküm veren kim vardır?” (Mâide Sûresi, 50) “Hayır! Rabbine and olsun ki, aralarında çıkan ihtilaflarda seni hakem tayin edip, sonra senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duy­madan tamamıyla teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisâ Sûresi, 65) [4]

İbn-i Kesir’in değindiği mesele gerçektende çok önemlidir. Yani bir insan Kur’an’ın hükümlerini bırakıp herhangi bir mesele hakkında Tevrat’ın ve İncil’in hükümleriyle hükmetse, bu insanın durumu çok tehlikelidir. Böylesi birisi âlimlerimizin fetvasına göre kâfir olur. Oysa işin aslına bakıldığı zaman Tevrat ve İncil asılları itibariyle Allah tarafından indirilmiştir. Bir insan, hükmü kaldırıldıktan sonra Allah tarafından indirilen bir başka kitapla bile hükmettiğinde kâfir oluyorsa, peki ya hiç Allah tarafından indirilmeyen kitaplarla hükmettiği zaman durumu ne olur?

O dönemin âlimleri Tatarların yapmış oldukları işin küfür olduğunu söylemişlerdir. O âlimler, şu asrımızı ve yaşamış olduğumuz şu vakıayı görselerdi acaba ne derlerdi?

Allah’a yemin ederim ki, bu günkü beşerî kanun ve anayasalar, Cengiz Han’ın “Yesak” adlı kanunnamesinden daha rezil ve daha haktan uzak durumdadırlar. Çünkü Cengiz Han bu kanunnameyi oluştururken aslı semavî olan kitaplara müracaat etmiş ve bazı hükümleri onlardan almıştır. Hatta İbn Kesir’in de dediği gibi, bu kanunnâmede İslam şeriatından bire bir alıntılanmış kanunlar bile vardı. Bu günkü Cengiz Hanlar ise kanunnamelerine İslam şeriatından en ufak bir hükmü bile koymamaktalar.

Kıyaslama yapıldığında acaba hangisi daha kötü gözükmektedir?

Cengiz Han’dan sonra Timurlenk de, Allah’ın kitabını terk edip idaresini Cengiz Han’ın koyduğu “Yesak” adlı kitapla yapan yöneticilerden birisidir. Ancak şu kadar var ki, Cengiz Han kâfir olmasına rağmen Timurlenk, Müslüman olduğunu söylemiş ve kendince İslam’a hizmet etmiştir. Buna rağmen o dönemde yaşayan İslam âlimleri sırf anayasası Kur’an olmadığından ve idaresini Kur’an’a göre yapmadığından dolayı Timur’un da kafir olduğuna ve dinden çıktığına hükmetmişlerdir.

İmam Sehâvî rahimehullah  şöyle der:

“Timur, Cengiz Han’ın kanunlarına dayanmış ve onları temel esas haline getirmişti. Bundan dolayı birçok âlim, hükmettiği ülkelerde İslam şiarları kâim olduğu halde (yine de) onun kâfir olduğuna dair fetva vermiştir.”[5]

İbn-i Arabşâh rahimehullah  da şöyle demiştir:

“Timur, Cengiz Han’ın kanunlarına inanan birisi idi… Bu nedenle hocamız Hafizuddin Muhammed el-Bezzazî, Alâeddin Muhammed el-Buharî ve diğer büyük İslam âlimleri, hem Timurlenk’in hem de Cengiz Han’ın ortaya koyduğu bu kanunları İslam kanunlarının önüne geçirenlerin kâfir olacağına dair fetva vermişlerdir.”[6]

İmam Şevkanî ahimehullah, Cengiz Han’dan ve onun “Yesak” adlı kanunnamesinden söz ettikten sonra şöyle demektedir:

“…Sonra bu kötü yola ve küfrî işe Timurlenk tabi oldu. O, saltanatını sürdürürken “Yasa” kitabından başkasıyla amel etmezdi.”[7]

 İşte tüm bu nakiller, Allah’ın kitabını bırakıp yerine insan kaynaklı kanunlar koyan ve bunlarla halkları idare eden kimselerin kâfir olacağını ifade etmektedir. O dönemde yaşayıp benzeri fetva veren daha birçok âlim bulmak mümkündür. Çünkü Allah’ın kitabını bütünüyle terk ederek başka kanunlarla hükmetmek, Kur’an’a aykırı yasalar çıkarmak, Allah’ın serbest dediğine yasak, yasak dediğine serbest demek İslam’da kesin küfür olan ve insanı net bir şekilde dinden çıkaran amellerdendir. Rabbimiz şöyle buyurur:

“Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, kâfirlerin tâ kendileridir.” (Maide Sûresi, 44)

Bu ayet, Allah’ın hükmü ile hükmetmeyi bütünüyle terk eden kimselerin net olarak kâfir olacağını beyan eden ayetlerden birisidir. Bir insan, idare ettiği ülkede Allah’ın hükmünü bütünüyle terk ederse Kur’an’ın ifadesi ile bu insan kâfir olmuştur. Hele birde başka başka kanunlarla hükmederse bu, ikinci bir suç kabul edilir ve insanın kâfirliğini artırır.

Bu gün Allah’ın pak ve saadet getiren hükümlerini bırakıp ceza kanununu İtalya’dan, ticaret kanununu Almanya’dan, medenî kanununu bilmem hangi gavur memleketinden getiren insanlar acaba bu ayetleri hiç mi okumazlar? Hiç mi bu tehdidin kendilerini kapsayacağını düşünmezler?

İşte kardeşim, buraya kadar anlatmaya çalıştığımız şeylerle sana bir mesaj vermek ve senin yegâne yasa kitabının Kur’an olduğunu, ondan başka bir kitabı kabul edemeyeceğini, yeryüzünde sana süslenip-püslenerek sunulan diğer tüm kanun kitaplarının hakikatte bir batıl ürünü olduğunu izah etmeye çalıştık. Artık sen de bu çağrımıza kulak ver ve Allah’ın kitabından başka hiçbir kitabı kanun kaynağı olarak kabul etme! Onlarla hükmedilmeye, idare olunmaya razı olma! Aksi halde imanını kaybeder ve —Allah korusun— ebedî hüsrana uğrayanlardan olursun.

Yarın Allah’ın huzuruna vardığın zaman “Kitabın nedir?” diye sorulduğunda, eğer kanunlarına uyduğun kitap Kur’ân değil ise, anayasan Kur’ân değil ise, hükümlerine başvurduğun kitabın Kur’ân değil ise Allah aşkına ne cevap vereceksin? Ne diyeceksin âlemlerin Rabbinin karşısında?

Bunu Allah için düşünmeni istirham ediyoruz.

 

 

Faruk Furkan

(Lâ İlâhe İllallâh Ne Demek Biliyor musun?

adlı eserden alıntılanmıştır.)

 



[1] Bkz. el-Bidâye ve’n-Nihâye, 13/139.

[2] Lütfen altı çizili olan yerleri dikkatli okuyunuz.

[3] İbn-i Kesir: 5/2364.

[4] Bkz. 13/139.

[5] ed-Davu’l-Lâmi‘, 3/49.

[6] Acâibu’l-Makdûr fî Nevâibi Teymûr, sf. 455.

[7] Akdu’l-Ceman fî Hudûdi’l-Buldân.

Okunma Sayısı:1057