"(Ey Muhammed,) Allah'ı sakın zulmedenlerin yapmakta olduklarından habersiz sanma, onları yalnızca gözlerin dehşetle belireceği bir güne ertelemektedir."(İbrahim - 42)

DAVETE KİMLERDEN BAŞLAMALI?

 


بسم الله الرحمن الرحيم

Rahmân ve Rahîm Olan Allah’ın Adıyla…

Davete nereden başlanacağı konusunda bazı Müslümanlar yanılgıya düşmektedir. Onlardan kimi daha İslam’ın hakikatlerini bile bihakkın bilmeyen eşi ve çocuklarını ihmal ederek başka insanlarla uğraşma çabası içerisine girmekte, kimileri de en yakınlarını bırakıp, ta uzak mahallelerde veya uzak semtlerde yaşayan kişilere tebliğ etme derdine düşmektedir. Bu, Kur’ân ve Sünnetin temel öğretilerine aykırı olan son derce yanlış bir tutumdur. Bu hataya düşmemek için davete kimlerden başlamamız gerektiğini çok iyi tespit etmemiz gerekmektedir. Şimdi bunları sırasıyla zikredelim:

1) Önce Kendimizden Başlamalıyız

Yaptığımız davetin fayda verebilmesi için çağırdığımız esaslara öncelikle kendimiz inanmalı ve gerekleri ile önce kendimiz amel etmeliyiz. Bu böyle olmazsa davetimiz beklenen tesiri göstermeyecek, faydası şöyle dursun, bize zarardan başka hiçbir şey getirmeyecektir. Bundan dolayı şöyle diyebiliriz: İslam davetçilerinin kendi nefislerini ıslah etmeleri başkalarını davette çok önemlidir; hatta kendilerini ıslah, diğerlerini ıslahtan çok daha önemli ve önceliklidir.

2) Sonra Ailemizden

Aile toplumun çekirdeğidir. Malum olduğu üzere çekirdek meyvelerin özüdür. Eğer öz sağlam ve kaliteli olursa meyvede kaliteli olur; öz bozuk olursa meyvede bozuk olur. Bu nedenle sağlam bir sonuç alabilmek için öz mesabesindeki çekirdeği her zaman en kaliteli seviyede tutmalı ve bunun içi gayret göstermeliyiz. Unutmamamız gerekir ki erkeğin aile içerisinde tek başına dinini yaşıyor olması yeterli değildir. Çünkü davetçi, insanlara tebliğ yaptığında hep erkeklerle muhatap olmaktadır. Karşımızdaki erkek tebliğlerimizin sonucunda İslam’a kucak açar da hanımı ~kendisine ciddi bir tebliğ götürülmediği için~İslamî bir hayat tarzını benimsemezse o zaman bu, bir dizi sıkıntıları da beraberinde getirecektir. Yarın ya aile parçalanacak ya da çok ciddi huzursuzluklar vuku bulacaktır. Böylesi bir şeyin olmaması için eşlerimizin de bizim gibi davetçi bir kimliğe sahip olması kaçınılmazdır. Davette bulunduğumuz erkeklerin hanımlarına da eşlerimizin tebliğde bulunması zaruridir. İşte bu nedenle bizim her şeyden önce ailemizi yetiştirmemiz gerekmektedir.

Eşlerimizi yetiştirmemizin çocuklarımız üzerinde de çok önemli tesiri vardır. Eğer anne şuurlu ise otomatik olarak çocuklarda şuurlu olacak, anne şuursuz ise çocuklarda kaçınılmaz olarak şuursuzluğa mahkûm olacaktır. Bir babanın çocukları ile vakit geçirmesi anneye oranla çok azdır. Anne gününün neredeyse tamamını evinde çocukları ile geçirmektedir. Baba ise iş dönüşünde aslî ihtiyaçlarından sonra ~şayet televizyon sevdalısı değilse~ kalan vakitlerinde onlara zaman ayırmaktadır. Dolayısıyla annenin çocukları ile vakit geçirmesi babaya oranla çok daha fazladır. Bu durumda eğer anne şuurlu değilse; dini, imanı ve kitabı bilmiyorsa; hele birde televizyon denen pislik yuvasının müptelası ise vay o çocukların akıbetine!

İşte tüm bu nedenlerden dolayı davetimize ikinci olarak ailemizden başlamalı ve herkesten önce onların İslamî alandaki eğitim ve terbiyeleri ile ilgilenmeliyiz.[1]

3) Sonra Kendi Akidemizdeki İnsanlardan

Bu başlık ilk etapta okuyucuya garip gelebilir. “Tevhidi kabul etmiş birisine hiç davet olur mu?” denilerek bu başlığımızın garipsenmesi doğaldır; ancak üst taraflarda da değindiğim gibi, “davet” kelimesinin “tebliğ” kelimesinden biraz daha kapsamlı olmasından dolayı başlığımız yerindedir. Davet kelimesi yalnızca açıklamak, beyan etmek ve bildiri yapmaktan ibaret değildir. Bilakis davet demek; temel atmak, yeniden inşa etmek ve eğitime tabi tutmak demektir. Bundan dolayı tevhide gönül vermiş insanların davete olan ihtiyacı henüz şirkten kurtulamamış insanların ihtiyacından çok daha öncelikli, çok daha önemlidir.

Bu gün kendisini tevhidin bir eri olarak gören birçok Müslüman bidatlerin, hurafelerin ve sapkınlıkların pençesinde kalmıştır. İnanç ve ibadetleri ilk dönem Müslümanlarının ki gibi sade ve öz değildir. Yaşantıları diğer müşriklerden hiç de farklı gözükmemektedir. “Müşriklerle bizim aramızdaki fark nedir?” diye sorulacak olsa belki namazlarımız ve sakallarımızdan başka zikredebileceğimiz önemli bir farikamız yoktur. Yememiz, içmemiz, kılık kıyafetimiz, evlerimiz, ticaretimiz, düğünlerimiz, ahlakımız… ve daha nice amellerimiz onlardan farklı değildir. İşte bu nedenle böylesi Müslümanların ıslahı için çaba harcamamızın akidesi bozuk insanlara tebliğ etmemizden daha öncelikli olduğu söylenmiştir. Allah en iyisini bilir.

4) Sonra Tevhidi Bilmeyen Diğer İnsanlardan

İslam tebliğinde takip edilecek sıra tıpkı derin bir suya taş atıldığında ortaya çıkan halkalara benzer. Taş suya temas ettiğinde önce küçük bir daire meydana gelir. Sonra biraz daha büyüğü ortaya çıkar. Derken sırasıyla kocaman kocaman halkalar birbirini takip eder. İşte tebliğ ve davetlerimizde de bu halkalara riayet etmemiz gerekmektedir. İlgimizin önce taşa en yakın olan halkaya odaklanması lazımdır; sonra diğerlerine sonra da sırasıyla öbürlerine… Bu silsileye riayet etmenin bize kazandıracağı birçok fayda vardır. Bunlara riayet edildiğinde davamızın başarıyı yakalaması çok daha basit ve çok daha kolay olacaktır. Unutulmamalıdır ki, vusulsüzlüğümüz usulsüzlüğümüzdendir! Bir neticeye ulaşamamamızın en önemli etkenlerinden biri ~belki de en önemlisi~ usul çerçevesinde hareket etmeyişimizdendir. Bu nedenle tebliğ ve davette sıralamaya ciddi anlamda önem vermemiz gerekmektedir.

İşte bizimle aynı akide de olmayan insanlara götüreceğimiz tebliğ kendimizi ve en yakınlarımızı ıslahtan sonra olmalıdır. Kişi kendisini ve sırasıyla sorumluluğu altında olanları bırakıp başkalarıyla uğraşmaya kalkarsa bu, birçok felaketin başlangıcı demektir. Etrafımızda ki birçok müslümanın ailesinin düzgün olmayışının, hanımlarının İslam’a gereken önemi vermeyişinin, hem itikat olarak hem de yaşayış olarak İslam’la çelişen birçok söz ve ameli işleyişlerinin altında yatan temel neden bundan başka bir şey midir? Müslümanlar ailelerinin eğitim ve terbiyelerini bırakmış mahalle mahalle, köy köy veya şehir şehir gezerek İslam’ı tebliğle uğraşmaktalar!

Acaba böylesi bir tebliğ metodu Rasûlullah tarafından hiç uygulanmış mıdır?

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in mübarek siyretini dikkatlice incelediğimiz zaman göreceğiz ki, böylesi bir uygulama Efendimizin tebliğde izlediği metoda aykırıdır. O, tebliğine öncelikle hanımından, sonra amcaoğlundan sonra da sırasıyla en yakın dostlarından başlamıştı. Diğer insanlarla uğraşması daha sonra ki dönemlerde olmuştur.

İşte bir İslam davetçisinin bu silsileye azami derce de önem vermesi gerekmektedir. Eğer bu sıralamayı takip ederse tebliğ ve daveti fayda verecek, takip etmezse faydası kısır kalacaktır. Davetlerimizin hüsrana uğramaması için nerden ve kimden başlayacağımızı çok iyi tespit etmemiz gerekmektedir.

 Faruk Furkan 



[1] Rasulullah (sav)’in ilk olarak muhterem eşi Hz. Hatice’ye tebliğ yaptığını ve İslam’la şereflenen sahabîlerin öncelikle eşlerine bu davayı anlattıklarını herhalde ayrıca zikretmeye gerek yoktur.

Okunma Sayısı:447