“Erkek veya kadın, kim “mümin” olarak salih amel işlerse, elbette biz ona hoş bir hayat yaşatacağız ve onların mükâfatlarını yapmakta olduklarının en güzeli ile vereceğiz.” (16/Nahl, 97)

DAVETİN ÖNEMİ

بسم الله الرحمن الرحيم

Rahmân ve Rahîm Olan Allah’ın Adıyla…

 

Davet kelimesi Arapçada “seslenmek, nida etmek, hoşa giden bir şeye başkalarını da çağırmak” gibi anlamlara gelmektedir. Şeyh Tevfik Vaî’nin tarifine göre davet: İnsanları hayırlı işlerde birleştirmek, yeryüzünde Allah’ın metodunun egemen olması için sözle veya fiilî olarak insanları iyi ameller işlemeye sevk etmek, güzel şeyler emredip kötülüklerden sakındırmak, insanları doğru yola sevk etmeye çalışmak ve bu uğurda sabra ve yardımlaşmaya çağrıda bulunmaktır.

 Bu tarifi Fethî Yeken’in dilinden aktaracak olursak; davet “yıkmak ve inşa etmek” demektir. Yani ister fikirleri, ister ahlakî ilkeleri, isterse kanun ve kuralları açısından olsun bütün şekil ve suretleri ile cahiliyeyi, yani İslamî olmayan tüm kanun ve nizamları yıkmak, reddetmek ve tanımamaktır. Bunun yanı sıra davet aynı zamanda “inşa etmek” demektir. Yani İslamî bir hayatı, İslamî bir ahlakı, İslamî bir düzeni ve İslamî bir devleti…

İşte gerek olumlu manası ele alınsın gerekse olumsuz manası, her halükarda davet, Allah’ın razı olacağı bir hayata insanları çağırmak ve onlara bu hususu ta mesaj götürmektir. Bu mesajı götüren kimseye de “davetçi” denir.

Bu tariflerden açıkça anlıyoruz ki, davet yalnızca açıklamak, beyan etmek ve bildiri yapmaktan ibaret değildir. Bilakis davet; temel atmak, yeniden inşa etmek ve eğitime tabi tutmak demektir. Yalın anlamda çağrıda bulunmaya “tebliğ” denir. Dolayısıyla bir müslümanın kuru bir tebliğciden öte ciddi bir davetçi olması gerekmektedir. Veya bir Müslüman hakkı inkâr eden, ona karşı kibirlenen, doğruya gelmemek için ayak direten ehl-i küfür için tebliğci; fıtratı gereği hakka meyyal olan, hakkı seven ve ona ittiba etmek için çaba sarf edenleri de yetiştirme adına “davetçi” olmalıdır.

Kur’ân ve Sünnet gözden geçirildiğinde birçok delilin Allah’a davetin öneminden bahsettiği açıkça görülecektir. Rabbimiz şöyle buyurur:

(Resûlüm!) Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle davet et ve onlarla en güzel şekilde mücadele et! Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete erenleri de çok iyi bilir.” (Nahl, 125)

Ayet-i kerimede yer alan “davet et” ifadesi emirdir. Emirler aksi bir karine olmadığı sürece farziyet ifade eder. Yine Rabbimiz şöyle buyurur:

“Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun verdiği peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun.” (Maide, 65)

Bu ayeti kerimede de Rabbimiz Rasûlüne tebliğ yapmasını emir buyurmuştur. “Tebliğ et” ibaresi üstteki ayette olduğu gibi emirdir ve farziyet ifade eder. Bu ve üstteki ayette yer alan emir kipleri hep Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e yöneltilmiştir. O halde burada hemen şöyle bir soru sormamız gerekmektedir: Acaba tebliğ ve davet görevi sadece Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e mi özgüdür?

Bu soruya şöyle cevap verilmiştir: Kur’ân’da Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e yöneltilen emirler, Hz. Peygambere has olduğunu bildiren bir işaret olmadığı sürece, ümmetini de bağlar.[1] Yani Rasulullah’a emir aynı zamanda biz Müslümanlara da emirdir. İşte usul âlimlerinin bu değerlendirmelerinden de anlaşıldığına göre ayetler bizi de kapsamakta ve davetin bizler içinde gerekli olduğunu ifade etmektedir. Davetin farziyetine dair detaylı bilgi inşâallah ileride verilecektir.

Allah yolunda davet, Müslüman için son derce önemli ve aynı zamanda karlı bir görevdir. Müslüman kendisine yüklenen bu görevin eğer değer ve kıymetini bilmezse yapmış olduğu davette olumlu bir neticeye ulaşamaz. Davetinde başarılı olması kendisine vaat edilen şeyin kıymet ve değerini bilmeye bağlıdır. Bunu bildiğinde davetinde daha aktif bir rol oynayacak, muhataplarından daha fazla nasıl istifade edeceğinin yollarını arayacaktır. Şimdi bunu bir örnekle izah etmeye çalışalım. Bir patron düşünün...  Bu patron tüm dağıtım elemanlarını yanına çağırıyor ve eline aldığı ürünü kendilerine göstererek “Bu ürünü satana adet başı 100 Cüneyh[2] vereceğim” diyor. Şimdi orada bulunan bir pazarlamacı “Cüneyh’in Türk parası ile neye tekabül ettiğini ve onun gerçek değerinin ne olduğunu bilmiyorsa kendi kendisine şu soruları sormaz mı?

* Acaba 100 Cüneyh yüksek bir değer midir?

* Yoksa basit bir miktar mıdır?

* Acaba kaç paraya tekabül ediyor?

İşte bu soruların cevabını kesin olarak bilmediğinde kendisine vaat edilen mükâfatın değerini hakkıyla kestiremediği için satışında beklenen aktifliği gösteremeyecek ve kazanç hususunda başarısız olacaktır. Ancak kendisine vaat edilen miktarın kıymetini bildiğinde durum elbette değişecek ve başarısı muhakkak olacaktır.

İşte tıpkı bunun gibi davetçide daveti sonucu kendisine vaat edilen şeyin kıymetini bilirse davetinde başarılı olacak; ama ken­disine vaat edilen şeyin mükâfatını bilmez ve yarın ahrette nasıl bir ödül ile karşı karşıya kalacağını kestiremez ise o zaman başarılı olmayacaktır. Hatta başarısı şöyle dursun, kaybetmesi kesinlik kazanacaktır.

Şimdi soralım: Acaba davetçiye vaat edilen mükâfat nedir? Davetçi nasıl bir ödül ile mükâfatlandırılacaktır?

İslam davetçisinin birçok ödül ile mükâfatlandırılacağı kesindir. Bunların başında hiç kuşkusuz Allah’ın rızası ve cenneti gelmektedir. Ama ben burada daha farklı bir noktaya temas ederek davetçiye vaat edilen ödül ve mükâfatın ne olduğunu izah etmeye çalışacağım. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurur ki:

“İnsanları doğru yola çağıran kimseye, kendisine uyanların sevabı gibi sevap verilir. Ona uyanların sevaplarından da hiçbir şey eksilmez.”[3]

Subhanallah! Ne büyük bir mükâfat! Ne büyük bir ödül! Siz bir insanı İslam’a kazandırdığınızda onun işlemiş olduğu tüm ameller hiçbir eksiltme olmaksızın size de verilecektir. Bu ne manaya gelmektedir?

O, Allah için bir namaz kılsa sizin hanenize otomatikman “Bir namaz” sevabı yazılacaktır.

Allah için oruç tutsa “Bir oruç” sevabı hemen sizin hesabınıza aktarılacaktır.

Zekât verse, hacca gitse, cihad etse, yardım yapsa, zikretse, güzel söz söylese… Hiçbir noksanlık olmaksızın size bunların mükâfatından verilecektir.

O da bir başkasına tebliğ yapsa tebliğ yaptığı insanın da elde ettiği sevaplar hiç eksiltme olmaksızın sizin hanenize aktarılacaktır.

Ve bunun gibi daha nice mükemmel ameller…


Bu birazda şuna benzemektedir: Bir ana bayii düşünelim. Bu ana bayii ülkenin birçok bölgesine şubeler açıyor, açtığı şubelerin adedi onları buluyor. Şimdi şubeler iş yaptıktan sonra o ana bayiinin iş yapmaması önemli midir? Böyle bir bayii her ne kadar iş yapmasa da şubeleri iş yaptığı sürece ayakta kalmaya devam edecektir. İşte davetçide olaya böyle bakmalıdır. Kendisi çok fazla bir şeyler yapamasa da şubeleri çalıştığı sürece her daim karda olacaktır. Unutmayalım ki kazandığımız her insan bizim birer şubemiz mesabesindedir. Davamıza kazandırdığımız her fert bizim için para basan bir darphane gibidir. O halde haydi şubelerimizi artırmaya, darphanelerimizi çoğaltmaya!...

Evet, şimdi kendisine verilecek olan bu mükemmel mükâfatın kıymet ve değerini bilen bir davetçi hiç yerinde durabilir ve boşa vakit geçirerek bu ödülden geri kalabilir mi? Bana kalacak olsa aklını birazcık kullanan bir davetçi böylesi bir yanlışa kesinlikle düşmez. Meydanda bedava altın dağıtıldığını duyduğu halde kaç insan oraya koşmaz? Bedava altın! Hem de Karşılıksız! Evet, oraya kim koşmaz? Kim o altından daha fazla kapabilmek için yarışa girmez? Her halde cevap malum…

İşte kardeşler, bizimde böyle olmamız gerekmektedir. Basit bir dünyalık için her şeyimizi, hatta işimizi gücümüzü bile bırakıp altın kapmaya koşabiliyorsak, Allah’ın dağıttığı altınlardan daha fazla kapabilmek için birbirimizle yarışmalı gerekirse bu uğurda birbirimizle çekişmeliyiz. Sizce Allah’ın verdiği bu ödül, uğrunda itişip kakışmaya değmez mi? Her halde bu sorunun da cevabı malum…

Davetin önem ve kıymetine dair böylesi bir misal verdikten sonra dikkatlerinizi bir başka yöne çekmek istiyorum. Şimdi yeniden düşünme pozisyonu alalım ve tıpkı biraz önce olduğu gibi yeniden bir pazarlamacı daha düşünelim. Bir pazarlamacı elindeki ürünü satabilmek için dükkâna girer ve kendisini dinlemeleri için dükkândakilerden müsaade ister. Dükkândakiler içeriye giren bu satıcıya ihtiyaçları olmadığını söylüyor olsalar da satıcı hala kendilerini dinlemeleri için onlara ısrar eder. Hatta içeridekiler:


  1. Kardeş ihtiyacımız yok, deseler de satıcı:
  2. Abi ne olur iki dakika dinleyin, der.

Satıcı onların kendisini azarlamalarına aldırış etmez. İçeridekiler kaşlarını çatsa, suratlarını assa veya somurtsalar, satıcı sırf elindeki malı onlara anlatıp satabilmek için yine de güler yüz gösterir. Göstermez mi? kesinlikle gösterir. Hepimiz böylesi pazarlamacılarla karşılaşmışızdır. Pazarlamacı senin dükkânına girdiği anda senin arkanda adeta satacağı malın değerini yazılıymış gibi görür. Örneğin 5 lira… Senin arkanda hep 5 lira görür. O 5 liranın hatırına senin ona tavır yapmana, surat asmana asla aldırış etmez. Yapmacıkta olsa, hep güler yüzlü olmaya çalışır. Yaptığı bu tavırların hepsi altı üstü bir beş lira içindir. Şimdi Allah için düşünün, bizler tevhid ehli Müslümanlar olarak bir pazarlamacı kadar güler yüzlü ve tahammülkâr olabiliyor muyuz? İnsanların densizliklerine ve kaba-sabalıklarına sabredebiliyor muyuz? Müşterimizden kazanacağımız altı üstü bir beş lira için onların ağız kokularını çekiyor, güler yüzlü oluyor ve sabrediyor da Allah’ın daveti için bu tavırları davet ettiğimiz insanlara sergilemiyorsak bir yerlerde eksiklikler var demektir. Bu, ya Allah’ın bize vereceği mükâfatın hakikatini bilmediğimizden kaynaklanmaktadır, ya da kendi menfaatimizi Allah’ın davasının menfaatinin önüne geçirdiğimizden... Her iki durumda bizim için hayırlı bir şey değildir.

İşte bu örnekte olduğu gibi, sırf Allah’ın rızası, rahmeti ve cenneti için davet ettiğimiz insanlardan bize gelecek eziyetlere, sıkıntılara veya uygunsuz tavırlara sabretmemiz ve tahammül göstermemiz gerekmektedir. Eğer müşterilerimize gösterdiğimiz ilgiyi, alakayı, iltifatı, hürmeti ve saygıyı onlara göstermiyorsak bir yerlerde sıkıntı var demektir!

 

Faruk Furkan

 

 



[1] Bu söylediğimiz kuralın usuldeki ifadesi şu şekildedir: “الخطاب للنبي خطاب لأمته ما لم يخصصه مخصص شرعي

[2] Cüneyh Mısır’ın para birimidir.

[3] Müslim, İlim 16.

Okunma Sayısı:595