“Allah’ı ve müminleri aldatmaya çalışırlar. Ama kendilerinden başkasını aldatamazlarda yine de farkına varamazlar.” (Bakara, 9)

DAVETTE NELERE DİKKAT ETMELİYİZ?

 


بسم الله الرحمن الرحيم

Rahmân ve Rahîm Olan Allah’ın Adıyla…

1) Davet Etiğimiz İlkelere Öncelikle Kendimiz İnanmalıyız

Davetçi her şeyden önce davet ettiği ilkelere kendi inanmalıdır. Davet ettiği şeyleri iç âleminde özümsemeli, benimsemeli; davete başlamadan önce inandığına önce kendi inanmalıdır. Eğer bunu başarabilirse daveti fayda verecek, o zaman insanları kendisine inandırabilecektir. Ama anlattığı şeyleri henüz iç âleminde sindirememişse, bu noktada insanları inandırması asla mümkün olmayacaktır.

İnsanlar, sözlerimizden ziyade amellerimize bakmaktadırlar. Sözlerimiz çok tesirli olmasa da tavır ve davranışlarımız onlar üzerindi ciddi bir tesir bırakmaktadır. Zalimlere karşı tavrımız, onlardan uzak oluşumuz, onların kurum ve kuruluşlarından teberri edişimiz, ibadetlerimiz, alış-verişlerimiz, ticaretimiz, sözlerimiz ve anlattığımız şeyleri yaşayışımız hep insanların gözlemlediği şeylerdir. İnsanları tağuttan uzak olmaya çağırır, ama kendimiz birçok konuda tağutlara boyun eğersek, o zaman anlattıklarımızda bir tenakuz meydana gelir. İnsanları dürüstlüğe çağırıp kendimiz dürüst olmazsak, insanları inandıramayız. Bu konuda örnekleri çoğaltmak mümkündür. Anlattığımız şeyleri önce kendimiz yaşamalı, sonrasında onu insanlara götürmeliyiz. Aksi halde yaşamadığımız şeyleri insanlara anlatmış oluruz ki, bu hem güven kaybına neden olur, hem de kötü bir akıbetle bizleri karşı karşıya bırakır..

İslam’ı önce gönüllerimize hâkim kılmalıyız. Bunu yaptığımızda İslam kendiliğinden çevremize, beldemize, ülkemize hatta dünyamıza hâkim olacaktır. Devletleri İslamlaştırmadan önce gönüllerimizi İslamlaştırmalıyız. Ülkeleri fethetmeden önce yüreklerimizi fethetmeliyiz. Bunu başardığımızda İslam her şeyimize hükmedecek, tüm arzuladıklarımızın hâkimi olacaktır.

Davetimizin başarılı olmasını arzuluyorsak her şeyden önce kalbimizi şirkin, küfrün, nifakın ve günahın pisliklerinden arındırmamız gerekmektedir. Kalp bunlardan arınmış olursa o zaman fitnelerden etkilenmez, çalkantılardan zarar görmez. Şimdi içerisinde çamur ve gömük olan bir havuz düşünün… Çamur dibe çökmüş, suyun yüzeyi berrak… Derken suyun içerisine küçük bir taş atılıyor… Taşın dibe vurmasıyla su ne hale gelir? Yerde sakin duran çamuru harekete geçirdiği için bir anda bulanıklaşır, değil mi? Ama su çamurdan hali olsa ve içerisinde en ufak bir pislik bulunmasa, o taş suya ne yapabilir? Hiç suda bulanıklık meydana getirebilir mi? Aksine suyun güzelliğine güzellik katar, suyu daha da çekici bir hale getirir. İşte kişinin kalbide böyledir. Eğer kalbinin derinliklerinde şüphe pislikleri ve mutmainsizlik kalıntıları varsa o zaman en ufak bir çalkantı kalbini bulandırır; tertemiz inancını pisletir. Ama kalbinde şek, şüphe ve itminansızlık gibi inanca bulanıklık veren şeylerin hiç birisi yoksa o kalp ne kadar çalkalanırsa çalkalansın doğacak fitnelerden dolayı en ufak bir zarar görmez.

Bu gün bazı komünistlerin veya bazı inkârcıların insanları etkilediğini görüyoruz. Bunun nedeni nedir sizce? Bence anlattıkları şeylerin güzelliği veya çekiciliği değil, anlatanların anlatmış olduğu şeylere kesin inanması, bu noktada kararlılık göstermesi ve karşıyı etkisi altında bırakması… Yani insanlar anlatılana değil, anlatana bakıyorlar. “Makâl”e değil “men kâle”ye[1] bakıyorlar. Bu, çok üzücü olsa da inkâr edilemeyecek bir gerçektir. Oysa müminler böyle değildir. Müminler sözü dinlerler, onun en güzel olanına uyarlar. Rabbimiz şöyle buyurur:

ğûta, kulluk etmekten kaçınan ve içtenlikle Allah’a yönelenler için müjde vardır. O hâlde (ey Muhammed) kullarımı müjdele! Onlar ki, sözü dinler ve onun en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah'ın kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir. İşte onlar akıl sahipleridir.” (Zümer, 17, 18)

Aslında her insanın böyle olması gerekir. Ama insanlar bu gün gönüllerini, fikirlerini, inançlarını hep birilerine kiraya vermiş durumdadırlar. İnsanlardan gelen fikirleri hiç ölçüp-biçmeden sırf güzel anlatıyor diye kabul etmektedirler. Bu, son derece yanlış, bir o kadarda tehlikeli bir durumdur.

İşte insanlar böyle olduğu için onları etkilemenin en pratik yolu; anlattığımız şeylere inanmamız, onları yaşamamız ve ne pahasına olursa olsun o ilkelerden asla taviz vermememizdir. Biz böyle olursak insanların bizden etkilenmemesi mümkün değildir.

2) Adam Seçmeliyiz

Davet hususunda dikkat etmemiz gereken ikinci husus; adam seçmek ve anlatacağımız adamı önceden tespit etmektir. Davamızı öncelikle bize tabi olması muhtemel olan, karakteri düzgün, ahlakı güzel, samimi, dürüst ve kişilikli kişilere götürmeli, eforumuzu böylesi insanlar için harcamalıyız. Tarihe göz attığımızda bunun örneklerini görmemiz mümkündür. Allah’ın Rasûlü herkesten önce davasını Ebu Bekir’e götürmüştü. Yine ilk olarak dava Osman b. Affanlara, Ebu Ubeydelere ve Sad b. Ebî Vakkaslara götürüldü. Bunun nedeni ise belli: Onların karakterli ve şahsiyetli insanlar oluşu. İşte bir davetçi bu hususa çok dikkat etmeli, davetini herkesten önce “adam” olanlara götürmelidir. Aksi halde öncü kadromuz kalitesiz insanlardan meydana gelir ki, bu durumda davamızın ilerlemesi asla söz konusu olamaz.

Burada birde şu husussa dikkat çekmek gerekir: Davet, belirli bir usul çerçevesinde elbette ki herkese yapılmalıdır; ama özellikle misafiri ve ziyaretçisi gelmeyen, adam yerine konulmayan garip ve kimsesizlere, fakir mahalle sakinlerine davet ulaştırılmalıdır. Peygamberimiz başta olmak üzere, hemen her peygamberin tebliğlerine ilk olumlu cevap verenler; köleler ve fakirler olmuştur. Ayakkabımızı boyatırken boyacıya, tıraş olurken berbere, alışveriş ederken bakkala, müsait ortam varsa çekinmeden tebliğ ulaştırılmaya çalışılmalıdır. Evimiz, akrabalarımız, iş arkadaşlarımız, samimiyet kurduklarımız; tebliğde öncelemek zorunda olduğumuz kimselerdir.[2]

3) Kimseyi Zorlamamalıyız

Tebliğ yaptığımız insanları, davamızı kabul etmeleri hususunda asla zorlamamalıyız. Bu, yüce Allah’ın, kitabında bizlere bildirdiği bir husustur. Rabbimiz şöyle buyurur: “Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O hâlde, kim tâğûtu reddedip Allah’a iman ederse, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Bakara, 256) İslam insanları zorla dine sokmayı hiçbir zaman emretmemiştir. Çünkü zorla kabul ettirilmiş bir inancın İslam nazarında hiçbir değeri yoktur. (Rasûlüm!) Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın?” (Yunus, 99) Bu nedenle insanların gönül hoşluğu ile davamızı kabul etmelerini sağlamalı, bu noktada çaba harcamalıyız.

4) Davet Ettiğimiz Şahsı Kur’ân Ayetleri İle Yüz Yüze Bırakmalıyız

Bu konuda son derce dikkat edilmesi gereken bir mevzudur. Tebliğ yaptığımız insanları Allah’ın sözleri ile yüz yüze getirmeli, onların düşünmelerini sağlamalı ve gönüllerinde tesir bırakmak için onlara bol miktarda Kur’an ayeti okumalıyız. Bu, Hem Allah Rasûlünün, hem de tüm peygamberlerin uygulaya geldiği etkileyici bir metottur. Bu konuda örnek gösterilebilecek birçok olay vardır; ama biz bunlardan sadece iki tanesini buraya aktaracağız:

  1. Tufeyl b. Amr Peygamberliğin 11. yılında Mekke’ye geldi. Mekkeliler O’nu karşılayarak Peygamber’e karşı uyardılar. O da Mescid-i Haram’a girmeden önce Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den bir şeyler duymamak için kulaklarını tıkadı. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Kâbe’de durmuş namaz kılıyordu. Tufeyl b. Amr’ın kulağına Rasûlullah  sallallahu aleyhi ve sellem’in okuduğu ayetlerden bir şeyler ulaştı. Duyduğu şeyler hoşuna gitmişti. Sonra kendi kendine: “Ben seçkin bir şairim, iyiyi-kötüyü birbirinden ayırt edebilecek bir durumdayım. Niye bu adamı dinleyip de, eğer iyi söylüyorsa kabul, kötü söylüyorsa reddetmiyorum” dedi.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem dönüp evine giderken o da O’nu takip edip evine girdi. Hikâyesini anlatıp, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den kendisine İslam’ı anlatmasını istedi. O da kendisine İslam’ı anlatıp bazı Kur’an ayetlerini okudu. Bunun üzerine Tufeyl şöyle dedi: “Allah’a Yemin ederim ki, ben ne bundan daha güzel bir söz işittim, ne de bundan daha adaletli bir iş duydum; işte Müslüman oldum!” Tufeyl radıyallâhu anh sonra şehadet kelimesini söyleyerek İslam’ını gerçekleştirdi…[3]

  1. Ümmü Seleme Validemiz anlatıyor:

“Muhacirler Necaşî’nin yanına vardıkları zaman, Necaşî, daha önceden kendi din adamlarını da yanına çağırmıştı. Onlar, Necaşî’nin çevresinde mushaflarını yaymış, açmış bulunuyorlardı. Necaşî, Muhacirlere:

~Siz, ne benim dinime, ne de şu milletlerden birinin dinine girmediğinize göre, sizin kavimleriniz­den ayrılarak tutmuş olduğunuz bu din nasıl bir dindir? diye sordu.

Muhacirler adına, Cafer b. Ebi Talib:

~Ey hükümdar, dedi. Biz Cahiliye halkından bir kavim dik. Putlara tapar, ölmüş hayvan eti yer, bütün kötülükleri yapardık. Akrabalarımızla ilgilerimizi keser, akraba hakkı gözetmezdik. Komşularımızı unutur, komşuluk vazifelerini yerine getirmezdik. İçimizden güçlü olan, güçsüz, zayıf olanı yerdi. Yüce Allah bize kendimizden, soyunu sopunu, doğruluğunu, eminliğini, iffet ve nezahetini bildiğimiz Rasûlü gönderinceye kadar, biz hep bu kötü durum ve tutumda idik…

O peygamber, bizi, bizim ve babalarımızın Allah’tan başka tapa geldiğimiz, taştan, ağaçtan, altın ve gümüşten yapılmış putları bırakarak Allah’ın birliğine inanmaya ve yalnız O’na ibadet etmeye davet etti. Yine o peygamber: Doğru söylemeyi, emaneti sahibine vermeyi, akraba haklarını gözetmeyi, komşulara iyi davranmayı, Haramlardan uzak kalmayı, kan dökmekten geri durmayı bize emretti.

Yine O, bizi her türlü çirkin, yüz kızartıcı söz ve işlerden, yalan söylemekten, yetim malı yemekten, iffetli kadınlara dil uzatmak ve iftira etmekten de men etti.

Ayrıca; hiçbir şeyi kendisine eş ve ortak tutmaksızın, yalnız Allah’a ibadet etmemizi, namaz kılmamızı, zekât vermemizi, oruç tutmamızı da bize emir buyurdu.

Biz onu doğruladık ve ona iman ettik. Allah tarafından getirdiği şeylere göre, ona tâbi olduk.

Bir ve Tek olan Allah’a ibadet ettik, O’na hiçbir şeyi şirk koşmadık. O’nun bize haram kıldığını haram, helâl kıldığını helâl olarak kabul ettik. Bunun üzerine, kavmimiz bize düşman kesildi, bizi dinimizden döndürmek, Yüce Allah’a ibadetten vazgeçirip putlara taptırmak, öteden beri helâlleştirip serbestçe işleyegeldiğimiz kötülükleri tekrar işletmek için, bizi işkenceden işkenceye uğrat­tılar. Onlar bize böylece galebe çalıp zulmettikleri, bizimle dinimiz arasına gerildikleri ve tazyiklerini art­tırdıkları zaman, biz senin ülkene çıkmak, sığınmak zorunda kaldık. Seni başkalarına tercih ile senin korurluğun ve komşuluğunda bulunmayı arzu ettik. Ey hükümdar! Biz senin yanında hiçbir zulme uğramayacağımızı umuyoruz!

Necaşî:

~Allah tarafından peygamberinizin getirip sizlere bildirdiği şeylerden, senin yanında bir şey var mı? diye sordu.

Cafer:

~Evet, var, dedi.

Necaşî:

~Onu bana oku! dedi.

Cafer, Meryem Suresinin baş tarafından, Yahya ve İsa aleyhimesselam’ın doğumları ile ilgili âyetleri [1-35] okuyunca, vallahi Necaşî o kadar ağladı ki, (akan gözyaşlarından) sakalı ıslandı.

Necaşî’nin din adamları da, okunan âyetleri dinledikleri zaman, ağladılar ve hatta onların mushafları da gözyaşlarından ıslandı…”[4]

Bu rivayetlerde Kur’an’ın insanlarda nasıl bir tesir meydana getirdiği açıkça görülmektedir. Tufeyl radıyallâhu anh etkilenip Müslüman olmakta, Necaşî ve beraberindeki din adamları hüngür hüngür ağlamakta… İşte bizlerinde muhataplarımıza bu metodu uygulaması ve onları etkileyecek ayetleri okuyarak kendilerini Rableri ile baş başa bırakması gerekmektedir. Bu yapıldığında insanlar daha kolay etkilenecek, beklenilen tesir kendisini daha çabuk gösterecektir.

5) Maddi Çıkarımız Olmadığını Karşı Tarafa Hissettirmeliyiz

Tebliğimizin fayda vermesindeki en önemli etkenlerden birisi de budur; yani karşımızdaki insanlara her hangi bir menfaatimiz olmadığını, bu işi maddî bir çıkar için yapmadığımızı, Allah’ın rızasından başka bir amacımız olmadığını, sadece ve sadece kendisini kurtarma amacı güttüğümüzü… onlara hissettirebilmek. Bunu başardığımızda muhatabımızın gönlüne güven verecek, tabir yerindeyse ona bir gol atmış olacağız. Ama bunu başaramazsak, ne anlatırsak anlatalım ona asla tesir edemeyecek, anlattığımız her şeyin önüne bir nevi set çekmiş olacağız.  İşte bu duruma düşmemek için yaptığımız tebliğden sadece ahirette ecir beklediğimizi karşıya ihsas etmemiz gerekmektedir. Bu konu hakkında Kur’an’da zikri geçen peygamber sözleri ne de güzeldir!

“Ey kavmim! Buna karşı ben sizden herhangi bir mal istemiyorum. Benim mükâfatım ancak Allah’a aittir...” (Hûd, 29)

Eğer yüz çeviriyorsanız, sizden zaten hiçbir ücret istemedim. Benim ücretim, ancak Allah’a aittir. Bana müslümanlardan olmam emredildi.” (Yunus, 72)

 “Ey kavmim! Peygamberliğimi tebliğe karşı sizden bir mükâfat istemiyorum. Benim mükâfatım, ancak beni yaratana aittir. Hâlâ akletmeyecek misiniz? (Hûd, 51)

“Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi ve: ‘Ey kavmim! Uyun bu elçilere. Uyun sizden hiçbir ücret istemeyen ve hidayet üzere olan şu kimselere’ dedi.” (Yasin, 20, 21)

Bizimde peygamberlere uyarak insanlara bir şeyler anlatmamızın ardında Allah’ın rızasından başka hiçbir amacımızın olmadığını hissettirmemiz ve onları buna inandırmamız gerekmektedir.

6) Söz ve Fiillerimizin Uyumluluk Arz Etmesine Dikkat Etmeliyiz

İnsanların davetçilerde aradığı ve onlarda gözlemlediği en önemli şeylerden biriside söz ve fiil uyumudur. Sözleri fiilleri ile çelişen kimse bırakın insanları, kendi arkadaşları ve yakınları tarafından bile kabul görmez, itibara alınmaz. En yakınları bile ona kulak vermiyorsa, insanların ona kulak vermesi hiç mümkün olur mu? Davetçi bu hususa azami derecede dikkat etmeli, insanlara sözleri ile amellerinin uyum içerisinde olduğunu ispat etmelidir.

Davetçi söz veriyor, ama sözüne muhalefet ediyorsa.. Yalanı yasaklıyor, ama yalan söylüyorsa.. Gıybetten sakındırıyor, ama insanların etini yiyorsa.. Takvadan bahsediyor, ama takvasızlık örneği sergiliyorsa.. işte o zaman ortada bir sıkıntı var demektir. Böyle olduğunda insanları kendisine inandırması asla mümkün değildir. Böylesi birisine hanımı ve çocukları inanmaz ki, diğer insanlar inansın!

Allah Rasûlünün hayatını gözden geçiren herkes, O’nun sözleri ile fiillerinin birbirine uyumluluk arz ettiğini yakından görecektir. O, söz verildiğinde verilen söze riayet edilmesini emrediyor, aynı zamanda kendisi de buna son derce dikkat ediyor. Yalanın haramlığından bahsediyor, aynı zamanda kendisi de hiçbir zaman yalan söylemiyor. Eşlerimize iyi davranmamızı öğütlüyor, kendiside buna aynen uyuyor. Yani neyi emrediyorsa daha iyisini kendisi yapıyor; neden yasaklıyorsa en azami ölçüde ondan uzak duruyor. Bizlerinde ~her konuda olduğu gibi~ bu konuda da O’nu örnek alması ve sözlerimiz ile fiillerimizin birbirine uyumluluk arz etmesi gerekmektedir. Aksi halde insanları kendimize inandırmamız asla mümkün olmaz!

Faruk Furkan

[1] “Mekâl” Arapçada “söz” anlamına gelir; “Men kâle” ise “Kim dedi” anlamında bir cümledir. İnsanlarımız maalesef söze değil, sözü kimin söylediğine bakıyorlar. Bundan dolayı da batıl fikirli insanlardan etkileniyorlar.

[2] Ahmet Kalkan, Vuslat Dergisi, sayı: 55.

[3] Üsdü’l-Ğâbe, 2/40.

[4] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/202, 203.

Okunma Sayısı:487