“Tâğuta ibâdet (ve itaat) etmekten uzak duran ve Allah’a yönelenler var ya, işte onlar için müjde vardır.” (Zümer, 17)

GAFLETİMİZİ BAĞIŞLA YA RABBİ!

 

بسم الله الرحمن الرحيم

Rahmân ve Rahîm Olan Allah’ın Adıyla…

 

“Kadınlar, oğullar, yük yük altın ve gümüş, salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi. Bunlar dünya hayatının geçimliğidir. Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah’ın katındadır.” (Âl-i İmran, 14)

Rabbimizin bu ayetinde ifade edildiği üzere insanoğluna dünya ve dünyalıklar süslü gösterilmiş, sevimli kılınmıştır. İnsan bu dünyanın geçici zevklerine meyleden bir karaktere sahiptir. Bu geçici lezzetleri elde etmek için Allah’ın kendisine farz kıldığı şeyleri bile ihmal etmekten geri durmaz. Dünyaya ve onun geçici metaına dalar da dalar. İnsandır bu işte; dünyaya ve dünyalıklara meyyaldir.

Ama onun dünyalıklara meyyal olması kendisini Allah’ın emirlerine muhalefet etme konusunda mazur kılmaz. İnsanoğlu her ne kadar bu dünyalıklara meyyal olsa da mutlaka Allah’ın emirlerini öğrenmede, onları yaşamada ve diğer insanlara onları ulaştırma hususunda bir gayretin içerisine girmeli ve dini için malından ve dünyalıklarından bir nebzede olsa vakit ayırmayı bilmelidir.

Rabbimiz, akıbetlerinin hüsran olmaması için Kitab-ı Kerimi’nde Müslümanları önceden uyarmış ve dünyalıkların asla dini öğrenmeye, Allah’ı anmaya ve İslam’ın hakikatlerini yaşamaya engel olmaması gerektiğini ısrarla vurgulamıştır. Rabibimiz şöyle buyurur:

 “Ey iman edenler! Mallarınız ve evlatlarınız sizi, Allah’ı zikretmekten alıkoymasın. Her kim bunu yaparsa, işte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.” (Munafikûn, 9)

“Allah’ı zikir” demek Kur’an okumaktan tutunda belirli duaları virt edinmeye kadar İslam’ın, faziletine işaret ettiği tüm amelleri kapsar.

Müslümanın her daim Allah’ı gündem de tutması, yani onu zikretmesi gerekir. İlim öğrenmek ve ahirette cennet yurduna ulaşmak için İslam’ın hakikatlerini araştırmak ve bunlara zaman ayırmak hiç şüphesiz ki bu kavramın içerisine dâhil olan hususların başında gelmektedir.

Müslüman ilimden müstağni olamaz. Her zaman kendisini yenilemeli, becerebildiği kadar kendisini zinde tutmalıdır. Bunu yapabilmek içinde gerekirse işinden, gerekirse de aşından fedakârlık etmeli ve bu hususta asla gevşeklik göstermemelidir.

Bu konuda bizlere örneklik teşkil etmesi açısından sahabenin ileri gelen zatlarından birisi olan Ukbe İbn-i Âmir radıyallahu anh’ın bir olayını sizinle paylaşmak istiyorum. Bu kıssayı okuduktan sonra inşallah bizde de ilme karşı bir sevgi meydana gelir ve tıpkı Ukbe radıyallahu anh gibi ilim için dünyalıklarımızdan vazgeçebilme duygusu içimizde belirir. (Âmîn)

Ukbe İbn-i Âmir radıyallahu anh Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin Medine-i Münevvere’ye hicretinden sonra İslâm’la şereflenmiş bir şahsiyettir. Nasıl Müslüman olduğunu anlatması için sözü ona bırakalım.

“İnsanlardan uzak, çöllerde küçük sürülerimin peşinde hayatımı geçiriyordum. Mekke’de yeni dinin ve son Peygamberin geldiğini daha sonra Medine'ye hicret edeceğini duydum. Kısa bir zaman sonra da Medine’ye teşrif ettiği müjdesini aldım. Bütün Medineli müslümanların sevinç haberleri geliyordu. Ben de sürülerimi bırakıp Medine’ye koştum. Huzuruna vardım ve:

~ “Ya Rasûlallah! Ben size bey’at edeceğim” dedim. Sevgili Peygamberimiz:

~ “Sen kimsin?” dedi. Ben de:

~ “Ukbe İbn-i Âmir el-Cuhenî’yim” dedim. Bana:

~ “Sence hangisi daha iyi; bedevi bey’ati mi, yoksa hicret bey’ati mi?” dedi. Ben de:

~Hicret bey’ati yapmak istiyorum. Yani, Medine’de kalmak üzere bey’at ediyorum” dedim. Muhacirlerle beraber yanında bir gece kaldım. Ertesi gün küçük sürümün yanına döndüm.”

Ukbe radıyallahu anhın gönlüne İslâm ışığı girmişti, fakat o sevgiliden ayrı kalışı yeni gelen vahiyleri duyamaması ona çok zor geliyordu. Kendi ifadesiyle şöyle bir çare bulmuştu:

“Biz on iki arkadaştık. Sürülerimizi otlatmak için Medine’den uzakta kalıyorduk. Arkadaşlarla aramızda:

~ “Biz de hiç iş yok. Yeni gelen vahyi öğrenmek ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin sohbetinde bulunmak için her gün birimiz Medine’ye gitse, sürüsüne burada kalanlar baksa diye anlaştık. Ben sürüleri bırakmaktan korkuyordum. Siz gidin ben sürünüze bakayım. Geldiğinizde, dinlediklerinizi ve öğrendiklerinizi sizden alırım” dedim. Bir müddet böyle nöbetleşe devam ettik. Sonra o sevgilinin yüzünü görememek, huzurunda bulunamamak canıma tak etti ve kendi kendime:

‘Yazıklar olsun sana! Sen bu sürüler yüzünden mi Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin sohbetinde bulunmayı terk ediyorsun. Gelen vahyi direk onun ağzından duymak, aracısız ondan almaktan bu sürüler mi seni alıkoyuyor?’ dedim. Gafletten uyanarak kendime geldim ve koyunlarımı bırakıp Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin yakınında bulunmak için Medine’ye hicret ettim. Mescit de yatıp kalktım.”

Ukbe radıyallahu anh gölge gibi Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizi takip etmeğe başladı. Yolculukta hayvanının yularını tuttu. Ona hizmeti zevk haline getirdi. Efendimiz de Ukbe’yi çoğu kere terkisine alırdı. Bu sebepten ona “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin redifi” (binitinin arkasına aldığı kimse) diye isim verildi. Kendisi şöyle anlatıyor.

Bir gün Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz bana:

~ “Ukbe! Sana, şimdiye kadar benzeri görülmeyen iki sûreyi öğreteyim mi?” dedi. Ben de:

~”Evet, Ya Rasûlallah!” dedim. Bunun üzerine efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bana “Felâk” ve “Nas” sûrelerini okudu. Namaz vakti girince imam oldu ve o iki sûreyle namazı kıldırdı. Daha sonra:

“Ey Ukbe! Yatarken bu sûreleri daima oku!” buyurdu.

Ukbe radıyallahu anh Allah’ın sevgilisine yakın olmanın ve ona hizmet etmenin bereketini, hayatında gördü. Kur’an, hadis, fıkıh ve ferâiz ilminde güzide şahsiyet oldu. Sahabe arasında ilim ve cihad eri olarak anıldı…

Evet, Ukbe radıyallahu anhın kısaca hayat hikâyesi böyle. Bu hikâye içerisinde bizim dikkatimiz çeken ve hepimizin son derece özenle okuması gereken bir yer var. Ben bu yeri tekrar aktararak üzerinde kısaca birkaç cümle söyleyecek ve etrafımızdaki tüm Müslümanlara bu hususta biraz daha dikkatli olmaları gerektiğini hatırlatmaya çalışacağım.

Ukbe radıyallahu anh koyu sürüsüne olan düşkünlüğünden dolayı Rasulullah’ın yanına gidip gelmez ve sadece arkadaşlarının kendisine anlattıklarıyla yetinmeye çalışırdı. Onlar Rasululah sallallahu aleyhi ve sellemin ilim pınarından kana kana içerlerken Ukbe radıyallahu anh sırf koyunları nedeniyle bu pınardan mahrum kalıyor ve sadece arkadaşlarının kendisine getirmiş oldukları damlalarla idare ediyordu. Bir ara kendisinin yanlış yaptığının farkına vardı ve şöyle dedi:

‘Yazıklar olsun sana! Sen bu sürüler yüzünden mi Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin sohbetinde bulunmayı terk ediyorsun. Gelen vahyi direk onun ağzından duymak, aracısız ondan almaktan bu sürüler mi seni alıkoyuyor?’

Ukbe radıyallahu anh kendisini ilimden alıkoyan şeyin koyunları olduğunu anlamıştı. Bunu anladıktan sonra önceki halinin “gaflet hali” olduğunu şu cümleleri ile ifade etti:

“Sonra gafletten uyanarak kendime geldim ve koyunlarımı bırakıp Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin yakınında bulunmak için Medine’ye hicret ettim…”

Allah Ukbe’ye rahmet etsin; bu günün Müslümanların bir türlü anlayamadığı bu hakikati nasıl da kısa bir süre içerisinde anlayıvermişti?! Koyunlarının kendisini ilimden alıkoyduğunu fark eder etmez nasılda onları bırakarak Rasulullah’ın yanına ilim tahsil etmeye gitti?! İşte sahabeyi sahabe yapan buydu. Hatalarını fark ettikleri anda ondan vazgeçiyor ve bu uğurda yapılması gereken fedakârlığı hiç gözünü kırpmadan yapabiliyordu.

Ya günümüz Müslümanları? Ya çağdaş dünyanın kendisini esir ettiği zavallı Müslümanlar? İlme sahabeden daha çok muhtaç olan günümüz inananları ne yapmalı?

Kardeşler! Vallahi bu gün dünyalıklar etrafımızı sarmış, hem de çepeçevre kuşatmış. Tamam, Ukbe radıyallahu anh gibi koyunlarımızı tamamıyla terk edelim demiyorum; ama en azından ilim öğrenmek ve davamızın delillerini fıkhetmek için bari birazcıkta olsa bu geçici hayatın süsünden vazgeçmemiz gerekmez mi?

Daha konforlu ve müreffeh bir hayat yaşamak için gecelerimizi gündüzlerimize uladık, akşamlarımızı ek işlerle doldurduk; artık ilme vakit ayırmanın, İslam’ı öğrenmenin ve Biricik Rabbimiz’in zikri olan Kur’an üzerinde kafa yorup onu anlamaya çalışmamızın zamanı gelmedi mi?

İman edenlerin Allah'ı anma ve O'ndan inen Kur'an sebebiyle kalplerinin ürpermesinin zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan birçoğu yoldan çıkmış kimselerdir.” (Hadid, 16)

Ya Rabbi! Senin azametine kasem olsun ki, Seni anmanın, Seni gündem etmenin ve Senden gelen kitabın okunma vakti geldi. Hatta geçiyor bile! Bizi gafletimizden uyandır. Kitabına döndür. Bizden önce kendilerine kitap verilen, üzerinden uzun zaman geçtikten sonra kalpleri katılaşan ve birçoğunun da yoldan çıktığı kimseler gibi kılma bizleri! Bizler her ne kadar Senin kitabına gereken ilgi ve alakayı gösteremesek de onu seviyoruz. Bu sevgiyi hasrete döndürme! Bir an önce kitabına yönlendir! Hiç şüphe yok ki, sen duaları işiten ve onlara icabet edensin.

 

Faruk Furkan

 

Okunma Sayısı:655