“Evlere girdiğiniz zaman birbirinize, Allah katından mübarek ve hoş bir esenlik dileği olarak selâm verin.” (24/ Nur, 61)

HAKKI BULMAK BOYNUMUZUN BORCUDUR

Ben Müslümanım, diyen bir kulun hayatının her safhasında mutlaka en doğruya ve en iyiye ulaşmak için çaba göstermesi ve gayret etmesi gereklidir. Böyle olursa ancak hakkı ve hakikati bulabilir, cenneti kazanabilir. Unutmamak gerekir ki, bu gün şu coğrafyada onlar değil, yüzlerce İslam adına söz söyleyen, kendince İslam’ı temsil eden cemaat ve guruplar vardır. Acaba hangisi doğru, hangisi haktır? Birçok insan bu sorunun cevabını aramakta; ama doğru cevaba ulaştıracak yolu ıskalamaktadır.

Bizler, kesinlikle doğru yolun ancak ve ancak Allah’ın kitabı olan Kur’an ve onun açıklayıcısı olan Sünnetle bulunacağını, bunun dışındaki her çabanın, insanı saptırmaktan başka bir işe yaramayacağını düşünüyor ve söylüyoruz.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Veda Hutbesi’nde 120 bin civarında insana bu gerçeği vurgulamış ve tek doğrunun Kur’an ve Sünnet olduğunun altını çizmiştir.

O, şöyle buyurur:

 “Ben aranızda iki şey bıraktım. Siz o ikisine sımsıkı sarıldığınız sürece asla (haktan) sapmazsınız: Allah’ın kitabı (olan Kur’an) ve benim sünnetim…”[1]

İşte hakkı bulmanın yegâne ölçüsü…

Bir insan, bu iki kaynağı güzelce öğrenir, içerisindeki bilgilere vakıf olur ve tüm insanları, gurupları ve cemaatleri onun merceği ile incelerse, Allah’ın izni ile doğruya isabet eder. Ama bu iki kaynağı bırakıp falancanın sözü, filancanın değerlendirmesi ile hareket ederse, hataya düşer ve yanılır. Neticesinde de Allah korusun sapar.

Sahabenin Hakkı Bulma Konusundaki Çabaları

Peygamber Efendimizin arkadaşları olan sahabîler; hakkı, gerçeği ve doğruyu bulmak için bütün gayretlerini ortaya koymuşlardır. Bir hakikati bulmak, bir gerçeğe ulaşmak veya bir yanlışı düzeltmek için bazen günlerce, bazen de aylarca süren yolculuklar yapmışlardır. Şimdi burada o eşsiz sahabîlerin hakkı bulma noktasında nasıl çabalar harcadıklarını, hak pahasına ne sıkıntılara katlandıklarını birkaç örnekle anlatmaya çalışacağız ki, bunları gören okuyucu, bizim bu kitapta ortaya koyduğumuz hakikatleri aynı titizlikle araştırsın ve bu noktada gereken çabayı harcasın. Birilerinin yaptığı gibi “Bu sizin fikrinizdir” diyerek hakla yüzleşmekten kaçmasın.

Peki, onların yolundan gittiğini söyleyen bizler, bu noktada ne kadar gayret ediyor, ne kadar çaba harcıyoruz?

Bizler de onlar gibi duyduğumuz veya okuduğumuz bir meselenin doğruluğunu araştırmak için yollara koyuluyor, yolculuklara çıkıyor muyuz?

İşin aslına bakılırsa, bizim bu kitapta anlattığımız veya anlatacağımız iman-küfür meselelerinin doğruluğunu öğrenmek için aylar süren yolculuklara çıkmaya gerek yok; Allah’ın kitabı olan Kur’ân’a bakmak ve onun sayfaları arasında yolculuk etmek yeterlidir. Bizler, sahabenin deve sırtında aylar süren bu yolculuklarını aslında masa başında, çayımızı yudumlarken gerçekleştirebiliriz. Yani daha açık ifade ile söyleyecek olursak; biz senin bu kitapta karşılaştığın veya karşılaşacağın bilgilerin doğru olup-olmadığını öğrenmen için aylar süren yolculuklara çıkmanı istemiyoruz. Bizim senden tek isteğimiz, eline bir Kur’ân meali alman, burada sana aktardığımız ayetleri ondan okuyarak üzerinde gereği gibi düşünmen ve muteber İslam âlimlerinin tefsirlerine müracaat ederek bu ayetleri onların izahları ile değerlendirmendir. Sen bunu yaptığında —inşâallah— tıpkı sahabenin, hakkı bulmak için aylarca süren yolculuklarının bir benzerini gerçekleştirmiş ve onların elde ettiği hayrı elde etmiş olacaksın.

Bu mesele, bizler için çok önemlidir. Bizler, ancak ve ancak sahabeyi örnek alarak Allah’ın rızasına erer ve hidayeti buluruz. Rabbimiz şöyle buyurur:

“Eğer onlar (yani kâfirler), tıpkı sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse doğru yolu bulmuş olurlar. Yüz çevirirlerse, şüphesiz onlar çıkmazdadırlar. Onlara karşı sana Allah yetecektir. O, işitendir,  bilendir.” (Bakara Sûresi,  137)

Bu ayet, kâfirlerin hidayet bulabilmelerini ancak sahabe gibi iman etmeye bağlamıştır. Yani adeta şöyle denmek istenmiştir: “Eğer onlar Müslüman olacaklarsa, tıpkı sizin gibi Müslüman olmalı, sizin yolunuzdan gitmelidirler. Böyle yaparlarsa ancak hidayeti bulabilirler.”

İşte bu nedenle bizler de hakkı arama, gerçeği bulma ve her daim en iyiye ulaşma noktasında onların adımlarını izlemeli ve onlar gibi hayat sürdürmeliyiz. Şimdi gelin, onların hakkı bulma noktasında nasıl gayret ettiklerini örnekleri ile görelim.

1- Ebu Zerr el-Ğıfârî’nin Hakkı Bulma Çabası

Ebu Zerr radıyallahu anh, sürekli hakkı arayan birisi idi. Kavminin putlara tapmasından dolayı son derece canını sıkılıyor ve bu işin bir an önce son bulmasını bekliyordu. Günler bu şekilde geçip giderken bir ara Mekke’de ortaya bir pey­gamberin çıktığını ve insanları Allah’a davet ettiğini duydu. Bu haberleri alır almaz hemen kardeşi Uneys’e:

— Sen Mekke’ye git, peygamber olduğunu ve kendisine gökten vahiy geldiğini söyleyen o adamla ilgili haberleri araştır; konuşmalarından bir miktar dinle ve bu konuda bana bilgi getir, dedi.

Uneys, Mekke’ye gitti. Rasûlullah sallalahu aleyhi ve sellem ile görüşüp onun konuşma­sını dinledi ve ardından köyüne döndü. Ebû Zerr, hemen onu karşılayıp yeni peygamberle ilgili haberleri merakla sordu ve aralarında şu konuşma geçti:

— O’nun hakkında ne diyorsun?

— Ben ahlâkın en güzeline davet eden, şiirle ilgisi olmayan söz­ler söyleyen bir adam gördüm.

— Ya insanlar onun hakkında ne diyorlar?

— İnsanlar, o büyücü, kâhin ve şairdir, diyorlar.

—Vallahi, sen benim susuzluğumu gideremedin, benim derdime derman olamadın. Sen benim çoluk çocuğuma bakabilir misin? Ben de gider onun durumunu incelerim.

—Tamam. Ama Mekke halkından sakın!

Ebu Zerr, kendine yol azığı hazırlayıp yanına bir de küçük su tu­lumu aldı. Ertesi gün, peygamberle görüşmek ve onunla ilgili haber­leri bizzat kendisi araştırmak üzere Mekke’ye doğru  yola koyuldu.

Ebu Zerr, Mekkelilerden korktuğunu belli etmeden heyecanlı bir şekilde Mekke’ye vardı.

Kureyş’in tanrılarına olan bağlılıkları ve Rasûlullah sallalahu aleyhi ve sellem’e ta­bi olmayı düşünen herkesi cezalandıracaklarına dair haberler ona da ulaşmıştı. Onun için hiçbir kimseye Rasûlullah’ı sormayı uy­gun görmedi. Çünkü o, soracağı kimsenin Rasûlullah’ın taraf­tarı mı yoksa düşmanı mı olduğunu bilmiyordu.

Gece olunca, mescide girip yattı. Hz. Ali oraya geldi ve onun yabancı olduğunu anlayıp: “Gel, bize gidelim” dedi. Ebu Zerr, onunla gidip geceyi orada geçirdi. Sabahleyin, su tulumunu ve azık çantasını alıp mescide geri döndü. Ali’yle hiçbir şey konuşmamışlardı.

Ebu Zerr, ikinci gününü de böyle geçirdi. Akşam olunca, mesciddeki yerine gitti. Hz. Ali, yine onun yanına uğrayıp şöyle dedi: “Niçin mescidde yatıyorsun?” O gece de Ebu Zerr’i evine gö­türdü. Yine birbirleriyle hiç konuşmadılar.

Üçüncü gece Ali radıyallahu anh  ona:

— Hâlâ, bana Mekke’ye gelme sebebini anlatmayacak mısın? dedi.

Ebu Zerr:

— Beni, aradığım şeye götüreceğine söz verirsen, sana Mekke’ye gelmemin sebebini anlatırım.

Ali'den söz alınca Ebu Zerr şöyle konuştu:

— Ben Mekke’ye yeni peygamberle tanışmak ve anlattıklarından bir miktar dinlemek üzere uzak yerden geldim.

Hz. Ali'nin yüzünde bir memnuniyet ifadesi belirip şöyle cevap verdi:

— Vallahi o, gerçekten Allah’ın Rasûlü’dür. Sabah olun­ca, nereye gidersem beni takip et, eğer senin için tehlikeli bir şey se­zersem, sanki su döküyormuş gibi dururum. Şayet yoluma devam eder­sem, gireceğim yere kadar beni takip et.

Gece boyunca Ebu Zerr, Peygamberi görmek ve ona vahyedilenden bir miktar dinlemek heyecanıyla yatağında duramadı. Sabahleyin Hz. Ali, misafirini Rasûlullah’ın evine götürmek üzere arkası­na düşürdü. Ebu Zerr sağına soluna hiç bakmıyordu. Nihayet Peygamber sallalahu aleyhi ve sellem’in huzuruna girdiler. Ebu Zerr:

— es-Selâmu aleyke (Selâm senin üzerine olsun) ey Allah’ın Rasûlü! dedi.

Rasûlullah sallalahu aleyhi ve sellem :

— Ve aleyke selâmullahi ve rahmetuhu ve berakâtuhu (Allah'’n selâmı rahmeti ve bereketleri senin de üzerine olsun) diyerek karşılık verdi.

Rasûlullah sallalahu aleyhi ve sellem  İslâm’a davet etmek ve kendisine Kur’ân oku­mak üzere yerinden kalkıp Ebu Zerr’in yanına geldi. O da hemen kelime-i şehadet getirdi. Böylece o, daha bulunduğu yerden ayrılmadan yeni dine girmiş oldu.[2]

Bu kıssa, sahabenin hakkı arama noktasında ne kadar gayretli olduğunu bizlere göstermektedir. Ebu Zerr radıyallahu anh Mekke’de ortaya bir pey­gamberin çıktığını ve insanları Allah’a davet ettiğini duyar duymaz hemen onun gerçekliğini araştırmaya ve hakkı bulmaya çabalamıştır. Onun bu çabalarının neticesinde Allah kendisine doğruyu göstermiş ve Müslüman olmuştur.

Acaba bizlerde Zerr radıyallahu anh  gibi hakkı bulmak için böylesi bir çaba harcıyor ve duyduğumuz haberleri onun gibi tahkik ediyor muyuz?

2- Selman-ı Farisî’nin Hakkı Bulma Çabası

Selmân-ı Farisî, hakikat peşinde koşan ve bu vasfıyla öne çıkan bir sahabîdir. Hakkı arayışını ve bu uğurda ne çilelere katlandığını şöyle anlatmıştır:

“Isfahan’ın ‘Ceyyan’ köyünden İranlı bir genç idim. Babam bu kö­yün ağası ve sözü en çok geçen kişisiydi. Ben doğduğum günden itibaren, babamın dünyada en çok sevdiği kimsesi idim. Gün geçtikçe, babamın bana olan sevgisi artıyordu, benim üzeri­me titriyor ve beni adeta bir kız gibi eve kapatıyordu. Mecusîliğe o kadar kendimi vermiştim ki, taptığımız ateşin bakı­cısı olmuştum. Gece, gündüz hiç sönmeyen ateşin yakılma işi bana ve­rilmişti.

Babamın büyük bir çiftliği vardı. Devamlı onunla meşgul olur, ge­lirini toplardı. Bir defasında, meşguliyeti sebebiyle köye gidemedi ve bana:

— Oğlum! Görüyorsun çiftliği ihmal ettim. Bari sen git de ora­nın işiyle ilgilen, dedi. Çiftliğe gitmek amacıyla yola çıktım. Yolda bir kiliseye rastladım. Orada ibâdet eden Hıristiyanların seslerini duydum. Bu dikkatimi çekti. Babamın uzun süre beni başkalarıyla görüştürmemesi sebebiyle ne Hıristiyanlar ne de diğer dinlere inananlar hakkında bilgim vardı. Seslerini duyunca ne yaptıklarını seyretmek için oraya girdim. Onları iyice anlayıp dinleyince, duâ ve ibâdetleri hoşuma gitti ve din­lerine girmeyi arzu ettim. Kendi kendime: “Bu din bizimkinden daha iyi” dedim.

Oradan ayrıldığımda, güneş bat­mıştı. Tabiî, babamın çiftliğine de gitmemiştim. Onlara:

— Bu dinin asıl yurdu nerededir? diye sordum. Onlar:

— Suriye’dedir, diye cevap verdiler.

Akşam olunca eve döndüm. Babam ne yaptığımı sordu:

— Babacığım! Ben kiliselerinde ibâdet eden bazı insanlarla kar­şılaştım. Onların dinleri hoşuma gitti. Yanlarında güneş batıncaya ka­dar kaldım, dedim. Babam yaptığımdan korkup dedi ki:

—Yavrum! Bu din iyi değildir. Senin ve atalarının dini ondan da­ha iyidir. Ben de:

— Hayır, onların dini bizim dinimizden daha iyi, dedim. Babam söylediklerimden ve dinimden döneceğimden endişelenip beni eve hapsetti ve ayaklarımı bağladı.

Bir fırsatını bulunca Hıristiyanlara şöyle bir haber gönderdim:

— Size, Suriye'ye gitmek isteyen bir kafile geldiğinde bana ha­ber veriniz.

Az bir süre sonra, onlara Suriye'ye gitmek üzere yola çıkmış bir kafile uğrayınca, bana haber verdiler, bir yolunu bulup ayağımın bağı­nı çözdüm. Gizlice onlarla birlikte yola çıktım ve nihayet Suriye’ye gel­dik. Suriye’ye varınca:

— Bilgi bakımından bu din mensuplarından en kuvvetlisi kimdir? diye sordum.

— Kilisenin idarecisi başpapazdır, dediler. Onun yanına gittim.

—Ben Hıristiyan olmayı arzu ediyorum, senin yanında kalmayı, sana hizmet etmeyi, senden bilgi edinmeyi ve burada ibâdet etmeyi İstiyorum, dedim. O da:

—Yanımda kal, dedi. Ben de onun yanında kaldım ve ona hiz­met etmeye başladım. Bir müddet sonra, adamın kötü birisi olduğunu anladım. Adam, dindaşlarına sadaka vermelerini istiyor ve onları se­vap kazanmaya teşvik ediyordu. Ama o, Allah rızası için verilen sada­kaları kendisi için ayırıp saklıyordu. Fakir ve yoksullara hiçbir şey ver­miyordu. Tam yedi küp altın biriktirmişti. Gördüklerim hiç hoşuma git­memişti. Adam bir müddet sonra öldü. Hıristiyanlar onu defnetmek için toplandılar. Onlara dedim ki:

— Dostunuz kötü bir kişiydi. Sizin sadaka vermenizi ister ve sizi sevap kazanmaya teşvik ederdi. Fakat ona sadakaları getirdiğinizde kendisi için ayırıp saklar, yoksullara hiçbir şey vermezdi.

— Bunu nereden anladın, dediler. Ben de:

— Verdiklerinizi sakladığı yeri size gösterebilirim, dedim. On­lar:

—Haydi, orayı göster, dediler. Onların verdiklerini sakladığı yeri gösterdim. Oradan altın ve gümüş dolu yedi küp çıkardılar.

— Biz de bu adamı gömmeyiz, dediler ve onu çarmıha gerip taş­ladılar.

Kısa zaman sonra, onun yerine başka birini tayin ettiler. Ben de ona tabi oldum. Dünyada ondan daha dindar, ahirete ondan daha düş­kün, gece gündüz ondan daha çok ibâdet eden hiç kimse görmemiş ve onu çok sevmiştim. Uzun zaman onun yanında kaldım. Ölüm döşeğine düşünce, ona dedim ki:

—Ey Falanca! Beni kime bırakacaksın? Ne yapmamı emrediyor­sun? Bana:

— Oğlum! Benim gibi sadece Musul’da oturan birisini biliyorum. O dinini değiştirmemiş ve ahlâkını bozmamıştır. Sen ona git, dedi.

O da ölünce, Musul’daki kişiye gittim. Ona başımdan geçenleri an­latıp şöyle dedim:

— Falan şahıs ölürken bana, senin yanına gelmemi tavsiye etti ve senin hak üzerinde olduğunu söyledi. O da

— Peki, yanımda kal, dedi. Ben de onun yanında kaldım. Onun iyi bir kimse olduğunu anladım ama çok geçmedi; oda öldü. Ölüm yatağına düştüğünde:

— Ey Falanca! İşte Allah’ın emri sana geldi. Sen benim duru­mumu biliyorsun. Beni kime bırakacaksın, ne yapmamı emrediyorsun, dedim. O da:

— Oğlum! Bizim gibi Nusaybin’de oturan falan şahsı biliyorum. Onun yanma git, dedi. O da toprağa verilince, Nusaybin’deki şahsın yanına gittim. Başımdan geçenleri ve bundan önceki kişinin tavsiyesini ona anlattım. Bana

— Peki, burada kal, dedi. Ben de onun yanma yerleştim. Onun da Suriyeli ve Musul’lu zatlar gibi iyi birisi olduğunu gördüm. Çok geçmedi, o da öldü. Ölmeden önce:

— Beni tanıyorsun. Bana şimdi kime gitmemi tavsiye edersin? dedim.  O da:

— Oğlum! Bizim gibi, Ammuriye’deki falanca kimseyi biliyorum, dedi. Onun yanına gittim ve başımdan geçenleri ona da anlatım. O:

— Peki, yanımda kal, dedi. Öncekiler gibi doğru yolda olan bu şahsın yanında kaldım. Orada biraz inek ve davarım olmuştu. Çok geçmeden, ötekilerin başına gelen onun da başına geldi. Öl­mek üzereyken dedim ki:

— Benim durumumu biliyorsun. Bana kimi tavsiye edersin, ne yapmamı emredersin? O da bana şunları söyledi:

— Oğlum! Yeryüzünde bizim inandığımıza bağlı bir insanın kal­dığını zannetmiyorum. Fakat Arabistan’da bir peygamberin çıkacağı zaman yaklaşmıştır. O, İbrahim’in diniyle gönderilecek, sonra kendi yurdundan, iki siyah dağ arasında hurmaları bulunan bir yere hicret edecek. Onun gizli olmayan peygamberlik alâmetleri vardır. Hediye kabul eder, sadaka kabul etmez. İki omzunun arasında da peygamber­lik mührü vardır. Eğer bu ülkeye gidebilirsen git.

Nihayet ecel onu da aldı. Ondan sonra, Kelb kabilesinden bazı Arap tacirler Ammuriye’ye uğrayıncaya kadar orada kaldım. Onlara:

— Eğer beni de Arabistan’a götürürseniz şu ineklerimi ve şu kü­çük davar sürümü size veririm, dedim. Onlar da:

— Tamam, seni götürelim, dediler. Onlara ineklerimle davarları­mı verdim ve beni de yanlarına aldılar. “Vadi’l-Kura” denilen yere gel­diğimizde, sözlerinden dönüp beni Yahudilerden birine sattılar. Böyle­ce o Yahudinin hizmetine geçmiş oldum.

Bir müddet sonra, Kureyza oğullarından olan amcaoğlu onun ziyaretine geldi ve beni satın alıp Yesrîb’e götürdü. Ammuriye’deki za­tın söylediği hurma ağaçlarını gördüm. Anlattığı özellikleriyle Medi­ne’yi tanıdım. Onun yanında kaldım.

O günlerde, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Mekke’de kavmini İslâm’a davet ediyordu. Fakat ben köle olarak bir sürü işte çalıştırıldığımdan onun adını duymamıştım.

Kısa bir süre sonra, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem  Yesrîb’e hicret etti. Ben hurma ağacının tepesinde, efendimin emrettiği işleri yapıyor, efendim de ağacın altında oturuyordu. Derken ansızın yanına amcasının oğlu geldi ve ona dedi ki:

— Allah Evs’le Hazrec’i kahretsin! Onlar şu anda, peygamber olduğunu iddia eden ve bugün Mekke'den gelen bir adam için Küba’da toplanıyorlar.

Bu sözleri duyar duymaz adeta beni sıtma tutmuştu ve öyle sarsıldım ki, efendimin üstüne düşmekten korktum. Hemen hur­ma ağacından indim ve o adama şöyle dedim:

— Ne diyorsun? Verdiğin haberi tekrar etsene.

Efendim kızıp beni sille tokat dövmeye başladı. “Bundan sana ne? Haydi, işine bak” dedi.

Akşam olunca, topladığım hurmalardan biraz aldım. Rasûlullah’ın kaldığı yere götürdüm. Huzuruna girip şöyle dedim:

— Ben senin dürüst bir kimse olduğunu duydum. Senin muhtaç ve göçmen arkadaşların var. Bendeki şu hurmalar sadakadır. Bu sada­kaya en lâyık sizi gördüm. Sonra hurmaları ona yaklaştırdım.

Ashabına

— Sizler yiyin, dedi, ama kendisi elini uzatıp bir lokma bile yemedi. İçimden dedim ki :

— Bu biiir!

Yanından ayrılıp yine hurma toplamaya başladım. Rasûlullah, Küba’dan Medine’ye gelince yanına gidip şöyle dedim:

— Ben senin sadaka yemediğini gördüm. Şu hediyedir. Sana ik­ram ediyorum.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem  bu defa yedi ve ashabına da yeme­lerini emretti ve hep birlikte yediler. Kendi kendime:

— Bu ikiii, dedim.

Baki‘ mezarlığındayken Rasûlullah’a geldim. Oraya ashabından birini gömüyordu. Baktım ki oturu­yor. Üzerinde İki kat elbise vardı. Selâm verdim. Ammuriye’deki zatın söylediği peygamberlik mührünü belki görürüm diye sırtına bakarak et­rafında dolaşmaya başladım. Peygamber, kendisinin sırtına baktı­ğımı görünce ne istediğimi anladı. Sırtından elbisesini attı. Ben de sırtına bakıp mührü gördüm ve tanıdım. Hem öperek, hem de ağlaya­rak üzerine kapandım. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem  dedi ki :

 — Sen nereden biliyorsun?

Başımdan geçenleri anlattım. Hoşu­na gitti ve ashabının da duymasını istedi. Onlara da anlattım. Şaşır­dılar ve memnun oldular…”[3]

Bu kıssa, hak ve hakikati bulma noktasında sahabenin ne kadar ciddi ve kararlı olduğunu ortaya koymaktadır.

Selman radıyallahu anh gereği gibi ibâdet etmek ve en doğruya ulaşmak için vatanını, ailesini ve her şeyini terk etmiştir. Peygamberin doğru olup-olmadığını tespit için kendince araştırma ve tahkikatlar yapmıştır. Neticede onun bu çabaları kendisini hidayete ve doğruya ulaştırmıştır.

Acaba bizler de Selman radıyallahu anh gibi hakkı bulmak için böylesi bir çaba harcıyor ve duyduğumuz İslamî bilgilerin doğru olup-olmadığını onun gibi araştırma yoluna gidiyor muyuz?

3-Amr b. Abese’nin Hakkı Bulma Çabası

Amr b. Abese radıyallahu anh kendi hidayet öyküsünü ve hakkı bulmak için nasıl çaba harcadığını şöyle anlatır:

“Ben, câhiliye döneminde iken bütün insanların sapıklık üzere olduklarını ve hiçbir doğru din üzerinde olmadıklarını bilirdim. Çünkü insanlar, putlara taparlardı. Derken Mekke’de birtakım haberler veren bir kimsenin çıktığını işittim. Hemen devemin üzerine oturup bu zatın yanına geldim. Geldiğim zaman Rasûlullah gizlenmiş bir halde, kavmi de kendisine karşı öfkeli idi. Bunun üzerine kalbim iyice yumuşadı. Nihayet Mekke’de bir fırsatını bulup onun yanma sokuldum. Ona:

— Sen nesin? dedim.

Ben, bir Peygamberim.

— Peygamber ne demektir?

Beni, Allah gönderdi

— Allah, seni, neyle gönderdi?

Akrabalara iyilik edilmesi, putların kırılması, Allah’ın birlenmesi ve O’na hiç­bir şeyin ortak koşulmaması ile.

— Bu hususta sana yardım etmek üzere yanında kimler var?

Bir hür kimse ile bir köle kimse var.

— Ben de, sana tâbi olacağım.

Sen şu gününde buna muktedir olamazsın. Benim halimi ve halkın halini görmüyor musun? Fakat şimdi sen ailenin yanma dön. Benim ne zaman muzaffer olduğumu, ortaya çıktığımı işitirsen hemen bana gel.

Bunun üzerine ben, kabilemin yanına gittim. Rasûlullah sallalahu aleyhi ve sellem  Medine’ye gel­diğinde ben hâlâ kabilemin arasında bulunuyordum. Bu arada O, Medine’ye geldiği zaman, haberlerini almaya ve insanlardan onu soruşturmaya başladım. Nihayet Medine halkından birkaç kişi bana geldi. Onlara:

“Şu Medine’ye gelen zat ne yaptı?” diye sordum. Onlar:

“Halk süratle onun tarafına koşuyor. Kavmi onu öldürmek istedi, fakat buna güçleri yetmedi” dediler. Bunun üzerine hemen Medine’ye gelip onun yanına girdim ve:

— Ey Allah’ın rasulü! Beni tanıyor musun? dedim. Rasûlullah:

Evet. Sen, Mekke’de benimle buluşan kimsesin, buyurdu. Ben:

— Evet, ben o kimseyim. Ey Allah’ın Peygamberi! Allah’ın sana öğrettiği ve benim bilmediğim şeyler­den bana da haber ver. Bana namazdan haber ver” dedim ve O’ndan bunların bilgisini öğrendim…”[4]

Bu kıssada da, sahabenin hakkı arama noktasında ne kadar gayretli olduğu ortaya çıkmaktadır. Amr b. Abese radıyallahu anh  daha peygamberimizin peygamberliğinin ilk günlerinde kendisine gelen haberler doğrultusunda hemen yola koyulmuş ve hakkı bulmak için tüm gayretini sarf etmiştir. Neticede onun bu çabaları kendisini hidayete ve doğruya ulaştırmıştır.

Acaba bizler de Amr b. Abese radıyallahu anh  gibi hakkı bulmak için böylesi bir çaba harcıyor ve duyduğumuz İslamî bilgilerin doğru olup-olmadığını onun gibi araştırma yoluna gidiyor muyuz?

4- Adiyy b. Hatem’in Hakkı Bulma Çabası

Adiyy b. Hatem’de, tıpkı üstte isimlerini zikrettiğimiz sahbîler gibi, hakkı bulmak ve Peygamberimizin doğru olup-olmadığını tespit etmek için uzun bir yolculuk yapmış ve neticede hidayete ulaşmış birisidir. Nasıl hidayet bulduğunu öğrenmek için sözü ona bırakalım:

Adiyy radıyallahu anh  anlatır:

“Adını duyunca benim kadar Rasûlullah’tan tiksinen başka bir Arap yoktu. Ben itibarlı bir kimseydim ve Hıristiyandım. Halkımın bana tahsis ettiği dörtte bir ganimetlerle geçinip gidiyordum. Rasûlullah’ın davası büyüyüp güçlenince, ordu ve seriyyeleri Arap topraklarının her köşesinde dolaşmaya başladılar. Bunun üzerine develerimi otlatan uşa­ğıma:

— Develerimden semiz ve uysal birkaç tanesini benim için ha­zırla ve bana yakın bir yerde tut. Eğer Muhammed’in ordu veya seriyyelerinden birinin bu ülkeye ayak bastığını duyarsan hemen ba­na bildir, dedim.

Bir sabah, uşağım bana gelip şöyle dedi:

— Efendim!  Muhammed’in atlıları senin toprağına ayakbastı!

Bunu duyunca hemen ona daha önce, hazırlamasını emrettiğim develeri hazırlayıp bana yakın bir yere getirmesini emrettim. Daha sonra hemen kalkıp, aile ve çocuklarımın çok sevdiğim bu yerden göç etmelerini istedim. Hıristiyan dindaşlarımın yanma git­mek ve onlarla birlikte oturmak üzere Suriye’ye doğru süratle yol al­maya başladım. Durum acele etmeyi gerektirdiğinden ailemin bütün fertlerini toplayamamıştım. Tehlikeli bölgeleri geçtikten sonra, aile fertlerini tek tek sordum. Meğer Necid bölgesindeki Tayy kabilesinden ora­da kalanların yanında kız kardeşlerimden birini bırakmışım. Artık oraya tekrar dönmem mümkün değildi. Yanımdakilerle birlikte Suriye’ye va­rıp dindaşlarımın arasına yerleştim.

Kız kardeşime gelince; aklıma gelen ve korktuğum şey başına gelmişti.

Ben Suriye’deyken Muhammed’in süvarilerinin yurdumuza saldırıp aldıkları esirler arasında kız kardeşimi de Medine’ye götürdüklerini duy­dum. Kardeşim orada, öbür esirlerle birlikte mescidin bitişiğindeki esir tutulan yere konulmuş, Peygamber oraya gelmiş ve kardeşim onun yanına gidip şöyle demiş:

— Ey Allah’ın Rasûlü! Babam öldü, velîm de yok. Bana bir iyilikte bulun ki, Allah da sana iyilikte bulunsun.

— Senin velin kim?

— Adiyy bin Hatem.

—Allah ve Rasûlü’nden kaçan mı? deyip yanından ayrılmış.

Ertesi gün, kardeşim Rasûlullah’tan ümidini kesmiş bir hal­deyken yine yanına gelmiş ve kardeşim ona hiçbir şey söylememiş, arkasından birisi ona Rasûlullah’la konuşmasını işaret etmiş. Kardeşim yine şöyle demiş:

—Ya Rasûlallah! Babam öldü, velim de ortadan kayboldu. Bana bir iyilikte bulun ki Allah da sana iyilikte bulunsun.

— Tamam, isteğini yerine getireceğim.

— Ben Suriye’deki ailemin yanına gitmek istiyorum.

— Fakat seni Suriye’ye götürmek için kendi kabilene mensup itimat ettiğin birisini buluncaya kadar yola çıkmakta acele etme. Öyle birisini bulduğunda bana haber ver.

Bir müddet, içlerinde kendisine itimat ettiği birisi bulunan kafi­le gelinceye kadar kalmış ve Rasûlullah’a gidip:

— Ya Rasûlallah! Kavmimden, aralarında itimat ettiğim ve beni götürebilecek birisi bulunan bir kafile geldi, demiş.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem  onu giydirip kuşatmış, bir deve ve yetecek ka­dar yol azığı vermiş. Nihayet kardeşim o kafileyle birlikte yola çık­mış. Biz de arka arkaya kardeşimle ilgili haberler almaya ve onu bek­lemeye başladık. Benim yaptıklarımın yanında, bize anlatılanlara göre kardeşimin Muhammed’in yanındaki durumuna ve onun karde­şime yaptığı bütün iyiliklere neredeyse inanmayacaktık.

Bir gün, bütün aile bir arada oturmaktayken deveyle bize doğru ge­len bir kadın gördüm.

— İşte bu kız kardeşim! dedim. Bir de baktık ki gerçekten o. Ya­nımıza gelince hemen şöyle söyledi:

Akrabasını arayıp sormayan zalim! Sen aileni ve çocuklarını alıp götürdün de kız kardeşini ve namusunu koruman gereken kimse­leri bıraktın gittin. Ben de şöyle dedim:

— Kardeşim! İyi şeylerden bahset. Onu razı etmek için birçok şey söyledim ve en sonunda razı oldu. Başından geçenleri anlattı. An­lattıklarının aynen duyduklarım gibi olduğunu öğrenince, ona şöyle de­dim:

— Bu adamın (yani Muhammed’in) durumu hakkında ne dersin?

— Ben, senin hemen ona gitmeni tavsiye ederim. Eğer o bir peygamberse, önce giden için fazilet vardır. Eğer bir hükümdarsa, onun yanında asla hor ve küçük görülmezsin.

Hemen hazırlığa koyuldum. Hazırlığımı tamamlayıp yola çıktım. Medine’ye Rasûlullah’ın yanına gittim. Benim hakkımda şöyle dediğini duymuştum:

— Şüphesiz ben, Allah’ın Adiyy’in elini, benim elimin içine ko­yacağını umuyorum.

Mescidde olduğu bir sırada Rasûlullah’ın huzuruna girip selâm verdim. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle dedi:

—  Sen kimsin?

— Adiyy İbn Hatem’im dedim. Yerinden kalkıp yanıma geldi. Elimi tutup evine doğru götürmeye başladı. Eve giderken karşısına za­yıf, yaşlı ve küçük bir çocuğu olan bir kadın çıktı. Kadın onu durdu­rup bir ihtiyacı olduğunu söyledi. Ben orada beklerken her ikisinin de ihtiyacını yerine getirdi.

Kendi kendime:

— Bu bir hükümdar olamaz, dedim. Sonra elimi tutup evine gö­türdü. İçi hurma lifi dolu deri bir minderi eline aldı ve bana verdi.

— Bunun üzerine otur, dedi. Utanıp:

— Hayır, ona sen oturacaksın, dedim. O:

— Hayır, sen! dedi. İstediğine uyarak minderin üzerine otur­dum. Kendisi de kuru yere oturdu. Çünkü evde, o minderden başka bir şey yoktu. Yine kendi kendime:

—Vallahi, bu bir hükümdar hareketi değil, dedim. Daha sonra bana dönüp şöyle dedi:                                   

— Söyle bakalım ey Adiyy! Sen Hıristiyanlıkla Sabiîlik arasında bir din olan Rükusî değil miydin?

— Evet, Rükusî idim.

—Sen halkın içinde ganimetlerin dörtte biriyle geçinmiyor muy­dun? Sen, dinine göre sana helâl olmayan şeyleri onlardan al­mıyor muydun?

— Evet, dedim ve onun Allah tarafından gönderilmiş bir pey­gamber olduğunu anladım. Bana şunu da söyledi:

— Ya Adiyy! Belki, şu anda Müslümanların ihtiyaç içinde oluş­ları ve fakirlikleri seni bu dine girmekten alıkoyuyor. Vallahi, yakın­da onların arasında para ve mal o kadar çoğalacak ki, alacak kimse bulunmayacak.

Ya Adiyy! Belki seni bu dine girmekten şu anda Müslümanların azlığı ve düşmanlarının çokluğu alıkoyuyor. Vallahi, pek yakında bir kadının devesine binerek Kadisiyye’den çıktığını ve Allah’tan başka hiç kimseden korkmadan bu Beyt’i (Kâbe’yi) ziyaret ettiğini duyacaksın.

Belki de, seni bu dine girmekten Müslüman olmayanlarda mülk ve saltanat olduğunu görmen alıkoyuyor. Allah’a yemin ederim ki, Babil’deki beyaz köşklerin fethedilmiş ve Hürmüz’ün oğlu Kisra’nın hazinelerinin taşınmış olduğunu duyman pek yakındır.

—Hürmüz’ün oğlu Kisra’nın hazineleri mi? dedim.

— Evet, Hürmüz’ün oğlu Kisra’nın hazineleri.

İşte o anda, Hakka şehadet getirdim ve Müslüman oldum.

Adiyy İbn Hatem uzun müddet yaşamış ve şöyle demiştir:

— Bunların ikisi gerçekleşti, üçüncüsü kaldı. Vallahi, mutlaka o da gerçekleşecektir. Ben bir kadının devesiyle Kadisiyye’den çıkıp hiçbir şeyden kork­madan bu Beyt’e geldiğini gördüm. Ben, Kisra’nın hazinelerine saldırıp onları ele geçiren ilk süvari­lerin arasındaydım.

Allah’a yemin ederim ki, üçüncüsü de mutlaka olacak!

Allah, Peygamberi’nin sözünü gerçekleştirmişti. Üçüncü­sü Halife Ömer İbn Abdilazîz zamanında oldu. O zaman Müslümanların mallan öyle çoğaldı ki, Halife’nin görevlendirdiği kimse, zekât alacak yoksul Müslümanları aramaya başladı; ama hiç kimse bulamadı…”[5]

Bu kıssa da, bizlere çok açık bir mesaj vermektedir. Eğer sen, Peygamberin gerçek bir peygamber mi yoksa yalancı bir insan mı olduğunu bilmek istiyorsan, araştırma yapmalı, gerekirse yolculuklara çıkmalısın. Adiyy radıyallahu anh  bunu yaptı ve doğruya ulaştı. Suriye’den Medine’ye sırf O’nun doğru olup-olmadığını araştırmak için yolculuğa çıktı. Bu mesafenin arası deve ile ortalama bir ayda kat edilir. Hakkı aramak ve doğruyu bulmak için bir aylık mesafeyi bile hiçe saydı.

Sahabenin âlimlerinden birisi olan Cabir b. Abdillah radıyallahu anh  sadece bir hadisi, yani Allah Rasulünden “İnsanlar, çıplak ve sünnetsiz olarak haşrolunacaklardır” şeklinde nakledilen bir hadisi tashih etmek ve doğruluğunu öğrenmek için, Şam’da ikamet eden Abdullah İbn Uneys radıyallahu anh ’a doğru yolculuk etmiştir.

Yine sahabenin önde gelen simalarından birisi olan ve kabri İstanbul’da bulunan Ebu Eyyub el-Ensarî radıyallahu anh  da, aynı şekilde bir hadisi duymak için ta Mısır’da ikamet eden Ukbe b. Âmir radıyallahu anh’ın yanına gitmiş ve “Müslümanın ayıbını örtme” ile alakalı hadisi ondan dinlemiştir.

Sahabenin büyüklerinden olan Abdullah b. Mesud radıyallahu anh  şöyle demiştir:

“Kur’ân’da bir ayet yoktur ki, ben onun nerede indiğini bilmiş olmayayım (yani mutlaka bilirim.) Eğer bir kimsenin Allah’ın kitabını benden daha iyi bildiğini bilsem mutlaka ona giderim.”[6]

İşte aktardığımız tüm bu olaylar ve sahabenin bu husustaki sözleri gösteriyor ki, onlar dinlerine son derece önem vermişler ve bu noktada asla gevşeklik göstermemişlerdir.

Acaba bizlerde onlar gibi, hakkı bulmak, gerçekleri öğrenmek ve dinimizi düzeltmek için kapı kapı dolaşıyor, gerekirse yolculuklara çıkıyor muyuz?

Herhalde üzülerek söylemek gerekir ki, bizim bu noktada son derece ciddi problemlerimiz ve tembelliklerimiz var. Bizler, bırakın yolculuklara çıkmayı, elimizin altındaki Kur’ân’ı bile daha gözden geçirmiş değiliz. Duyduğumuz ve karşılaştığımız meseleleri ona arz etmiyoruz. Böyle olunca nasıl olacak da hidayeti bulacak, Rabbimizin doğru yolunu tespit edeceğiz?

Bizler de tıpkı sahabe nesli gibi, hakkı arama noktasında gayret göstermeli, her şeyimizi bu uğurda feda etmeli ve bu noktada asla gevşek davranmamalıyız. Taassuba ve insanların ne dediklerine bakmadan hakkın talibi olmalıyız. Eğer biz gevşeklik gösterir, gereken çabayı harcamazsak, —Allah korusun— her an cenneti kaybetme durumu ile karşı karşıya kalabiliriz. Bu noktada şu iki ayeti iyi düşünmek gerekir:

“De ki: Şüphesiz Allah dilediğini saptırır, kendisine yöneleni de doğru yola eriştirir.” (R’ad Sûresi, 27)

“Allah, o dine dilediğini seçer, içtenlikle kendisine yönelenleri de o dine (İslam’a) ulaştırır.” (Şûra Sûresi, 13)

Eğer gerçektende biz samimiyet ve ihlâsla Allah’a yönelirsek, O, bizi kesinlikle en doğruya ve razı olduğu en iyi inanca yöneltecek, hidayet edecektir. Önemli olan Allah’a samimi duygu ve düşüncelerle ve O’nun gösterdiği yollarla yönelmektir. İşte biz her ne zaman bunu gerçekleştirirsek, o zaman hidayetin kapısı bizlere açılmış olacaktır.

 

 

Faruk Furkan

(Lâ İlâhe İllallâh Ne Demek Biliyor musun?

adlı eserden alıntılanmıştır.)

 



[1] Sahîhu’l-Camii’s-Sağîr, 2937.

[2] Bu hikâyenin detayı için bkz: Müslim, 2453 numaralı rivayet.

 

[3] Sahabe Hayatından Tablolar, Selman-ı Farisî bölümü.

[4]Bu hikâyenin detayı için bkz: Müslim, Musafirin 51.

[5] Sahabe Hayatından Tablolar, Adiyy b. Hatem Bölümü.

[6] Buharî ve Müslim rivayet etmiştir.

Okunma Sayısı:971