“Kim rahmanı zikretmekten yüz çevirirse, biz ona kovulmuş şeytanı musallat ederiz. Artık bu onun ayrılmaz arkadaşıdır.” (43/Zuhruf, 36)

İKİNCİ İPUCU “ALLAH’IN DİNİNE YARDIM ETMEK”

MÜSLÜMAN KALABİLMEK İÇİN

NELERE DİKKAT ETMELİYİZ?

 

İKİNCİ İPUCU

“ALLAH’IN DİNİNE YARDIM ETMEK”

 

بسم الله الرحمن الرحيم

Rahmân ve Rahîm Olan Allah’ın Adıyla…

 

 

Hidayet üzere kalabilmenin diğer bir ipucu; Allah’a yardım etmektir. Kul elinden geldiği şekilde Allah’a yardım ettiği sürece ayakları bu din üzere sabit kalacak ve dik durması gereken her yerde asla geri adım atmayacaktır. Bu, sözünden hiçbir zaman caymayan Allah’ın vadidir. Yüce Allah asla vadinden caymaz. Rabbimiz şöyle buyurur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ

“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” (Muhammed, 7)

Rabbimiz bu ayetinde, kulları kendisine yardım ettiği zaman kendisine yardımcı olan o kullarına iki şeyi vaat ediyor:

1- Kendi yardım ve nusretini.

2- Kullarının ayaklarının bu din üzere sabit kalmasını.

Bu gerçekten de büyük bir söz, büyük bir vaattir. Eğer biz bu din üzere sabit kalmak, yani mürtet olmamak istiyorsak –ki bu her müslümanın dünyadaki en büyük arzusudur– o zaman ayette zikredilen şartı yerine getirmeli ve neticede hem Allah’ın nusretine hem de Allah’ın ayaklarımızı sabit kılmasına zemin hazırlamalıyız.

Tabi vaat edilen bu iki şey, bir şarta bağlanmıştır. O şart da, kulların Rablerine yardım etmeleri, gerektiğinde O’nun dini için her türlü imkânı seferber etmeleridir. Kullar bu şartı yerine getirdiklerinde, asla sözünden dönmeyen Rableri de onlara yapmış olduğu vaadini yerine getirecek, onlara hem yardım edecek hem de ayaklarını hak üzere sabit kılacaktır.

Müminler Allah’ın Yardımcılarıdır

İşin aslı tüm müminler Allah’ın yardımcıları, ensârı ve hizmetkârıdırlar. Bu gün Allah’a iman etmeyen kâfiler bile kendi ideolojilerinin bekası için inandıkları değerler uğruna her şeylerini feda ediyor, gerektiğinde hiç çekinmeden canlarını bile ortaya koyabiliyorlar. Ahirette cennet beklentisi olmayan kâfirler bile bir hiç uğruna bunu yapabiliyorlarsa, arzusu cennet olan müminlerin bundan çok daha fazlasını Rableri uğrunda takdim etmeleri gerekmez mi?

Saf sûresinde Yüce Rabbimiz, yardımdan müstağni olduğu halde biz müminlerin kendisine yardım etmelerini, dini için ensâr/yardımcı olmamızı istemektedir. Rabbimiz şöyle buyurur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُونُوا أَنْصَارَ اللَّهِ كَمَا قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ لِلْحَوَارِيِّينَ مَنْ أَنْصَارِي إِلَى اللَّهِ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ أَنْصَارُ اللَّهِ فَآمَنَتْ طَائِفَةٌ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ وَكَفَرَتْ طَائِفَةٌ فَأَيَّدْنَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَى عَدُوِّهِمْ فَأَصْبَحُوا ظَاهِرِينَ

“Ey iman edenler! Allah’ın yardımcıları olun. Nitekim Meryem oğlu İsa da havarilere ‘Allah’a giden yolda benim yardımcılarım kimdir?’ demişti. Havariler de ‘Biz Allah’ın yardımcılarıyız’ demişlerdi. Bunun üzerine İsrailoğullarından bir kesim iman etmiş, bir kesim de inkâr etmişti. Nihayet biz iman edenleri, düşmanlarına karşı destekledik. Böylece üstün geldiler.” (Saf, 14)

Allah’ın bu emrini yerine getirerek bu dinin hâdimleri ve yardımcıları olmalıdır müslümanlar. Onların Allah’ın yardımcıları, yani “ensârullah” olmaları onlar için büyük bir şeref olmasının yanı sıra, bu dinde sabit kalmaları için de hayati önem taşıyan bir husustur aynı zamanda. Eğer müslümanlar dinde sabit kalmak, İslam’dan çıkmamak ve her daim mümin olarak yaşamak istiyorlarsa bu dine yardımcı, yani “ensar” olmalıdırlar.

İslâm nazarında, İslam’ın hayata geçirilmesi ve bir adım öteye götürülmesi için her hangi bir vesileyle yardımcı olan kişiler “Allah’ın yardımcıları” olarak isimlendirilirler. Unutmamak gerekir ki, Allah’a yardımcı olmak bir kulun ulaşabileceği en üst makam ve en büyük şereftir. Çünkü namaz kılarken, oruç tutarken veya bu tarz ibadetleri yerine getirirken müslümanın konumu sadece bir “kul” olmaktan ibarettir. Fakat o, Allah’ın dininin yayılmasına çalıştığında, Allah’ın sıradan bir kulu olmaktan öte artık O’nun dostu ve yardımcısı olmakta ve bu sayede yüce bir konuma yükselmektedir. Bu da bir müslümanın bu dünyada elde edebileceği en ulvî ve en yüksek makamdır. Allah hepimizi dininin yardımcısı kılarak bu yüce makama erişen kullarından eylesin. (Âmîn)

Söz buraya geldiğinde insanın aklına “Acaba Allah her şeyden müstağni olduğu ve hiçbir şeye ihtiyaç duymadığı halde neden biz kullarından yardım istiyor?” şeklinde bir soru takılıyor. Sanırım buraya kadar okuduğunuz şeylerden sonra sizin de aklınıza bu soru gelmiştir. O halde bu sorunun cevabı nedir?

Bu soruya âlimlerimiz birkaç şekilde cevap vermişlerdir:

1- Allah’ın bizlerden yardım istemesi öncelikle bizlerin imtihan edilmesinden dolayıdır. Allah kim kendisi için çabalıyor, kim geri duruyor bunu açığa çıkarmak için böylesi bir yardım talebinde bulunmuştur. Bilindiği üzere bu dünya bir imtihan yurdudur ve ahirette bir belge olarak ellerine teslim edilmesi için insanların bu yurtta amellerinin açığa çıkarılması gerekmektedir. İşte bundan dolayı Allah kullarının bir imtihana tabi tutulmasını murad etmiştir. Dediğimiz gibi Allah, kimin kendi yanında yer alacağını, kimin de karşı tarafta saf bağlayacağını görmek için böyle bir imtihanı gerçekleştirmektedir. Cahillerin zannettiği gibi birilerinin yardımına muhtaç olduğu için bizlerden yardım istememektedir; zira O’nun ne biz kullarına ne cinlere ne de meleklere ihtiyacı vardır. Bilakis O, tüm âlemlerden müstağnidir.

وَمَنْ جَاهَدَ فَإِنَّمَا يُجَاهِدُ لِنَفْسِهِ إِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ

Her kim cihad ederse, ancak kendisi için cihad etmiş olur. Şüphesiz Allah, âlemlere (hiçbir şeye) muhtaç değildir.” (Ankebut, 6)

2- Allah’ın bizlerden yardım istemesinin diğer bir nedeni, kullarından hangisinin kendi safında yer alacağını görmek, kimin kendisine yardım edeceğini, kimin de bu yardımdan geri duracağını tespit etmek içindir. Rabbimiz şöyle buyurur:

لَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلَنَا بِالْبَيِّنَاتِ وَأَنْزَلْنَا مَعَهُمُ الْكِتَابَ وَالْمِيزَانَ لِيَقُومَ النَّاسُ بِالْقِسْطِ وَأَنْزَلْنَا الْحَدِيدَ فِيهِ بَأْسٌ شَدِيدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللَّهُ مَنْ يَنْصُرُهُ وَرُسُلَهُ بِالْغَيْبِ إِنَّ اللَّهَ قَوِيٌّ عَزِيزٌ

“Andolsun ki, biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde kitabı ve mizanı indirdik. Bir de içinde müthiş bir güç ve insanlar için birçok faydalar bulunan demiri indirdik. Ta ki Allah (bu sayede) görmediği halde kendisine ve Rasulüne yardım edenleri seçip ayırsın. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, daima üstündür.” (Hadid, 25)

Görüldüğü üzere bu ayette Allah celle celaluhu, peygamberler göndermesini, kitabı ve mizanı indirmesini ve demiri var etmesini çok önemli bir gerekçeye bağlamaktadır. Bu gerekçede şudur: Kendisine ve peygamberine yardım edecekleri seçip ortaya çıkarmak. Eğer bir kul Rasûle tâbi olur, kitapla amel eder, ölçüye sarılır ve adaleti ayağa kaldırmak için adaleti istemeyenlere karşı demiri eline alırsa, bu kul Allah’ın yeryüzünde kullarından beklediği gayeyi hakkıyla gerçekleştirmiş ve Rabbinin dinine yardım etmiş olur.

3- Allah’ın bizlerden yardım istemesinin diğer bir nedeni de, kâfirlerin bizim ellerimizle cezalandırılmasıdır. Allah isteseydi tek başına onlardan intikamını alabilir, kendi kudretiyle onları cezalandırabilirdi; ama O, kimin kendisine yardım edeceğini tespit etmek için böyle bir talepte bulundu. İzahı sadedinde olduğumuz Muhammed sûresi yedinci ayetin hemen birkaç satır öncesine müracaat edenler, bu gerçeği net bir biçimde görürler. Rabbimiz orada bunun gerekçesini net bir şekilde ortaya koymaktadır:

فَإِذَا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا فَضَرْبَ الرِّقَابِ حَتَّى إِذَا أَثْخَنْتُمُوهُمْ فَشُدُّوا الْوَثَاقَ فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِدَاءً حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ أَوْزَارَهَا ذَلِكَ وَلَوْ يَشَاءُ اللَّهُ لَانْتَصَرَ مِنْهُمْ وَلَكِنْ لِيَبْلُوَ بَعْضَكُمْ بِبَعْضٍ وَالَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَلَنْ يُضِلَّ أَعْمَالَهُمْ

(Savaşta) kâfirlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onları çökertip etkisiz hâle getirdiğinizde bağı sıkı bağlayın (sağ kalanlarını esir alın). Artık bundan sonra (esirleri) ya karşılıksız ya da fidye karşılığı salıverin. Ta ki savaş sona ersin. Eğer Allah dileseydi, onlardan (kendisi) intikam alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek için böyle yapıyor. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların amellerini asla boşa çıkarmayacaktır. (Muhammed, 4)

Başka bir ayette de Rabbimiz şöyle buyurur:

قَاتِلُوهُمْ يُعَذِّبْهُمُ اللَّهُ بِأَيْدِيكُمْ وَيُخْزِهِمْ وَيَنْصُرْكُمْ عَلَيْهِمْ وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُؤْمِنِينَ وَيُذْهِبْ غَيْظَ قُلُوبِهِمْ وَيَتُوبُ اللَّهُ عَلَى مَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ

“Onlarla savaşın ki, Allah onlara sizin ellerinizle azap etsin, onları rezil etsin, onlara karşı size yardım etsin, mü’min topluluğun gönüllerini ferahlatsın ve onların kalplerindeki öfkeyi gidersin. Allah dilediğinin tövbesini kabul eder. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe, 14, 15)

İşte bu gibi sebeplerden ötürü Allah celle celaluhu, biz kullarından yardım istemektedir. Zikrettiğimiz bu gerekçelerin hangisine bakılırsa bakılsın, aslında hepsinin biz kullara fayda getirdiği görülecektir. Yani Allah muhtaç olduğu için değil, bizlerin hayrı için bizden yardım istemektedir.

Allah’a yardımdan kastın; Allah’ın dinine, kitabına, Peygamberine, hükümlerinin tatbikine ve müslümanlara yardım olduğunu söylemeye herhalde hacet yoktur. Kur’ân’ı gözden geçirenler bunun böyle olduğunu pekâlâ bilirler.

Dine, kitaba, Rasûle ve müslümanlara yardım edenlere Allah’ın yardım edeceği Rabbimizin Kur’ân’daki en büyük vaatlerinden birisidir. Rabbimiz şöyle buyurur:

وَلَيَنْصُرَنَّ اللَّهُ مَنْ يَنْصُرُهُ إِنَّ اللَّهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ

“Allah, kendisine yardım edene muhakkak yardım edecektir. Şüphesiz ki Allah çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.” (Hac, 40)

إِنَّا لَنَنْصُرُ رُسُلَنَا وَالَّذِينَ آمَنُوا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَيَوْمَ يَقُومُ الْأَشْهَادُ يَوْمَ لَا يَنْفَعُ الظَّالِمِينَ مَعْذِرَتُهُمْ وَلَهُمُ اللَّعْنَةُ وَلَهُمْ سُؤُ الدَّارِ

“Şüphesiz ki Biz peygamberlerimize ve iman edenlere dünya hayatında da şahitlerin şahitlik edecekleri günde de yardım ederiz.” (Mumin, 51)

وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ رُسُلًا إِلَى قَوْمِهِمْ فَجَاءُوهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَانْتَقَمْنَا مِنَ الَّذِينَ أَجْرَمُوا وَكَانَ حَقًّا عَلَيْنَا نَصْرُ الْمُؤْمِنِينَ

“Andolsun, senden önce biz nice peygamberleri kendi kavimlerine gönderdik. Peygamberler onlara apaçık mucizeler getirdiler. Biz de suç işleyenlerden intikam aldık. (Zira)’minlere yardım etmek üzerimize bir haktır.” (Rum, 47)

Eğer biz, Allah’ın bizden yardım etmemizi istediği şeyler hususunda O’na yardım edersek, Allah da bunun karşılığında bize sadece dünyada değil, aynı zamanda ayakların kayacağı, kalplerin korkudan titreyeceği, insanların hesaplarından dolayı endişe duyacağı o zorlu kıyamet gününde yardım edecektir. Bilindiği üzere mükâfat veya ceza yapılan işin cinsinden olur. Sen neyini Allah’a sunmuşsan, Allah da onunla sana muamele edecektir. Eğer sen dünyada O’na ve O’nun istediği yerlere yardım etmişsen, O da sana hem dünyada hem de ahirette, misliyle mukabelede bulunarak yardım edecektir. Bu gerçekten de büyük bir karşılıktır; aklı olanların bu karşılığı elde etmekten geri durmamaları gerekmektedir.

Allah’ın Dinine Nasıl Yardım Edebiliriz?

Buraya kadar anlattığımız şeyleri, genel olarak hep “Allah’ın dinine yardım etmek” şeklinde umumî bir ifadeyle izah etmeye çalıştık; ama bunun sınırı nedir, nasıl olur, hangi şeylerle mümkündür buna hiç değinmedik. İnşallah burada kısaca buna değinerek dine nasıl yardımcı olabileceğimizin ipuçlarını vermeye çalışacağız.

Malum olduğu üzere Allah’ın dinine yardım etmenin birçok şekli, sûreti ve yolu vardır. Buna göre bu dine:

Kimi malıyla,

Kimi canıyla,

Kimi bedeniyle,

Kimi kalemiyle,

Kimi davet ve tebliğiyle,

Kimi irşad ve yönlendirmesiyle,

Kimi vaktiyle,

Kimi çocuğuyla,

Kimi ahlakıyla,

Kimi İslamî kimliğiyle,

Kimi de duasıyla yardım edebilir.

Dikkat edilirse ayet-i kerimede Rabbimiz “Eğer siz Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder” buyurarak ille de şöyle yapacaksınız şeklinde herhangi bir sınırlandırma yapmamış, aksine yardım edebilmenin önünü açık bırakarak dinine samimiyetle yapılacak her türlü yardımın katında kabul göreceğini ima etmiştir. Bu da göstermektedir ki, müslüman elinden geldiği her şekilde Rabbinin dinine yardım edebilir.

Bu nedenle ey Müslüman! Unutma ki Allah, dinine yardım etmen için senden tomar tomar para istemiyor; aksine imkânın ölçüsünde bir şeyler vermeni bekliyor. Velev ki vereceğin bu şey yarım hurma bile olsa…

Unutma ki Allah, dinine yardım etmen için senden bütün vaktini hizmete ayırmanı istemiyor; aksine imkân dâhilinde bir zaman ayırmanı bekliyor. Velev ki ayıracağın bu zaman yarım dakika bile olsa…

Unutma ki Allah, dinine yardım etmen için senden bütün her şeyini istemiyor. O sadece senden senin ihlâsla yapacağın amelleri bekliyor. Velev ki yapacağın bu ameller çok küçük şeyler bile olsa…

Asla dine hizmeti gözünde büyütme! Bunu ulaşılmaz bir makammış gibi görme! Unutma ki bu, her an ve her yerde olabilecek bir şeydir.

İnfak et, borç ver, cihad et, ilim öğren, yetimlere sahip çık, müslüman dul kadınların ihtiyaçlarına koş, kardeşlerinin ev taşımalarına yardım et, kitap, broşür, CD dağıt, yazı yaz, ders hazırla, ders ortamı oluştur, evini aç, arabanı hizmete sür, sohbet ver, tebliğ et, İslamî kıyafetler giyin, İslam âdabına dikkat et, ahlak kurallarına riayet et… Hâsılı, hayır yollarından ve Allah’ın dinine yardım edecek alanlardan herhangi birisine tevessül et. Bil ki, Allah’ın dinine yardım edecek alanlar çok geniş, çok engindir ki, saymakla bitmez.

İşte sen, bunlardan birisiyle Rabbine yardım edebilirsin.

Burada Şeyh Şankıtî rahimehullah’ın, müslümanların Allah’ın dinine nasıl yardım edeceklerini ifade eden şu güzel cümlelerini aktarmadan edemeyeceğiz. O, “Edvâu’l-Beyân” adlı kıymetli tefsirinde şöyle der:

Müminlerin Allah’a yardım etmelerinden maksat; onların Allah’ın dinine ve kitabına yardım etmeleri, Allah’ın kelimesi en yüce olsun, yeryüzünde Allah’ın hadleri uygulansın, emirleri yerine getirilsin, yasaklarından kaçınılsın ve kulları arasında Rasûlüne indirdikleriyle hükmedilsin diye çaba harcamaları ve cihad etmeleridir.”[1]

Ne mutlu her şeyiyle bu dine ensâr ve hizmetkâr olanlara!

Allah’ın Dinine Yardım Eden Güzîde Nesil

Allah Rasûlünün arkadaşları olan ashab-ı kiram, bu dine ellerinde var olan her şeyi takdim ederek tarihte benzeri görülmemiş bir şekilde Allah’ın dinine yardım etmişler ve bu çabalarının neticesinde “ensârullah/Allah’ın yardımcıları” vasfını almaya hak kazanmışlardı. Onların bu çabaları kendilerine “cennet” olarak geri dönmüş ve yeryüzünde cennetlik insanlar olarak yürümüşlerdi. Allah, gerek kendisine gerek Rasûlüne gerekse dinine yardımcı oldukları için onların ayaklarını bu din üzere sabit kılmış ve en zor günlerde bile dimdik durmalarını sağlamıştı. Zira Allah, müslüman kullarının ortaya koyduğu samimi çabaları asla zayi etmezdi.

Allah Rasûlünün değerli arkadaşları, bu dine ve bu dinin Sahibi olan Allah’a “ensâr” olmak için ellerindeki her şeyi gözlerini kırpmadan îla-i kelimetullah uğrunda feda etmişlerdi. Onlardan kimisi bu dine malını vererek ensâr olmuştu. Kimisi evladını, kimisi vasıtasını, kimisi zamanını, kimisi de dünyada en değerli şey olan canını… Ama neticede hepsi Rableri uğruna bir şeylerini feda etmişlerdi. Bunun sonucunda da Rableri onları, ayakların kaydığı çetin günlerde hidayet üzere baki bırakmış ve sonunda “Kullarım! Ben sizden razı oldum” diyerek ebedî hayatlarını cennetle ve rıza-i ilahiyeyle tescillemişti.

وَالسَّابِقُونَ الْأَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالْأَنْصَارِ وَالَّذِينَ اتَّبَعُوهُمْ بِإِحْسَانٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ وَأَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي تَحْتَهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ

“Muhâcir ve Ensar’dan öncü olanlarla, ihsan (ilkesi) ile onlara uyanlar var ya, işte Allah onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. Allah, onlara içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük başarıdır.” (Tevbe, 100)

لَقَدْ رَضِيَ اللَّهُ عَنِ الْمُؤْمِنِينَ إِذْ يُبَايِعُونَكَ تَحْتَ الشَّجَرَةِ فَعَلِمَ مَا فِي قُلُوبِهِمْ فَأَنْزَلَ السَّكِينَةَ عَلَيْهِمْ وَأَثَابَهُمْ فَتْحًا قَرِيبًا

“Andolsun ki o ağacın altında sana biat ettiklerinde Allah, o müminlerden razı olmuştur. Kalplerinde olanı bilmiş, onlara güven duygusu vermiş ve onları pek yakın bir fetihle ödüllendirmiştir.” (Fetih, 18)

Ümmü Süleym radıyallahu anhâ’yı bilmeyenimiz, duymayanımız yoktur. O, oğlu Enes’i, o küçücük yavrucağızı daha 10 yaşındayken tıpkı Hz. Meryem gibi getirip Efendisinin kucağına bırakmış ve nübüvvet medresesinde yetişerek bu dine ensâr olması için mescitte hizmete vermişti. Bu mübarek kadın evladını dine vererek Allah’ın ensârı olmuştu.

Ebu Bekir ve Osman radıyallahu anhuma da en zor ve sıkıntılı günlerde mallarını feda ederek bu dinin ensârı olmuşlardı.

Halid b Velid radıyallahu anh ise, dinin yücelmesi ve her tarafta İslam sancağının dalgalanması için bedenini ortaya koymuş ve Allah düşmanlarıyla amansız bir mücadeleye girişerek Rabbinin yardımcısı olmuştu.

Bu dine ensâr olmak için canlarını feda edenleri ise saymak ne mümkün!

 Hamza’yı mı, Mus‘ab’ı mı, İkrime’yi mi, Ca‘fer’i mi, Abdullah b. Revaha’yı mı?

Hangisini zikredelim?

Canını feda ederek İslam’ın yükselmesini sağlayan hangi yiğidi anlatalım?

Onlar bu dinin ensârı olmak ve Allah’a yardım etmek için ellerinde olan tüm değerleri gönül hoşnutluğuyla feda ettiler, Rableri de onların bu fedakârlıklarına karşılık olmak üzere, dünyada onları bu din üzere sabit bıraktı, hidayetlerini ellerinden almadı; ahirette ise kendilerine mükâfat olmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetleri bahşetti.

O halde ey Müslüman! Sen de onlar gibi bir şeylerini bu dine feda ederek onların karşılaştığı güzelliklerle karşılaşabilir, onlar gibi Allah’a ensâr olarak elde ettikleri cennetin talibi olabilirsin.

Haydi, ne duruyorsun!

Ne mutlu sahabeyi kendisine rehber edinerek gittikleri kutlu yoldan yürümeyi kendisine şeref bilenlere!

Ayakların Sabit Kılınmasından Kastedilen Nedir?

İslam âlimleri, Allah’a yardım edenlerin ayaklarının nerelerde ve ne şekilde sabit kılınacağına dair farklı farklı görüşlere sahip olmuşlardır. Onların bu konudaki görüşlerini şu şekilde maddeler halinde zikredebiliriz. Onların, kitaplarında zikrettiğine göre ayakların sabit kalmasından kasıt:

1- Savaşta düşman karşısında geri adım atmadan ilerlemesi, muharebe meydanından firar etmekten ve hezimetten korunmasıdır. Ayetlerin cihad ile alakalı indiği göz önüne alındığında bu görüşün kastedilmesi kuvvetle muhtemeldir. Buna göre savaşta Rabbine yardım etmek için çabalayan bir mücahid, Rabbinin yardımıyla meydanda daha dik ve daha mutmain bir şekilde duracak ve bir adım olsun geriye dönmeyecektir.

2- İster cihad meydanında olsun ister başka bir yerde kalplerin iman, güven ve maneviyatla sabitleştirilmesidir. Bir müslüman normal bir müslüman olmaktan çıkıp Rabbinin hizmetkârı ve yardımcısı olursa, bu durumda Allah her mevkide ve her ortamda onun kalbini sabit kılacak ve ona katından bir destekle sebat verecektir. Tabi ayete bu mana verildiğinde “ayaklar” ifadesinin “kalpler” anlamına geldiği varsayılacaktır. Nitekim Enfal sûresinin 12. ayeti de bu manayı desteklemektedir. Rabbimiz o ayette şöyle buyurur:

إِذْ يُوحِي رَبُّكَ إِلَى الْمَلَائِكَةِ أَنِّي مَعَكُمْ فَثَبِّتُوا الَّذِينَ آمَنُوا سَأُلْقِي فِي قُلُوبِ الَّذِينَ كَفَرُوا الرُّعْبَ فَاضْرِبُوا فَوْقَ الْأَعْنَاقِ وَاضْرِبُوا مِنْهُمْ كُلَّ بَنَانٍ

Hani Rabbin meleklere ‘Ben sizinle beraberim. O halde iman edenlere sebat verin. Ben kâfirlerin kalplerine korku salacağım. Şimdi vurun boyunlarının üstüne. Vurun, onların bütün parmaklarına’ diye vahyediyordu.”

3- Ayakların sırat köprüsünde sabit kalmasıdır. Buna göre mana: “Allah’a hizmetkâr olan bir müslümanın, ayakların en çok kayacağı yer olan sıratta yalpalamadan, dimdik bir şekilde cennete doğru ilerlemesi ve insanlar cehenneme doğru o köprüden düşerken, onun o köprüde sanki normal bir yolda yürüyormuşçasına sabitkadem ilerlemesi” şeklinde olmaktadır.

 4- İslam dini üzere geriye dönmeden sabit kalmasıdır. Ayetin umumu alındığında bu mana karşımıza çıkan en güçlü manadır ve ayetten asıl kastedilen de –Allahu a‘lem– budur.

Ama burada hemen şunu da belirtelim ki, ayette “Ayaklarınızı sabit kılar” şeklinde umumî bir ifadenin kullanmış olması zannımızca ayakların sabit kalması gereken her yeri kapsar ve herhangi bir yerle sınırlı kalmaz. Buna göre, bir müslüman eğer gerçek manada Rabbinin hâdimi ve yardımcısı olur ise gerek savaşlarda, gerek kâfirlerle karşılaştığı zorlu ortamlarda, gerek sırat köprüsünde, gerekse din üzere ayakları sabit kılınacak ve yalpalamanın mümkün olduğu her yerde Rabbinden bir yardım ile dimdik ayakta kalacaktır. Bunu herhangi bir yerle sınırlandırmak çok da uygun değildir; zira elimizde ayakların sabit kılınması şeklinde ifade edilen bu umumî lafzı belirli bir manaya hamledeceğimiz Kur’ânî bir karine yoktur. Bu nedenle ayeti umumu üzere alarak anlamlandırmalı ve ayakların sabit kılınması gereken her yerde Allah’ın ayakları sabit kılacağına inanmalıyız.

Yine de Allah en iyisini bilendir.

Sonuç olarak: Eğer bir müslüman hidayeti kaybetmekten korkuyor ve hiçbir zaman dinden çıkmak istemiyorsa, o zaman Rabbine ve Rabbinin yardımcı olmasını istediği şeylere yardım etmeli, Allah’ın dini için ensâr olmayı bilmelidir. O bunu gerçekleştirdiğinde Rabbi de ona olan vaadini gerçekleştirecek ve onu hak yol üzere sabit kılacaktır.

Allah tüm kardeşlerimizin ayaklarını hak üzere sabit kılsın ve razı olduğu hayat tarzını yaşamayı onlara kolay kılarak kendilerini her türlü dalalet ve sapıklıktan muhafaza buyursun. (Âmîn)

Faruk Furkan

 



[1] Edvâu’l-Beyân, sf. 1585. Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye baskısı.

Okunma Sayısı:1374