“Egemenlik/Hâkimiyet/Hüküm koyma yetkisi yalnızca Allah’ındır.” (Yusuf Suresi, 40)

İMAN KÜFÜR MESELESİNDE EHL-İ SÜNNETİN YOLU

بسم الله الرحمن الرحيم

Rahmân ve Rahîm Olan Allah’ın Adıyla…

 Buraya kadarki bölümlerde Haricîleri, Mürcieleri ve bu iki fırkanın temel inanç esaslarını bir nebze de olsa öğrenmeye çalıştık. Bu başlık altında ise Allah Rasûlü’nün kendilerinden övgüyle bahsettiği sünnet ehli kimselerin bu iki fırkadan ayrıldığı yerleri ele almaya ve mümkün mertebe izah etmeye çalışacağız. Eğer kitabın uzama korkusu olmasaydı o zaman Havâric ve Mürcie’de yaptığımız gibi, Ehl-i Sünnet’in doğuşunu, gruplarını ve genel itibariyle fikir ve inanç esaslarını ele alırdık; ancak konumuz sadece tekfir ahkâmı ve ona taalluk eden meselelerden müteşekkil olduğu için bu tür meseleleri burada ele almamız yerinde olmaz. Bu nedenle sadece konumuzla alakalı olan birkaç meselede Ehl-i Sünnet’in bu iki fırkadan ayrılmış olduğu yerlerden bahsedeceğiz.

Bu yerleri şu şekilde maddelendirebiliriz: 

1) Ehl-i Sünnet Günahlar Sebebiyle Tekfir Etmez 

Ehl-i Sünnet’in bu iki fırkadan ve onlarla aynı minvalde olanlardan ayrıldığı birçok nokta vardır. Bu noktalardan ilki, Ehl-i Sünnet’in günahlar sebebiyle kişileri tekfir etmekten uzak durmasıdır. Konunun detayına girmeden önce burada çok önemli bir ayırıma dikkat çekmek istiyoruz; zira bu ayırım yapılmazsa meselenin detayını bilmeyen kardeşler, bizim muradımızı tam anlayamayabilirler.

Malum, İslam’da günah kavramı iki ana başlık altında incelenmiştir: Bunlardan ilki dinden çıkaran/mükeffir olan günahlar; ikincisi ise dinden çıkarmayan/gayr-i mükeffir olan günahlardır.

* Dinden Çıkaran Günahlar (el-Mükeffirât).

Günahın bu kısmı sahibini dinden çıkarır ve cehennemde ebedi kalmaya duçar eder. Allah Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem bir hadisinde şöyle buyurur:

“Size büyük günahların en büyüğünü haber vereyim mi? Allah'a şirk koşmak, anaya babaya itaatsizlik etmek ve yalancı şahitlik yapmak...”[1]

Ebu Hureyre radıyallâhu anh’den rivayet edilen başka bir hadiste ise şöyle buyurur: “Yedi helak edici günahtan sakının!” “Bunlar nedir, ya Rasûlâllah? diye sorulunca, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem: “Allah'a şirk koşmak, sihir yapmak ve… ve… diye cevap verdi.[2]

Görüldüğü gibi Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem Allah’a şirk koşmayı büyük günah, yani kebîra olarak nitelendirmiştir. Demek ki günahların bazısı, kişiyi dinden çıkaran bir hüviyete sahiptir ve işleyeni ebedi cehennemlik yapar.

* Dinden Çıkarmayan Günahlar. (Ğayr-i Mükeffirât)

Bu kısımda yer alan günahlar ise, işleyenlerini iman dairesinden çıkarmaz; ama bununla birlikte böylesi kimselerin, ebedi olmamak üzere cehenneme girmeleri muhtemeldir.

Bizim “günah” kavramıyla kastettiğimiz bu kısımda yer alan ve sahibini ebedi cehennemlik yapmayan günahlardır. Okuyucu kardeşlerimizin “Ehl-i Sünnet günahlar sebebiyle tekfir etmez” dediğimizde günahlar kavramından bu kısmı kastettiğimizi anlamaları ve meseleyi yanlış bir alanda değerlendirmemeleri gerekmektedir. Bundan dolayı, zikretmiş olduğumuz bu hususa dikkat etmeyen bazı müellifler, kimi ilim ehli tarafından tenkite tabi tutulmuştur. Onlar kitaplarında “Ehl-i Sünnet günahlar sebebiyle tekfir etmez” diye mutlak bir ibare kullanmaları sebebiyle bazı yeni yetme insanların yanlış anlamalarına neden olmuş ve onların şirke götüren bir günah bile olsa, kişinin dinden çıkmayacağı zannına kapılmalarına sebebiyet vermişlerdir. Biz, bu hatayı önceden tespit etmiş olmamızdan dolayı Allah’a hamd ediyoruz.

Günahların kişiyi dinden çıkarmayacağının Kur’an ve Sünnetten birçok delili vardır. Kur’an’da ki delillerinden bazıları şunlardır:

“Eğer müminlerden iki gurup birbirleriyle savaşacak olursa, aralarını düzeltin. Şayet biri ötekine saldırırsa, Allah'ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla çarpışın. Eğer dönerse artık aralarını adaletle düzeltin ve adaletli davranın. Şüphesiz ki Allah, âdil davrananları sever.” (Hucurât, 9)

  Görüldüğü gibi Allah celle celâluhu bu ayet-i kerimesinde birbirleriyle savaşan iki gurubu da “mümin” diye adlandırmış ve bu ismi, işlemiş oldukları o büyük günaha rağmen onlara layık görmüştür. Malum olduğu üzere iman eden bir kimseyle çarpışmak, ona silâh çekmek ve onu öldürmek büyük günahların en önde gelenlerindendir.[3] Eğer bu iş kişiyi dinden çıkaran bir amel olsaydı, o zaman Allah onlara “mümin” demezdi. Allah’ın onları mümin diye vasfetmesi gösteriyor ki günah, mutlak anlamda sahibini dinden çıkarmaz. Bir başka ayette Allah celle celâluhu şöyle buyurur:

“Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın (öldürülür). Ancak her kimin cezası, kardeşi (öldürülenin velisi) tarafından bir miktar bağışlanırsa artık (taraflar) hakkaniyete uymalı ve (öldüren) ona (gereken diyeti) güzellikle ödemelidir…” (Bakara, 178)

Bu ayeti kerimede de, maktulün velisi ile katil arasında bir uhuvvetten/kardeşlikten söz edilmiştir. Malum olduğu üzere ancak müminler kardeştir.[4] Eğer adam öldürmek kişiyi küfre düşürücü bir amel olsaydı, o zaman Allah celle celâluhu katil ile maktulün velileri arasında bir kardeşlikten söz etmezdi. Ortada bir kardeşlikten söz edildiğine göre biz bu işin küfür olmadığını anlıyoruz.

Konunun Sünnette yer alan delillerine gelince; Ebu Zerr radıyallâhu anh’den rivayet edildiğine göre Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:

“Rabbimden gelen (Cebrâil) bana geldi ve: ‘Ümmetimden Allah’a şirk koşmadan ölen kimsenin cennete gireceğini müjdeledi’ buyurdu. Ebu Zerr der ki: ‘Ben zina etse de, hırsızlık yapsa da mı?’ diye sordum. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem: ‘Zina etse de, hırsızlık yapsa da’ buyurdu.”[5]

Eğer zina etmek ve hırsızlık yapmak insanı kâfir yapmış olsaydı, o zaman onların cennete girmeleri söz konusu olmazdı. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem buyurur ki:

“Cehennemlik olanlardan ateşten en son çıkacak ve Cennete en son girecek kimseyi iyi biliyorum. Bir adam getirilecek ve Allah: ‘Ona küçük günahlarını sorunuz, büyük günahlarını ise gizli tutunuz’ buyuracaktır. Bunun üzerine kendisine ‘falan günde şöyle filan günde böyle yaptın’ denilecek. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem sözüne şöyle devam etti: Kendisine şöyle denilecek: ‘Senin her günahının yerine sana bir sevap verilecektir. Bunun üzerine O kimse: ‘Ya Rabbi! Bir takım günahlar işlemiştim fakat onları burada göremiyorum...’ Ebû Zerr der ki: ‘Bu söz üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i azı dişleri görünecek kadar güldüğünü gördüm.”[6]

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Tevhid inancına sahip fakat günahkâr olanlar Cehennem’de azap görecekler ve kömür gibi olacaklardır. Sonra kendilerine rahmet ulaşacak Cehennem’den çıkarılacak, Cennetin kapıları önüne atılacaklardır. Cennetlikler onlar üzerine su serpeceklerdir. Sel birikintisinde çalı çırpının bitmesi gibi onlar da yeniden hayata geçecekler ve Cennete gireceklerdir.”[7]

Bu hadislerde de dünyada günah işlemelerine rağmen ahirette cennete girecek kimselerden söz edilmektedir. Eğer günah işlemek kişinin tekfirine sebep olsaydı, o zaman bu tür kimselerin asla cennete girmeleri mümkün olmazdı; çünkü Rabbimiz şirk koşan kimselerin cennete girmelerinin asla söz konusu olmayacağını bildirmektedir:

“Her kim Allah'a şirk koşarsa, Allah ona cenneti haram kılar…” (Maide, 72)

Bu noktadaki hadisleri zikretmeye kalksak kitapta ciddi bir yekûn tutar. Bu nedenle bu üç hadis ile iktifa ediyoruz.

Zikretmiş olduğumuz ayet ve hadislerden, mükeffir olmayan günahların sahibini dinden çıkarmadığını anlamaktayız. Bu anlayış Ehl-i Sünnet’i Haricîlerden ayıran en temel unsurlardan birisidir.

Bu anlattıklarımızdan Ehl-i Sünnet’in günahları hafife aldığı gibi bir sonuç çıkarılmamalıdır; çünkü Ehl-i Sünnet her ne kadar günahlardan dolayı tekfir etmese ve o günahları işleyenlerin mümin olduğunu kabul etse de, bununla birlikte böylesi kimselerden fasık isminin kalkmayacağını ve –eğer Allah affetmezse– cehenneme gireceklerini dile getirmiştir.

Yine Ehl-i Sünnet, günah işleyen kimsenin kalbinin zamanla kararacağını, işlemiş olduğu günahların onun kalbine birer nokta olarak konulduğunu, eğer tevbe ederse bu noktaların kalktığını, ama tevbe etmezse kalbini kapladığını ve en sonunda kalbin tamamen karararak iman nurundan mahrum olabileceğini söylemektedir. Buna delil olarak da Rasûlulah sallallâhu aleyhi ve sellem’in şu hadisini getirirler:

“Kul bir günah işlediği takdirde onun kalbine siyah bir nokta konulur. Bu işten vazgeçer, Allah’tan mağfiret dileyip tevbe ederse, kalbi cilalanır. Eğer (tevbe ve istiğfar etmeyip) tekrar o günahı işlerse bu nokta daha da arttırılır. Ta ki kalbinin tamamını örtünceye kadar… İşte yüce Allah’ınHayır! Aksine onların kazandıkları kalp­lerini örtmüştür’ buyruğunda söz konusu ettiği ‘er-Rân=örtüp, bürümek’ budur.”[8]

Ehl-i Sünnet’in bu görüşü de kendilerini Mürcie’den ayıran en temel unsurlardan biridir; zira Mürcie, imanla beraber günahın zarar vermeyeceği tezini savunmaktadır. Ehl-i Sünnet ise, her ne kadar günahın kişiyi dinden çıkarmayacağını söylese de, asla günahların imana zarar vermeyeceğini söylememiştir. Üstte de belirtildiği gibi günahlar, sahiplerinin kalbine bir leke olarak konulur ve onların kalplerindeki imanı zedeleyerek onu eksiltir. Buradan hareketle Ehl-i Sünnet, imanın taatlerle arttığını, masiyetlerle ise eksildiğini temel bir ilke olarak kabul etmiştir.

Sonuç olarak; Ehl-i Sünnet, ne Haricîler gibi günah işleyenleri tekfir etmiştir, ne de Mürcienin iddia ettiği gibi günahların imana zarar vermediğini söylemiştir; aksine günahların imana zarar vereceğini ve günahta ısrar edenin imanında bir eksilme meydana geleceğini belirtmiştir. Bu ilke Ehl-i Sünnet’in Havâric ve Mürcieden ayrıldığı ilk noktadır.

2) Ehl-i Sünnet Mükeffirâtta

Niyettin İyi Olmasına Bakmaksızın Tekfir Eder

Bu başlık, insanların birçoğunun yanıldığı nokta olması hasebiyle çok önem arz etmektedir. Bu gün nice insan, haddi zatında dinden çıkarıcı olmasına rağmen, sırf niyetlerinin iyi olduğu gerekçesiyle bazı söz ve amelleri rahatlıkla işleyebilmektedirler. Onların bu hususta sarılmış oldukları en kuvvetli delil, Allah Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’den sahih olarak nakledilen “Ameller ancak niyetlere göredir”[9] hadisidir. Bu hadis, İslam fıkhının en temel ilkelerinden birisidir. Bu nedenle bazı ulema şöyle demiştir:

“Fıkıh beş hadis üzerinde dönmektedir:

1- Helal bellidir, haram bellidir, hadisi,

2- Ne zarar vermek vardır, ne de zarara zararla karşılık vermek, hadisi,

3- Ameller niyetlere göredir, hadisi, 

4- Din nasihattır, hadisi ve

5- Sizi yasakladığım şeyden kaçınınız ve size emrettiğim şeyi gücünüz yettiğince yapınız, hadisi.“[10]

Bu hadisin İslam’ın temel esaslarını oluşturduğu doğrudur; ancak bazıları hadisin kapsama alanını iyi tespit edemedikleri için hangi söz ve amel olursa olsun insanoğlundan sadır olan tüm eylem ve söylemlerde niyetin geçerli olacağını sanmışlar ve büyük bir vartanın içine düşmüşlerdir. Aslına bakılırsa hadis, tüm amellerin niyete bağlı olduğunu anlatmıyor. Sadece hakkında niyetin geçerli olacağı masiyet dışı amellerin niyetle değer bulacağından bahsediyor. Bizim bu hadisi hakkıyla anlayabilmemiz için öncelikle “amel” kavramını iyi bir şekilde analiz etmemiz gerekmektedir; aksi halde hadise doğru bir perspektiften bakmamız mümkün olmayacaktır.

Âlimlerimizin ifade ettiğine göre İslam’da ameller üçe ayrılır:

  1. Mubah olan ameller,
  2. Taatler (ibadet olan ameller),
  3. Mâsiyetler (günah olan ameller).

Ümmetin ittifakıyla bilinmektedir ki, niyetin geçerlilik alanı ilk iki maddedir, yani mubahlar ve taatlerdir. Son madde olan mâsiyetlerde ise niyetin geçerliliği söz konusu değildir. Bu hakikati Fahreddin er-Razî şöyle ifade eder:

“Günahlar, niyet sebebiyle günah olmaktan çıkmaz. Bu sebeple cahil, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in ‘Ameller ancak niyetlere göredir’ hadisinden hareketle, niyet sebebiyle günahın taate dönüşeceğini sanmasın!”[11]

Bilinmelidir ki Ehli Sünnet âlimleri, bir amelin geçerlilik kazanabilmesi için iki şart getirmişlerdir. Bu şartlar: “Halis niyet” ve “şeraite uygunluk”tur. İbn-i Recep el-Hanbelî şöyle der:

“Dinin temeli ancak şu iki esas ile tamamlanmış olur:

1- Yapılan işin zahirinin sünnete uygun olması. Bu esas, Hz. Aişe’nin rivayet ettiği ‘Kim dinimizde olmayan bir şey yaparsa o mutlaka reddedilir’ hadisinde yer alır.

2- Yapılan işin batını itibarıyla sadece aziz ve celil olan Allah’ın rızasını gözeterek yapılmış olması gerekir ki, ‘ameller ancak niyetlerledir’ hadisi bu hususa delalet etmektedir.”[12]

Açıkça belli olduğu üzere, dinin temelini mâsiyetler oluşturmamaktadır ve mâsiyetlerin Allah katında kabul görmesi de mümkün değildir. O halde bu hadiste amellerden kastedilenin, yukarıda vermiş olduğumuz taksimattan mubah olan ameller ve taatler olduğu açıktır. Şimdi bunları örnekleri ile açıklayalım:

Mubaha örnek olarak koku/esans sürmeyi ele alalım. Kişi kibir ve gururunu dışa vurmak ya da kadınları baştan çıkarmak amacıyla koku sürünse, sırf bu niyeti onu günaha sokar. Ama kişi bununla, Hz. Peygamberin sünnetine ittiba etmeyi ve bedeninde meydana gelen kötü kokuları bertaraf etmeyi amaçlıyorsa, o zaman bu güzel niyeti ona sevap kazandırır. İşte tam burada “Ameller niyetlere göredir” hadisi devreye gire ve sahibinin kalbindeki kasta göre ecir ya da günah kazanmasına sebep olur.

İbadete ise şu örneği verebiliriz: Namaz, Allah’ın bizlere emretmiş olduğu bir ibadettir. Her ibadette olduğu gibi bu ibadette de niyet başrolü oynamaktadır. Bir namazın kabul edilip edilmemesi –diğer şartları da yerine getirmekle birlikte– ancak niyete bağlıdır. Eğer kişi namazı sırf Allah emretti diye ve O’nun rızası için kılarsa, bu niyet namazını ibadete çevirir. Şayet başkaları “bu adam namaz ehlidir” desinler diye kılarsa, o zaman o namaz, ibadet olmaktan öte bir masiyet olur ve hatta sahibini şirke bile götürür. İslam’ın diğer ibadetlerinde de aynı kural geçerlidir. Diğerlerini de buna kıyas edebiliriz. Verdiğimiz bu örnekten de anlaşılacağı üzere, ibadetlerde de aslolan niyettir ve burada da Efendimizin “Ameller niyetlere göredir” hadisi geçerlidir. 

Son olarak insanların en çok yanıldığı noktalardan birisi olan “günahlarda niyetin geçerliliği” meselesini ele alalım. Herkesin bildiği üzere faiz haramdır. Cami yaptırmak[13] ise İslam’ın teşvik ettiği bir amel… Şimdi birisi çıksa ve “Ben insanların Allah’a ibadet ederek O’na yaklaşmaları adına cami yaptıracağım. Ama bunun için paramı faize yatırdım ve oradan gelen gelirle bu işi halledeceğim” dese ne olur? Onun bu iyi niyeti amelini meşrulaştırır mı? Kanaatimizce herkesin vereceği cevap menfi/olumsuz yönde olacaktır.

Şimdi, eğer günahlarda bile niyet geçerli olmuyor ve o günahı sâlih bir amele çevirmiyorsa, peki ya küfür olan meselelerde durum nasıl olur? Hiç küfür amellerinde niyet geçerli olur mu?

Cehaletin ayyuka çıktığı ve İslam nurunun sönmeye yüz tuttuğu şu dönemde insanlar bırakın günahları, –maalesef–  küfrü gerektiren eylem ve söylemleri bile içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın rahatlıkla icra edebilmektedirler. Örneğin,

  1. Allah’ın kanunlarına alternatif kanunlar çıkarmak,
  2. Beşer mahsulü yasalarla hükmetmek,
  3. Şeriatın ahkâmını iptal etmek,
  4. Ehl-i küfre velayet vermek,
  5. Küfrü ve küfür ehlini korumak,
  6. Putların karşısında kıyam etmek,
  7. Küfrün alamet ve şiarlarını takınmak vs. vs.

işte, tüm bu ameller ve daha zikretmediğimiz diğerleri haddi zatında küfrü gerektiren amellerdir. Ama bunları icra edenler bu işleri yaparken hep niyet ve maksatlarının iyi olduğundan hareketle küfre girmeyeceklerini zannetmektedirler. Onlar bu iddiaları ile –bilerek veya bilmeyerek– ircâ akidesini savunmaktadırlar. Kendilerine sorulsa, belki de Ehl-i Sünnet’in en hararetli hâmilerinden olduklarını söylerler. Ama biraz sonra Ehl-i Sünnet’in bu nokta da nasıl düşündüğünü delilleri ile açıklamaya çalışacağız; o zaman hakkın kiminle beraber olduğu apaçık ortaya çıkacaktır. Hak ortaya çıkınca da ondan ancak kalbinde maraz olanlar yüz çevirecektir.

Ehl-i Sünnet’in Delilleri

Üstte de belirttiğimiz gibi Ehl-i Sünnet, küfür söz ve amellerinde niyet aramaz. Onların bu noktada birçok delili vardır. O delillerin en barizleri ise şunlardır: Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur:

“Meryem oğlu Mesih gerçekten Allah'ın kendisidir, diyenler hiç kuşkusuz kâfir olmuşlardır.” (Maide, 72)

 “Şüphesiz ki Allah, üçün üçüncüsüdür, diyenler kesinlikle kâfir olmuşlardır.” (Maide, 73)

Allah Teâlâ, Hıristiyanları sırf söylemiş oldukları bu söz nedeniyle tekfir etmiş ve küfre giriş nedenlerini onların söylemiş olduğu bu söze bağlamıştır. İmam Kurtubî der ki:

“Allah, söylemiş oldukları bu söz sebebiyle onları tekfir etmiştir.”[14]

Birisi çıkıp “Onlar üç ilâha inandıklarından veya Mesih aleyhisselam’ın ilâh olduğunu kabul ettiklerinden kâfir olmuşlardı” diye bir itiraz da bulunabilir. Buna şöyle cevap veririz: Onlar Allah’tan başka bir ilâhın varlığına inanabilirler, onların bu inancının bu ayetlerle bir ilişkisi yoktur. Allah Teâlâ bu ayetlerde onların kâfir oluş nedenini, inançlarına değil, bizzat söylemiş oldukları sözlere bağlamıştır. Bu da Ehl-i Sünnet’in savunmuş olduğu tezi kuvvetlendirmektedir.

“Andolsun, onlara (Tebük gazvesine giderken söyledikleri o alaylı sözleri) soracak olsan, elbette şöyle diyeceklerdir: ‘Biz sadece eğlenip şakalaşıyorduk’ De ki: Allah ile O’nun ayetleri ile ve Rasûlü ile mi alay ediyorsunuz? Özür dilemeyin. Siz iman ettikten sonra gerçekten kâfir oldunuz…” (Tevbe, 65, 66)

“(Ey Muhammed! O sözleri) söylemediklerine dair Allah'a yemin ediyorlar. Hâlbuki o küfür sözünü elbette söylediler ve Müslüman olduktan sonra kâfir oldular.” (Tevbe, 74)

Bu iki ayette Rabbimiz, söylemiş oldukları bir takım sözler nedeniyle küfre düşen bir grup insandan bahsetmektedir. Bu insanların küfre düşüş nedeni inançları değil, sırf ağızlarından çıkan sözlerdir. Onlar Rasûlullâh ve ashabı hakkında ileri geri bir takım uygunsuz şeyler söylemişler ve bu nedenle Allah tarafından bu ağır hitaba maruz kalmışlardır. 65 ve 66. ayetlerin sebebi nuzûlleri şu şekildedir:

Tebük Gazvesinde bir adam:

—Bizim şu Kur’an okuyanlarımız kadar midelerine düşkün, dilleri yalancı ve düşmanla karşılaşma esnasında korkak kimseleri görmedim, dedi. O mecliste bulunan bir adam:

—Yalan söylüyorsun. Sen bir münafıksın. Seni Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e haber vereceğim, dedi. Bu, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e ulaştı ve bunun üzerine bu ayetler indi.” [15]

Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Tebûk gazvesinde iken münafıklardan bir grup önünde yürüyor ve: ‘Şu, Rûm saraylarını ve kalelerini fethedeceğini sanıyor. Heyhat, heyhat!’ diyorlardı. Allah Teâlâ peygamberini onların söylemiş olduklarına muttali kıldı.”[16]

74. ayetin iniş sebebi ise şu olaydır:

Cüheyne kabilesinden birisi ile Ensâr'dan birisi tartışmış ve Cüheyneli Ensarîye galip gelmişti. Bunun üzerine Abdullah ibn-i Übeyy, Ensâra:

— Kardeşinize yardım etmeyecek misiniz? Allah’a yemin olsun ki bizimle Muhammed’in durumu “Besle kargayı oysun gözünü”[17] diyen kimsenin sözü gibidir, dedi. Bir de: “Medi­ne'ye dönersek muhakkak ki aziz olan zelil olanı oradan çıkaracaktır” demişti. Müslümanlardan birisi koşup bunu Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e ha­ber verdi. Hz. Peygamber Abdullah’a birini gönderip çağırttı ve ona işin hakikatini sordu. Bunun üzerine Abdullah, bu sözü söylemediğine dair Allah adına yemin etmeye başladı. Allah Teâlâ da onun hakkında bu ayeti indirdi.”[18]

Dikkat edilirse ayetlerin iniş sebebi olarak nakledilen rivayetlerin hepsinde kişiyi dinden çıkaracak bir takım sözler yer almaktadır. Allah celle celâluhu: “Siz iman ettikten sonra gerçekten kâfir oldunuz…” derken ve: “O küfür sözünü elbette söylediler ve Müslüman olduktan sonra kâfir oldular” buyururken onların dinden çıkıp kâfir olmalarını inançlarına değil, sadece ağızlarından çıkan o sözlere bağladı. Bu da göstermektedir ki, küfür kelimesini söyleyen kimse sırf bu sebeple küfre düşer ve niyetine bakılmaz.

Şimdi konuyla alakalı Ehl-i Sünnet âlimlerinin kavillerini zikredeceğiz. Konunun önemine binaen nakilleri biraz uzun tutacağız ki, bu sayede kalbinde şüphe olan kimselerin şüpheleri zâil olsun ve niyetlerinin iyi olduğu gerekçesiyle küfrü gerektiren bir eylem ve söylem içerisine girenler Ehl-i Sünnetin tutumunu bilerek kendilerine çeki düzen versinler.

1- İmam Kurtubî, Kadı Ebu Bekir İbnu’l-Arabî’nin şöyle dediğini nakleder: “Küfür (lafızlarıyla) şaka yapmak küfürdür. Bu konuda ümmet arasında hiçbir ihtilaf yoktur.”[19]

2- İmam Cessas “Ahkâmu’l Kur’an” adlı eserinde bu ayeti tefsir ederken şöyle der: “Bu ayette, ikrah olmaksızın küfür kelimesini söyleyen kimselerin şakacı veya gerçekçi olmasının eşit olduğuna bir işaret vardır… Bu ayet, küfür kelimesini izhar etme hususunda şaka yapanla ciddi olanın aynı hükme tâbi olduğunu ifade etmektedir.”[20]

3- İbnu’l-Cevzî der ki: “Bu (nakiller), küfür kelimesini izhar etme hususunda şaka yapanla ciddi olanın bir olduğuna işaret etmektedir.”[21]

4- İman Âlusî şöyle der: “Bazı âlimler, bu ayet ile küfür kelimesini söyleme hususunda şaka yapmanın ve ciddi olmanın eşit olduğuna delil getirmişlerdir ki, bu hususta (zaten) ümmet arasında hiçbir ihtilaf yoktur.”[22]

5- Abdu’l-Mun’im Mustafa şöyle der: “Bu nakiller, Allah ile ayetleri ile ve Rasûlü ile alay eden bir kimsenin, bunu oyun, eğlence ve şaka maksadıyla yapsa dahi kâfir olacağı noktasında açık nasslardır. Ümmet arasında küfür olan bir söz veya amel ile eğlenilmesinin küfür olduğu konusunda hiçbir ihtilaf yoktur…”[23]

6- İbn-i Nuceym der ki: “Kim gerek şaka yere gerekse ciddi olarak küfür kelimesini söylerse, tüm âlimlere göre kâfir olur. Bu konuda niyetinin hiçbir geçerliliği yoktur.”[24]

7- İbn-i Hümam şöyle der: “Kısacası, bazı fiiller vardır ki –kâfirlere has olan alametler gibi– bunlar inkâr makamına kâimdir. Küfrün bizzat kendisinden uzak durmak nasıl gerekli ise, bu tür fiillerden de uzak durmak gerekir. Allah’u Teâlâ ‘Biz dalmış eğleniyorduk’ diyen kimselere ‘Özür dilemeyin, siz iman ettikten sonra gerçekten kâfir oldunuz’ buyurdu. Onlara: ‘Siz yalan söylediniz’ demedi. Aksine küfrün en belirgin özelliklerinden olan ‘boş işlere dalmak’ ve ‘eğlenmek’ ile boyunlarından İslam bağını çıkardıklarını ve İslam’ın korumasından çıkıp küfre girdiklerini haber verdi. Bu da göstermektedir ki, bu tür fiiller bir şahısta bulunduğu zaman o şahsın küfrüne hükmedilir; kalbindeki tasdike de bakılmaz.”[25]

8- İmam Keşmirî, “İkfâru’l Mulhidîn” adlı eserinde şöyle der: “Kısacası, kim gerek alay ederek gerekse şaka yere küfür kelimesini söylerse, ittifakla kâfir olur ve bu konuda itikadına (niyetine) itibar edilmez…”[26]

9- Hanefi âlimlerinden Sadreddin el-Konevî der ki: “Kişi içeriğine inanmadığı halde isteyerek (ikrah olmaksızın) küfür kelimesini telaffuz etse küfre düşer…”[27]

10- Yine Hanefilerin meşhur âlimlerinden birisi olan Ali el-Karî, Hanefi fıkıh kitaplarından birisi olan “Mecmau’l-Fetâva” adlı eserden şu cümleleri nakleder: “Kişi küfrü gerektiren bir söz söylerse kâfir olur.”[28]

11- “el-Hulasa” adlı eserde de şöyle geçer: “Kişi ‘Ben mülhidim’ dese kâfir olur.”[29]

12- İbn-i Hacer el-Heysemî, Hanefi imamlarından şu cümleleri nakleder: “Kim küfür kelimesini telaffuz ederse, onun küfür olduğunu itikat etmese bile kâfir olur. Birisi ona gülse veya yaptığını hoş görse ya da buna rıza gösterse, o da kâfir olur…”[30]

13- “Mecmau’l-Enhur” adlı meşhur Hanefi Fıkıh kitabında şöyle geçer: “Kişi içeriğine inanmadığı halde (ikrah olmaksızın) kendi tercihiyle küfür kelimesini telaffuz etse tüm ulemaya göre kâfir olur.”[31]

14- İmam Şafiî’ye, Allah’ın ayetleri ile istihza eden bir kimsenin hükmü hakkında soru soruldu. İmam böyle birisinin kâfir olacağını söyledi ve: “De ki: “Allah ile O’nun ayetleri ile ve Rasûlü ile mi alay ediyorsunuz? Özür dilemeyin. Siz iman ettikten sonra gerçekten kâfir oldunuz…” (Tevbe, 65, 66) ayetini delil getirdi.[32]

 15- İbn-i Hazm ez-Zâhirî der ki: “Allah Teâlâ, kendisi, ayetleri ve peygamberlerden birisi ile istihza etmenin imandan çıkaran bir küfür olduğunu belirtmektedir. Allah Teâlâ burada ‘Ben sizin kalbinizde küfür olduğunu bilmişimdir’ demedi; aksine sırf bu istihza sebebi ile onların kâfir olduklarına hükmetti. Artık her kim bunun aksini iddia ederse, Allah’ın söylemediği bir şeyi ona söyletmiş ve Allah’a yalan isnat etmiş olur.”[33]

16- Fahreddin er-Razî der ki: “Allah Teâlâ’nın ‘Siz iman ettikten sonra gerçekten kâfir oldunuz…’ ayeti bir takım hükümler içermektedir:

a- Din ile alay etmek her ne şekilde olursa olsun küfürdür,

b- Bu ayet ‘Küfür ancak kalbin fiilleri ile alakalıdır’ diyen kimsenin (Mürcienin) sözünün bâtıl olduğunu göstermektedir…”[34]

17- Fahreddin Hasen b. Mansur el-Hanefî der ki: “İsteyerek (yani ikrah olmaksızın) kalbi iman üzere olduğu halde dili ile küfür kelimesini söyleyen bir kişi kâfir olur, Allah katında da mümin olamaz.”[35]

18- Burhâneddin İbn-i Mazeh el-Hanefî der ki: “Kim İsteyerek (yani ikrah olmaksızın) kalbi iman ile mutmain olduğu halde dili ile küfür kelimesini söylerse kâfir olur; kalbinde ki inanç ona fayda sağlamaz.”[36]

19- İbn-i Kudâme el-Makdisî der ki: “Kim Allah’a söverse kâfir olur. Bu hususta şaka yapması veya ciddi olması bir şey değiştirmez. Keza Allah ile ayetleri ile peygamberleri ile ya da kitapları ile istihza eden kimse de kâfir olur.”[37]

20- İbn-i Receb el-Hanbelî der ki: Dini terk ve cemaatten ayrılmanın manası; İslam dininden dönmektir/irtidattır. İsterse bu kişi şehadet kelimelerini söylesin... Eğer Allah ve Rasûlüne söverse –şehadeti kabul etse bile– kanı mubah olur, çünkü o bununla dinini terk etmiştir. Aynı şekilde eğer o kişi Mushafı hafife alır da pisliklerin için atarsa veya namaz gibi dinden olduğu kesin olarak bilinen bir şeyi inkâr ederse yine durum aynıdır.”[38]

Buraya kadar, tüm ulema nezdinde itibar kazanmış tam yirmi İslam âliminin, küfür sözünü söyleyen veya küfür ameli işleyen bir kimsenin sırf bu nedenle dinden çıkacağı ve asla niyetine itibar edilmeyeceğine dair kavillerini nakletmeye çalıştık. Eğer bu noktadaki nakilleri uzatmaya kalksak bu nakillerin sayısı bizim tespit edebildiğimiz kadarıyla iki yüzü bulurdu. Ama Allah’ın lütfu ile maksat hâsıl olduğu için bu kadarını yeterli görüyoruz. Bu mesele hakkında daha fazla detay isteyenlere “Ulvî es-Sakkaf”ın derlediği “et-Tevessut ve’l İktisâd fi enne’l Küfra Yekûnu bi’l-Kavli ve’l-Fiili evi’l- İ’tikâd” adlı eseri tavsiye ederiz. Müellif bu kitabında konuya ilişkin tam 115 İslam âliminin kavlini nakletmektedir.

Buraya kadar zikretmiş olduğumuz delillerden ve bu delillere ilişkin âlimlerin kavillerinden şu sonuçları çıkarırız:

1- Küfrü mûcip bir söz telaffuz eden veya küfrü gerektiren bir amel işleyen kimse –Mürcienin iddia ettiği gibi– kalbinde ki yalanlama ile değil, sırf bu söz ve ameli sebebiyle dinden çıkar.

2-Küfür, –Mürcienin iddia ettiği gibi– sadece tekzibden/yalanlamadan ibaret değildir. Aksine yalanlamanın haricinde de küfür olabilir.[39]

3- Küfür söz ve fiillerinde “ikrah ve intifâu’l kast” gibi bir takım manilerin haricinde niyetin hiçbir geçerliliği yoktur.

4- Din ile alay etmek veya dini küçük düşürücü sözler söylemek kişinin dinden çıkmasına sebeptir…

Bu tespitlerin ardından Ehl-i Sünnet’in Mürcie’den ayrıldığı diğer bir noktayı izah etmeye geçebiliriz.

3) Ehl-i Sünnet Ameli İmandan Ayırmaz

Ehl-i Sünnet’in bu iki fırkadan ayrıldığı diğer bir nokta, ameli imandan saymasıdır. Malum olduğu üzere imanın tanımı ve kapsamı hakkında mezhepler arasında birçok görüş ayrılığı meydana gelmiştir. Bu ayrılıkları şu şekilde beş ana başlık altında inceleyebiliriz:

  1. “İman; kalp ile itikât, dil ile ikrar ve âzalar ile amel etmekten ibarettir”diyen Ehl-i Sünnet’in görüşü. Bu görüş, İmam Şafiî, Ahmed b. Hanbel, İmam Malik, İmam Evzaî, Ehl-i Hadis, Zahirîler ve bazı kelamcılar tarafından benimsenmiştir.
  2. “İman; dil ile ikrar ve kalp ile tasdikten ibarettir” diyen ve ameli iman kapsamından çıkaran görüş. Bu görüşü Ebu Hanife rahimehullah ve ashabı tarafından benimsenmiştir.
  3. “İman sadece kalp ile tasdik etmekten ibarettir diyen” görüş. Bu görüş, ikrar ve ameli iman kapsamından çıkarmış ve imanın tanımında sadece “tasdik” ile yetinmiştir. Bu görüş, Maturîdîler tarafından savunulmaktadır.[40]
  4. “İman sadece dil ile ikrardan ibarettir” diyen görüş. Bu, Kerramiye mezhebinin görüşüdür ki, kabul edilmesi mümkün değildir. Zira bu görüşün neticesinde tüm münafıkların mümin olması gerekir. Bu ise Kur’an ve Sünnetin temel öğretileri ile çelişmektedir.
  5. “İman yalnızca kalben bilmekten ibarettir” diyen Cehmiyye görüşü. Bu görüşün de kabulü mümkün değildir; zira bunun neticesinde İblis aleyhilla‘ne’nin mümin olması gerekirdi. Bilindiği üzere İblis, Allah’ın kendisinin Rabbi olduğunu biliyordu, ama buna rağmen yine de kâfir olmaktan kurtulamadı. [41]

Bu beş görüş içerisinde en fasit görüş –Tahavî şarihinin de belirttiği gibi– son görüştür.[42] Önceki görüşlerden bazısı da her ne kadar kabul edilmese de, onların meydana getireceği fesat, en son görüşün meydana getireceği fesattan daha azdır. Bu nedenle son görüşün İslam ümmetine getirmiş olduğu zarar anlatılmayacak derece de büyük olmuştur.

Bizim burada vurgulamak istediğimiz asıl nokta; amelin iman kapsamında değerlendirilip–değerlendirilemeyeceği konusudur. Üstte de belirttiğimiz gibi Ehl-i Sünnet, ameli iman kapsamında değerlendirmiş ve “amel” mefhumunu imanın tanımından çıkarmamıştır. Şer’i nasslara ve Selef-i Salihin’in sözlerine baktığımızda da, imanın kalp ile itikad, dil ile telaffuz ve organlarla amel olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Şimdi meselenin tahkikini şu şekilde özetleyebiliriz:

1- İtikadın İmandan Sayılması:[43] Kalbinde imanı olmayan kimsenin, zâhirî olarak bir takım amelleri işliyor olsa dahi kâfir olup dinden çıktığı konusunda bütün ilim ehli ittifak halindedir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Münafıklar sana geldiklerinde: ‘Biz gerçekten şehadet ederiz ki, sen kesin olarak Allah’ın elçisisin’ dediler. Allah da bilir ki sen elbette, kendisinin elçisisin. Allah, şüphesiz münafıkların yalan söylemekte olduklarına şahidlik etmektedir. Onlar, yeminlerini bir siper edinip Allah’ın yolundan alıkoydular. Doğrusu şu ki onlar, ne kötü şey yapmaktadırlar. Bunun sebebi, onların önce iman edip sonra inkâr etmeleridir. Bu yüzden kalpleri mühürlenmiştir. Artık onlar hiç anlamazlar.” (Münafikun, 1-3)

Münafıklar, iman ettiklerini dilleriyle söyledikleri halde, kalpleriyle iman etmemelerinden dolayı tekfir edilmişlerdir. Onların dilleriyle iman ettiklerini söylemeleri, itikadları yönünden değil, korkuları ve nifakları yönündendi. Böylece kendileri hakkında verilecek olan küfür ve riddet hükmünden korunabilmeyi amaçlamışlardı. Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:

“Ameller ancak niyetlerledir. Herkes için ancak niyetinin karşılığı vardır.”[44]

İman da dâhil olmak üzere, bütün amellerin kabul edilmesinin şartı, kalpte bulunan niyet ve amele olan azimdir. Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:

“Kim Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in onun Resulü olduğuna, sadık olarak kalben şehadet ederse, Allah ona cehennemi haram kılar.”[45]

Hadisin mefhum-u muhalifinden anlaşılan, dili ile Allah’tan başka ilâh olmadığına şehadet etmesine rağmen, bu söylediğinde sadık olmayan ve kalben de buna iman etmeyen kişinin cennete giremeyeceği ve cehennem ehlinden olacağıdır.

İtikadın, iman dâhilinde olduğuna dair birçok delil bulunmaktadır. Buraya kadar anlatılanlar, imanın, sadece dil ile ikrar olduğunu söyleyen Mürcie’nin Kerramiye kolunun görüşlerinin geçersiz olduğuna delildir. Onlara göre münafıklar, kıyamet günü Cennete girecek olan müminlerdendir.

Günümüzde bu sapık mezhebi, isim ve düstur olarak benimsediğini söyleyenler olmasa da, esas ve itikad olarak farkında olmadan benimseyenler vardır. Bu görüşü benimsemiş olanlardan birine, komünistlerin ve laiklerin küfür ve bâtıl üzere oldukları söylendiğinde, “Allah’tan başka ilâh olmadığını dilleriyle söyledikleri halde onları nasıl tekfir edersiniz!” diyerek karşı çıkarlar.

2- Sözün İmandan Sayılması: Sözden kastımız; dil ile Kelime-i Tevhid’in ikrar edilmesidir. Sözün imandan ve onun şartlarından sayıldığının delillerinden birisi, Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellemin, amcası Ebu Talib’e söylediği şu sözüdür: “Ey Amca! Allah’tan başka ilâh yoktur de, ben de bununla sana kıyamet gününde şahitlik edeyim.” Bunun üzerine Ebu Talib şöyle cevap verdi: “Kureyş beni ayıplayarak, Ebu Talib’i buna ancak korku sevk etti demese, bunu söylerdim.”[46]

Ebu Talib, lâ ilâhe illallah demeye yanaşmadı. Bunun üzerine Allah Teâlâ şu ayetleri indirdi:

“Muhakkak ki sen sevdiğini hidayete erdiremezsin. Fakat Allah dilediğine hidayet verir ve O, hidayet bulanları daha iyi bilir.” (Kasas, 56)

“Kendilerine onların gerçekten çılgın ateşin arkadaşları oldukları açıklandıktan sonra –yakınları dahi olsa– müşrikler için bağışlanma dilemeleri peygambere ve iman edenlere yaraşmaz.” (Tevbe, 113)

Ebu Talib’i Kelime-i Tevhid’i söylemekten alıkoyan şey, Resulullah sallallâhu aleyhi ve sellemi yalancı olarak görmesi ya da O’nun risaleti ve davetini bâtıl görmesi değil, Kureyş’in kendisini ayıplamasından korkmasıydı. Bundan dolayı Kelime-i Tevhid’i ikrar etmedi ve kâfir olarak öldü. Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:

“Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in O’nun Resulü olduğuna şehadet edinceye, namazı kılıp, zekâtı verinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum. Bunu söylediler mi, benden mallarını ve canlarını korurlar. (İslam’ın) hakkı hariç artık hesapları da Allah’a kalmıştır.”[47]

Nevevi rahmetullahi aleyh şöyle der:

“Hadisten anlaşılmaktadır ki, Allah Rasûlü’nün getirmiş olduğu şeylerin tamamına ve Kelime-i Şahadetin manasına iman ederek onu ikrar etmek imanın (sıhhat) şartıdır.” [48]

İbn-i Teymiyye rahmetullahi aleyh şöyle der:

“Kelime-i Şahadeti güç yetirdiği halde ikrar etmeyen bir kimse, Müslümanların ittifakı ile kâfir olmuştur. Ümmetin selefi, imamları ve cumhur-u ulemasının yanında zâhiren ve bâtınen küfre düşmüştür.”[49]

3- Amelin İmandan Sayılması: Birçok nass, amelin imandan sayıldığına delalet etmektedir. Allahu Teâlâ’nın şu sözü, bu nasslardandır:

“Allah imanınızı zayi edecek değildir.” (Bakara, 143)

Buradaki imandan kasıt namazdır. Allah Teâlâ namazı –ki bu bir ameldir– iman olarak isimlendirmiştir. Kurtubi rahmetullahi aleyh şöyle der:

“Allah imanınızı zayi edecek değildir” Yani namazınızı…

Görüldüğü gibi burada niyet, söz ve ameli kapsadığından dolayı namaza “iman” adı verilmektedir. İmam Malik şöyle demiştir:

Ben bu ayet-i kerime vesilesiyle Mürcie’nin “namaz imandan değildir” şeklindeki sözlerini hatırlıyorum (da böyle bir sözü nasıl söylediklerine şaşıyorum).”[50]

Ebu Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Rasulullah sallallâhu aleyhi ve selleme hangi amelin daha faziletli olduğu soruldu. Bunun üzerine Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah’a ve Resulüne iman etmektir.”[51]

Görüleceği üzere Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem imanı, amellerin en üstünü olarak isimlendirmiştir. Yine Resulullah’tan sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

“İman altmış küsur veya yetmiş küsur şubedir. Bu şubelerin en üst şubesi la ilâhe illallah sözü, en alt şubesi ise yolda eziyet veren şeyleri kaldırmaktır. Hayâ ise, imandan bir şubedir.”[52]

Görüleceği üzere Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem, yoldan eziyet veren şeyleri gidermeyi –ki bu ameldir– ve aynı şekilde hayâyı imanın şubelerinden saymıştır.

Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem, Abdu’l-Kays heyetine şöyle demiştir:

Allah’a iman etmenizi emrediyorum. Tek olan Allah’a iman nedir bilir misiniz? Onlar:

—Allah ve Resulü daha iyi bilir, dediler. Bunun üzerine Resulullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in onun Resulü olduğuna şehadet etmek, namazı ikame etmek, zekâtı vermek, Ramazan orucunu tutmak ve ganimetin beşte birini vermenizdir.[53]

Bu hadiste iman, amel ile tefsir edilmiştir. Amel ise uzuvlarla yerine getirilir. Buna benzer diğer hadislerden bazıları ise şunlardır:

“Komşusu, kötülüğünden emin olmayan kişi mü’min değildir.”[54]

“Vallahi iman etmemiştir, vallahi iman etmemiştir! Komşusu, kötülüğünden emin olmayan kişi, vallahi iman etmemiştir.”[55]

Bu ve bu kabilden olan diğer nasslara binaen, ümmetin âlimleri ve selefi, imanın itikad, söz ve amel olduğunu söylemişlerdir.

Buhari, Sahih’inin “İman” bölümde şöyle der: “İman, söz ve ameldir.”

Ömer bin Abdülaziz şöyle der:

“Muhakkak ki imanın bir takım farizaları, inanç esasları, hadleri ve sünnetleri vardır. Kim bunları tam yaparsa imanı tamamlamış olur, kim de bu işleri tam yapmazsa imanı kemale erdirmemiş olur. Eğer ben yaşarsam, onlarla amel etmeniz için ben onları size iyice beyan edip açıklayacağım. Ve şayet ölürsem, sizlerle birlikte olmaya çok da hırslı değilim.”

İbn-i Receb şöyle der: “Selef-i salihin, amelleri imandan saymayan kimseleri şiddetli bir şekilde reddetmişlerdir. Bunu söyleyeni reddeden ve bu sözü sonradan çıkmış bir söz olarak nitelendirenlerden bazıları şunlardır: Said bin Cübeyr, Meymun bin Mihran, Katâde, Eyyûb es-Sahtiyânî, İbrahim en-Nehâî, ez-Zührî ve Yahya bin Ebî Kesîr.”[56]

Sevri şöyle der: “Bu sonradan ortaya atılmış olan bir görüştür. Hâlbuki biz, kendi dönemimizdeki bütün âlimleri bu görüş üzere bulduk.

Evzâî der ki: “Bizden önceki Selef âlimleri, iman ve ameli birbirinden asla ayırmamışlardır.”

İmam Şafiî rahmetullahi aleyh şöyle der: “Sahabe, tabiin, tebeu’t-tabiin ve onlara yetişenlerin icması şudur: İman; söz, amel ve niyettir. Üçü de bulunmadıkça, bunlardan biri tek başına yeterli olmaz.”[57]

İbn-i Teymiyye rahmetullahi aleyh şöyle der: “Şehristanî’nin hocası olan Ebu’l-Kasım el-Ensarî, ‘Şerhu’l-İrşad’ isimli kitapta der ki: ‘Hadis ehli, imanın, itaat türünden olan bütün her şeyi, farzları ve nafileleri kapsadığını söylemişlerdir. Bunu, Allah Teâlâ’nın farz ve nafile olarak emrettiği şeyler ve yasak kıldığı şeylerle ifade ederler.’ Bu, hicret yurdunun İmamı Malik bin Enes’in ve Selef imamlarının büyük bir çoğunluğunun da görüşüdür.”[58]

İbn-i Receb rahmetullahi aleyh şöyle der: “Âlimlerin çoğu şunu söylemişlerdir: İman, söz ve ameldir. Bu söz, hadis ehli âlimlerin ve selefin tamamının icmasıdır. Şafiî, bu konuda sahabe ve tabiinin icmasını zikretmiştir. Ayrıca Ebu Sevr de bu konuda icma olduğunu söylemiştir. Evzâî der ki: ‘Bizden önceki Selef âlimleri, iman ve ameli birbirinden asla ayırmamışlardır.’ Fudayl bin İyad ve Veki’ bin el-Cerrah gibi, Ehli Sünnet ve’l-Cemaat’tan olan birçok kimse de bu icmayı aktarmıştır. İmanın, söz ve amel olduğunu söyleyenlerden bazıları şunlardır: Hasan, Said b. Cübeyr, Ömer b. Abdülaziz, Atâ, Tâvûs, Mücahid, Şa‘bî, Nehâî, Zührî, Sevrî, Evzâî, İbnu’l-Mübarek, Malik, Şafiî, Ahmed, İshak, Ebu Ubeyd ve Ebu Sevr.”[59]

Amelin İmandan Olduğunu İfade Eden Hadisler

Amelin imanın bir cüzü olduğunu ifade eden birçok hadis bulunmaktadır. Burada onlardan birkaç tanesini zikretmemiz uygun olacaktır. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem buyurur ki:

1) “Müminlerin iman bakımından en kâmil olanları ahlakça en iyi olanlarıdır.”[60]

2) “Sizden her kim bir kötülük/münker görürse onu eli ile değiştirsin, eğer buna gücü yetmezse dili ile değiştirsin, şayet buna da gücü yetmezse kalbi ile (buğzetsin/nefret etsin) bu ise imanın en zayıf olanıdır.”[61]

Hadis-i şerif, imanın bir takım derecelerinden bahsetmektedir. Yüksek derece imanın kuvvetli olduğuna, düşük derece de imanın zayıflığına delalet eder. Her hangi bir kötülüğü değiştirmek de –bir amel olmasına rağmen– yine iman kapsamında değerlendirilmiştir.[62]

3) Bir gün sahabîler Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanında dünyayı andılar. Bunun üzerine Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Dinleyin, dinleyin! Hiç kuşkusuz ki sade bir şekilde, tevazu içerisinde yaşamak ve çok şaşalı elbise giymemek imandandır.”[63]

Eski elbise giymenin imanın şubelerinden sayılması, insanlara eziyet veren şeyleri yoldan atmaya benzer. Yani nasıl ki insanlara eziyet veren şeyi yoldan atmak imanın şubelerinden ise, imana zarar veren kibir ve buna sebep olan şeyleri izale etmek de imanın şubelerindendir.[64]

4) “Kim Allah için sever, Allah için buğz eder, Allah için verir ve Allah için men ederse hiç kuşkusuz imanını kemale erdirmiş olur.”[65]

5) “İman, altmış küsür şubedir. Bu şubelerin en faziletlisi ‘Lâ ilâhe illallah’ sözü, en alt seviyesi ise eziyet veren şeyleri yoldan kaldırmaktır. Hayâ da imandan bir şubedir.”[66]

Hadisin Müslim’de yer alan rivayetinde imanın “yetmiş küsür” şube olduğu belirtilmektedir.[67]

Hadis-i Şerif, Kelime-i Şehadeti telaffuz etmeyi ve yoldan eziyet veren şeyleri kaldırmayı imanın birer şubesi olarak değerlendirmiştir. Zikredilen her iki şey de –birisi kavlî, diğeri de amelî olmak üzere– birer “amel”dir. Namaz, oruç, zekât, hac; tevekkül, muhabbet, hayâ; dua, zikir ve istiğfar… Bunların her biri amel olmasına rağmen imanın birer şubesi olarak kabul edilmiştir. Bu amellerin bazıları kalp ile alakalı, bazıları dil ile alakalı, bazıları da amel ile alakalıdır.

İbn-i Hacer rahimehullah, “Fethu’l-Bârî” adlı eserinde imanın şubeleri olarak ifade edilen bu altmış küsür ameli tek tek zikretmiş ve kalbin amellerini “yirmi dört”, dilin amellerini “yedi” bedenin amellerini de “otuz sekiz” olarak tespit etmiştir.[68] İmanın şubelerini etraflıca bilmek isteyenlerin, İbn-i Hacer’in bu tespitini mutlaka gözden geçirmeleri gerekmektedir.

Sonuç olarak; amelin iman kapsamında değerlendirilmesi hadislere verilecek cevap açısından en sağlıklı yoldur. Biz eğer “amel imandan değildir” tezini savunursak, o zaman hadislerin ortaya koymuş olduğu bu hakikate zorlama tevillerden başka bir şekilde cevap veremez ve ilmî bir varta içerisine düşmüş oluruz. Bundan kurtulmanın en güzel yolu sahih hadislerin ifade ettiği bu hakikati olduğu gibi kabul etmek ve hiçbir tevil yoluna girmeden hadislere yaklaşmaktır. Çağımızın değerli ilim adamlarından birisi olan Abdulfettah el-Halidî der ki:

“Bu meselede aslolan, bu nasslara dayanmamız ve onların ortaya koymuş olduğu hakikatin aynısını söylememizdir. Nassların ortaya koymuş olduğu hakikat, ameli iman kapsamında değerlendirme hususunda çok açıktır.”[69]

Konumuzu Ebu Basir et-Tartûsî’nin, ameli, iman kapsamından çıkarmanın zararlarını ortaya koyan şu müthiş cümleleri ile tamamlamak istiyoruz. O “Dinden Çıkaran Ameller” adlı değerli eserinde der ki:

“Birçok insan, İslam şeriatını ve bu dinin açık olan hidayetini küçümsemektedir… Bu insanlar, önemli olanın uzuvların itaati, uzuvların dine bağlılığı ve dini sevmesi değil; kalbin itaati, kalbin dine bağlılığı ve dini sevmesi olduğunu söylerler. Bu, onları birçok ameli terk etmeye sevke etmiştir. Kendilerine, şeriatın zahirî itaatlerinden yüz çevirmelerinin ve onu küçümsemelerinin nedeni sorulduğunda, önemli olanın kalp olduğunu söylerler. Bu, şeytanın kullara olan vesvesesidir ve bu şekilde şeytan onları, dinlerinden alıkoymaktadır.

Şüphesiz ki bu düşünce yayılmış olan büyük bir “İrca” saldırısı niteliğindedir. Bu saldırı, ümmetin göğsüne çökmüş olan tâğutî sistemlerin imkânları ve güçleri ile desteklenmiş ve onlar için bütün kolaylıklar sağlanmıştır. Zira bu kötü ve batıl davadan birinci derecede faydalananlar, küfürlerinin meşrulaştırılması nedeni ile bu zalim tâğutlardır.

Yine bu saldırı vasıtası ile insanlara, imanın sadece kalp ile tasdikten ibaret olduğu, uzuvların ameli bunu doğrulamasa dahi, kalpte olanın yeterli olduğu anlayışı verilmiştir. Bu görüşü benimseyenler arasında durumu en iyi olanlar, dil ile ikrar edilmesini de imanın gereklerinden sayan ve ameli, imanın kemalinden gören gruptur. Onlara göre, amelin varlığı veya yokluğu, imanın varlığına ya da yokluğuna etki eden bir unsur niteliğinde değildir. Dolayısıyla sahibinin dinden çıkmasına sebep olacağı konusunda ittifak bulunan bir ameli dahi işlemiş olsa kişi, kalben tasdik ettiği sürece mümindir ve cennet ehlindendir.

Günümüzde birçok cemaat ve ilim halkalarının bulunduğu medrese ya da üniversiteler, imanın mücerred kalp tasdiğinden ibaret olduğu görüşündedirler. Onlara göre kalbi ile tasdik eden kişi, itaat türünden olan hiçbir amel işlemese ve zahirî durumu şeriatın ahkâmına muhalif dahi olsa, mümindir ve cennet ehlindendir. Bu kötü ve sapık görüş, maalesef insanların çoğu tarafından benimsenmiştir. Zira bu görüş, kötülüğü emreden nefisler tarafından kabul görmekte, hevaları, bir takım eğilimleri, zaafları, tembellikleri ve ameli terk etmeleri açısından da kendi durumları ile uyum sağlamaktadır. Ancak bu görüşün kötülüğü, sadece amellerin terk edilmesi ile sınırlı kalmadı. Bunun yanı sıra, neseplerin karışmasına, hak ve görevlerin kaybolmasına da sebep oldu. “Amel imandan değildir” bahanesiyle nice Müslüman kızlar, kâfirlerin ve mürtedlerin ellerine teslim edildi…  Bu evliliklerden çocuklar dünyaya geldi...[70]

 

 

Faruk Furkan

 



[1] Buhârî, Edeb, 6. Hadis no: 5976.

[2] Müslim, İman, 89.

[3] Bkz. Buhâri, İman 36, 22; Müslim, İman, 64, 65 ve Fiten, 2888.

[4] Bkz. Hucurât, 10.

[5] Buhârî, Libâs, 24; Müslim, İman, 94 ve 991.

[6] Tirmizî, 2596; Müslim, İman, 17

[7] Tirmizî, 2597.

[8] Tirmizî, 3334.

[9] Buhârî, Kitabu’l Vahy, 1.

[10] Bu tespit, İmam Ebu Davud’a nispet edilmektedir. Bkz. “Câmiu’l-Ulûm ve’l-Hikem”, sf. 19, 20.

[11] “Tefsir-i Kebir”, 3/348.

[12]“Câmiu’l-Ulûm ve’l-Hikem” Tercümesi, sy: 41

[13]  Buradaki “Cami” ile kastımız, tâğutların konacağı, ele geçireceği ve kendi otoriteleri altına alarak küfürlerinin yayılmasına zemin olarak kullanacakları camiler değildir; aksine bizim bu ifadedeki kastımız, sadece Müslümanların söz sahibi olacağı ve içerisinde Allah’ın hükümlerinin icra edileceği muvahhidlerin camileridir. Ama üzülerek belirtelim ki, böylesi camiler günümüzde mevcut değildir; zira tâğutlar Müslümanların bu amaçla inşâ ettikleri camilere hemen el koymakta ve kendi zimmetlerine geçirerek Müslümanların oralarda etkin ve yetkin olmalarına müsaade etmemektedirler. Dolayısıyla tâğutların eline geçecek böylesi camiler inşâ etmek, Müslümana hayır kazandırmaktan çok, günah kazandırabilir. Müslüman ancak içerisinde İslam’ın egemen olduğu bir camiyi inşâ ettirebilir. Böyle yaparsa, o zaman üstte verdiğimiz örneğin muhatabı olabilir.

[14] “el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an”, 3/149.

[15] “Tefsiru’t-Taberî”, 6/172 vd.

[16] “Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azîm”, 2/484.

[17] Aslında bu ibarenin orijinalinde  “Besle köpeği, yesin seni” şeklinde bir ifade geçmektedir. Biz bunun daha iyi anlaşılması için Türkçede ki karşılığı ile tercüme etmeyi uygun gördük.

[18] ”Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azîm”, 2/489.

[19] ”el-Cami‘ li Ahkami’l-Kur’an”, 8/197.

[20] “Ahkâmu’l-Kur’an”, 3/207.

[21] “Zâdu’l-Mesîr”, 3/465.

[22] “Tefsiru Ruhi’l-Meâni”, 6 /190.

[23] “Dinden Çıkaran Ameller”, sf. 155.

[24] “el-Bahru’r-Râik”, 5/134.

[25] “Feydu’l-Barî”, 11/50.

[26] “İkfaru’l-Mulhidîn”, Sf. 59.

[27] “Şerhu’l-Fıkhı’l-Ekber”, sf. 241.

[28] “Şerhu’ş-Şifa”, 2/453.

[29] A.g.e. 2/429.

[30] “el-İ‘lâm bi Kavâti‘i’l-İslam”, sf. 40.

[31] “Mecmau’l-Enhur Şerhu Multeka’l-Ebhur”, sf. 696.

[32] “es-Sarimu’l-Meslûl ala Şatimi’r-Rasûl”, sf. 513.

[33] “el-Fisal fi’l-Mileli ve’n-Nihal”, 3/114.

[34] “Mefâtihu’l-Ğayb”, 16/99.

[35] “Fetâvâ Kadıhan”, el-Fetâvâ’l-Hindiye hâmişinde, 3/573.

[36] “el-Fetâvâ’t-Tatarhâniyye”, 5/458.

[37] “el-Muğnî”, 4/20. Bab. 7124.

[38] “Câmiu’l-Ulûm ve’l-Hikem”, sf. 179.

[39] İlerleyen bölümlerde inşâallah küfrün çeşitleri zikredilecektir. Oraya müracaat ederek Ehl-i Sünnet ile Mürcie’nin bu konudaki ihtilafını görebilirsiniz.

[40] Bkz. Nureddin es-Sabunî, “el-Bidâye fi Usuli’d-Dîn”, sf, 88.

[41] Bkz. Hicr Suresi, 36.

[42] “Şerhu’l-Akideti’t-Tahaviyye”, İbn-u Ebi’l İzz, sf. 332.

[43] Bu bölüm Abdu’l Mun’im Mustafa Halime’nin “A’malun Tuhricu Sahibeha mine’l-Mille” adlı eserinin tercümesinden bazı tasarruf ve düzeltmeler yapılarak alınmıştır. Bkz. sf. 8 vd.

[44] Buhârî, Kitabu’l Vahy, 1.

[45] Buhârî, Kitabu’l İlm, 49. Hadis no: 128.

[46] Buhârî, Cenaiz, 80; Müslim, İman, 177.

[47] Buhârî, Kitabu’l iman,17; Müslim, Kitabu’l iman, 20.

[48] Nevevi, “Şerhu Sahîhi Müslim”, 1/171.

[49] “Mecmuu’l-Fetâvâ”,  7/609.

[50] “Tefsiru-l-Kurtubi”, 1/498.

[51] Buhârî, İman, 18. Hadis no. 26.

[52] Muslim, İman, 12.

[53] Buhârî, İman, 40; Müslim, İman, 23.

[54] Müslim, İman, 18.

[55] Buhârî, Edeb, 29.

[56] “Camiu’l-Ulum ve’l-Hikem”, sf. 45.

[57] “el-Ümm”, Namazda niyet babı. (Not: Bu ibareyi nakledenler hep İmam Şafiî’nin “el-Ümm” kitabını referans göstermektedirler, ancak bu ibare mezkûr kitabın matbularında yer almamaktadır. İmam Lalekâî ve İbn-i Teymiyye gibi büyük âlimler bu kavli mezkûr kitaba nispet ettikleri için böylesi bir ibarenin mahdut nüshalarda yer aldığı kesindir, ama mahdut nüshalara ulaşamadığımız için şimdilik başka kaynaklardaki referansları vermekle yetineceğiz. Bkz. “et-Tevessut ve’l İktisâd fi enne’l Küfra yekûnu bi’l Kavli ve’l Fi’li evi’l İ’tikâd” sf. 13)

[58] “Mecmuu’l-Fetâvâ”, 7/144.

[59] “Fethu’l-Bari bi Şerhi Sahihi’l-Buhârî”, 1/5.

[60] Tirmizî, 1162; Ebu Davud, 2682.

[61] Müslüm, İman, 49.

[62] “el-Kabasâtu’s-Seniyye min Şerhi’l-Akideti’t-Tahaviyye”, sf. 240, 241.

[63] Ebu Davud, 4161.

[64] Ebu Davud Terceme ve Şerhi, 14/234.

[65] Ebu Davud, 4681.

[66] Buhârî, İman, 3.

[67] Bkz. Müslüm, İman, 12.

[68] Bkz. 1/79 vd. (Not: Fethu’l-Bârî’nin “Polen Yayınları” tarafından çıkarılan tercümesinde bedenin amelleri “otuz üç” olarak kaydedilmiş ve hatalı bir tercüme yapılmıştır. Doğru olan bizim verdiğimiz rakamlardır. Tercümesi için bkz. 1/68 ve 69.)

[69] “el-Kabasâtu’s-Seniyye min Şerhi’l-Akideti’t-Tahaviyye”, sf. 240, 241.

[70] “Dinden Çıkaran Ameller” giriş bölümü.

Okunma Sayısı:890