“(İşte) Allah, öğüt almaları için insanlara böyle benzetmeler yapar.” (İbrahim, 25)

İMAN VE KÜFÜR MESELELERİNDE ZÂHİRE/DIŞ GÖRÜNÜŞE İTİBAR EDİLİR

بسم الله الرحمن الرحيم

Rahmân ve Rahîm Olan Allah’ın Adıyla…

إعتبار الظاهر في الكفر و الإيمان   

İslam insanların görünüşlerine göre hükmetmeyi bizlere emretmiştir. Kalplere ve niyetlere hükmetmek Allah’ın deruhte etmiş olduğu bir şeydir.

Bizler sosyal hayatın gereği olarak insanlarla iç içe yaşamaktayız. Bu esnada insanlarla oturup-kalkmamız, yiyip-içmemiz, alış-veriş yapmamız veya herhangi bir muamelede bulunmamız kaçınılmazdır. Böylesi bir durumda muhatabımız olan kişiden hayra veya şerre delalet eden bir söz ya da bir eylem meydana gelebilir, gelmesi de kaçınılmazdır. Çünkü insan konuşmaktan veya bir eylem içerisinde bulunmaktan hâlî değildir.

İşte tam bu durumda karşımızda ki insana nasıl muamele edeceğiz? Ondan sudur eden eylem veya söylemlere karşı nasıl bir tavır sergileyeceğiz? Karşımızdaki kişi şer’an küfür sayılan bir amel işliyorsa ona vereceğimiz hüküm nasıl olacaktır? Ya da iman alametleri kabul edilen amellerden birisini işliyorsa nasıl hüküm vermeliyiz?

İnsanlarla olan muamelelerimizi doğru bir çerçevede değerlendirebilmemiz için bu ve emsali soruların cevaplandırılması ve üzerindeki sis perdelerinin aralanması gerekmektedir.

Bilinmelidir ki İslam, iman ve küfür meselelerinde insanların zahirine göre muamele etmeyi bizlere emretmiştir. Buna göre kişi, hiçbir şer‘î engeli olmaksızın küfrü gerektiren bir söz söyler veya amel işlerse bizim ona küfür hükmünü vermemiz zorunludur. Aynı şekilde imana ve tevhide delalet eden bir amel ortaya koyduğunda da o kişinin İslam’ına hükmetmemiz vaciptir. Kur’an ve Sünnetin açık nassları insanlara bu şekilde muamele etmemizi bizlere gerekli kılmıştır. Şimdi bunun delillerini zikredelim.

1-) Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem buyurur ki: “Ben insanların kalplerini yarmakla ve iç hallerini deşelemekle emrolunmadım!” [1]

Hadis-i şerif, insanlara zahire göre hükmetmenin gerekliliğini ortaya koymaktadır. İbn-i Hacer der ki:

“Ben insanların kalplerini yarmakla emrolunmadım…” Yani ben ancak onların yaptıklarının zahirine göre hükmetmekle emrolundum”[2]

Karşımızdaki insan eğer şirkten beri olduğunu ve iman ettiğini gösteren bir karine ortaya koyarsa şirkini görmediğimiz sürece bizim ona Müslüman muamelesi yapmamız zorunludur. Böylesi bir kimse her ne kadar kalbinde küfür, şirk ve nifak taşıyor olsa da, bu bizim muamelemize etki etmez, çünkü bizler kalpleri yarmakla emrolunmadık. Bize emredilen, zahire göre hükmetmektir.

Aynı şekilde eğer bir kimse şirki ve küfrü gerektiren bir amel izhar ederse kalbinin iyi, niyetinin halis olduğunu söylese dahi ona müşrik muamelesi yapmak zorundayız. Bu, Ehl-i Sünnetin üzerinde ittifak ettiği bir meseledir.

2-) Üsâme b. Zeyd radıyallahu anh, “Lâ ilâhe illallah” diyen birisini öldürdüğünde Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem ona şöyle demişti: “Lâ ilâhe illallah’ı (gerçekten) söyleyip söylemediğini öğrenmek için kalbini mi yardın?”[3]

İmam Nevevî rahmetullahi aleyh bu hadisin şerhinde şu önemli bilgiye yer vererek der ki:

“Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in “kalbini mi yardın?” sözünde fıkıh ve usul de meşhur olan “hükümler zahire göre verilir, niyet ve kasıtlar Allah’a havale edilir” kaidesine bir işaret vardır…”[4]

Hadisin manasını da şu şekilde açıklar: “(Ey Üsâme!) sen yalnızca zahire göre ve dilin konuştuğu şeylerle hüküm vermek zorundasın. Kalbe gelince; senin için kalpteki şeyleri bilmeye bir yol yoktur…”[5]

İbn-i Hacer, Kutubî’nin şöyle dediğini nakleder: “Bu hadiste, ahkâmın batınî sebeplere değil de, zahirî sebepler üzerine terettüp edeceğine dair bir delil vardır.”[6]

3-) Abdullah İbn-i Utbe radıyallahu anh Hz. Ömer’in şöyle dediğini duymuştur: “Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem döneminde insanlar vahye göre değerlendirilirlerdi. Şimdi ise vahiy kesilmiştir. Şu anda bizler sizleri ancak bize görünen amelleriniz ile yargılayabiliriz. Kim bize iyi şeyler gösterirse onu güvenilir kabul eder ve onu (kendimize) yakınlaştırırız. Onun niyetini bilmek bizim işimiz değildir. Niyeti konusunda onu hesaba çekecek olan yalnız Allah’tır. Her kimde bize bir kötülük gösterirse, niyetinin iyi olduğunu söylese dahi ona güvenmez ve inanmayız.”[7]

Bu müthiş tespit ile Hz. Ömer’in fıkhını bir kere daha idrak etmiş oluyoruz. O, niyetlerinin iyi olduğunu iddia ederek kötü ameller işleyen insanların iç hallerini Allah’a havale ederek onları zahirleri ile sorumlu tutacağını söylüyor. Acaba Hz. Ömer, şu yaşadığımız coğrafya da bizlerle beraber olsa ve küfür ameli işleyen insanların “niyet kalkanı” ardına sığınmalarına şahit olsa nasıl davranırdı? Acaba birçok hoca efendinin yaptığı gibi “İslam’ın maslahatı” gerekçesi ile insanların küfür ameli işlemelerini, biraz daha açacak olursak, onların Kur’an’ı bırakarak beşeri yasalarla hükmetmelerini, Allah’ın yasaklarını serbest, emirlerini de yasak kılmalarını, putlara ve putlaşanlara saygı ile kıyam etmelerini, Allah’ın dini için çabalayan Müslümanları zindanlara doldurmalarını veya bu amaç doğrultusunda yasalar çıkarmalarını, bir anlamı da “insanın insana ilahlık taslaması” olan Demokrasi ile ya da bünyesinde “dinsizlik” manası barındıran Laiklik ile amel etmelerini, bir işe girebilmek için küfrün kanunlarına bağlı kalacağına dair yemin etmelerini, kadınlarla tokalaşmalarını, öz şiarlarını terk etmelerini, gerekirse namazları terk ederek onları kazaya bırakmalarını ve daha sayamayacağımız nice gayr-i meşru amellerin işlenmesini caiz görür müydü? Bu sorunun cevabını siz düşüne durun, ben size bu rivayetle alakalı olarak âlimlerin ne dediğini nakledeyim.

 Şam’ın büyük âlimlerinden oluşan bir heyetin hazırlamış olduğu “Nüzhetü’l Müttakiyn” adlı değerli eserde, bu rivayetle alakalı olarak şöyle denmiştir:

“Hadis, İslamî hükümlerin insanların zahirine ve onlardan sudur eden amellere göre verileceğini ifade etmektedir. İyi niyet hadlerin ve kısasın uygulanmamasına engel teşkil etmez.”[8]

İyi niyetin hadleri düşürmeyeceği bilinen bir husustur. Bir kimse iyi niyetle(!)başkalarının malını çalsa, onları gasp etse, ya da iffetli kadınların ırzına geçse, durumu ne olur? Zannımca herkesin vereceği cevap aynıdır: “Olur mu öyle şey canım?” Evet, ahkâma ilişkin böyle bir şeyin nasıl ki tasavvuru dahi mümkün değilse, itikada dair sapmaların sırf “hüsn-ü niyet” tezi ile hükümsüz bırakılması da aynı şekilde mümkün değildir.

Ne demek istediğimizi biraz daha açacak olursak, insan kendisini dinden çıkaran bir söz söylese veya bir fiil işlese, onun hükümsüz bırakılması ve “hüsn-ü niyet ile yapıldı” iddiasına itibar edilmesi mümkün değildir. Kişi her ne zaman böylesi bir şey yapsa İslam’ın ona vereceği hüküm kesindir. O hükümde kuşkusuz “küfür” hükmüdür. Bu noktada kimsenin şek ve şüphesinin olmaması gerekir. Bir insanın iman ve İslam’ına delalet eden bir şey gördüğümüzde, onun küfrü reddeden durumuna şahit olduğumuzda nasıl ki “İslam” hükmü veriyorsak, küfre delalet eden bir amel içerisinde olan kimseye de aynı şekilde küfür hükmü vermeliyiz. Onların niyetleri bizi ilgilendirmez. Niyetlerini değerlendirecek olan yalnız âlemlerin Rabbi olan Allah’tır. Abdulmun‘im der ki:

“Kitap ve Sünnetten müteşekkil olan şer‘î naslar, dünyadaki hükümlerin zahir üzere ve kişinin açığa vurduğu söz ve amel esasına göre bina edileceğini ifade etmektedir. Bu, iman ve küfür meselelerinde (de) böyledir. Yani, kişi imanına ve İslam’ına delalet eden bir söz ve amel izhar ederse, onun imanına hükmeder, batınının araştırmaksızın veya içini deşeleyip kalbinde karar kılan şeyin hakikatini öğrenmeksizin dünyada ona İslam ahkâmını icra ederiz. Aynı şekilde her kim söz ve amel olarak açık bir küfrü izhar ederse, batınını araştırmaksızın ya da içini deşeleyip kalbinde karar kılan şeyin hakikatini öğrenmeksizin onun küfrüne hükmederiz. “Men ezhera lena’l küfra ezherna lehu’t tekfir”  “kim -makbul olan şer’î bir mani olmaksızın- bize küfrü (nü) gösterirse, bizde ona tekfiri gösteririz.”[9]

4-) İbn-i Ömer radıyallâhu anh’den rivayet edildiğine göre Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah'ın elçisi olduğuna şahitlik edinceye, namaz kılıncaya ve zekât verinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum. Şayet bunu yaparlarsa -İslâm'ın hakkı hariç- kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar, hesaplarını görmek ise Allah a aittir.”[10]

İbn-i Teymiyye rahmetullahi aleyh der ki: “Bu hadis şu manaya gelmektedir: Ben insanların zahiren ortaya koydukları İslam’ı kabul etmekle ve kalplerin (de yer eden hakikat) i Allah’a havale etmekle emrolundum.[11]

5-) Müslümanlar Bedir Savaşında Abbas radıyallahu anh’ı esir alınınca Abbas radıyallahu anh hemen Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanına geldi ve ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Ben ikrah altında (zorlanarak) buraya getirildim ve ben Müslüman olmuştum’ dedi. Bunu duyan Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem: ‘Ey amca! Senin zahirin bizim aleyhimizdeydi. Senin Müslümanlığına gelince; (eğer iddianda samimi isen) Allah senin mükâfatını verecektir. (Ben ise sadece zahire göre hüküm veririm).[12]

Abdulmun‘im der ki: Abbas radıyallahu anh Bedir günü müşriklerden esir alınanlarla birlikte esir alınmıştı. Abbas radıyallahu anh Müslüman olduğunu söylemesine rağmen Rasûlullâh ve Müslümanlar aleyhinde müşriklere yardım ettiği için müşriklerle aynı muameleye tabi tutulmuş ve kendisinden fidye vermesi istenmişti. Abbas radıyallahu anh’ın konumu diğer müşrik esirlerle aynı idi. Abbas radıyallahu anh’ın Müslümanlarla savaşmak için müşrikler tarafından zorla getirildiği şeklindeki mazereti de kabul edilmedi; çünkü o, hicrete güç yetiren, yol bulabilen ve bu ikrah haline düşmeden önce müşriklerin otoritesinden ayrılmaya imkânı olan kimselerdendi, ama bunu yapmadı. (Bundan dolayı da ona müşrik muamelesi yapıldı.)[13]

Bu olayda da Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in zahire göre muamele ettiğini müşahede ediyoruz. Allah Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’in sözleri hep fiilleri ile uyumluluk arz etmiştir. Bir konuda ne diyor ise muamelelerini de o esasa göre bina ederdi. En yakınları bile olsa bu ilkeden asla taviz vermemiştir. Bu da zahire göre hüküm vermenin gerekliliği noktasında bizlere güzel bir örnek teşkil etmektedir.

Bir Soru

Bir kişide hem zahirî iman hem de zahirî küfür bulunursa verilecek hüküm nasıl olmalıdır?

Cevap

Kişi de dinden çıkıp küfre girdiğine delalet eden bir şey ile imanına delalet eden bir şey aynı anda zuhur ettiği zaman küfründen vazgeçtiğini açıkça ortaya koyana dek onun kâfir olduğuna hüküm verilir. İmana her ne zaman küfür karışırsa, verilecek hüküm küfrün imana galebe çalacağı şeklinde olur. Böylesi bir durumda iman sahibine asla fayda vermez. Çünkü böylesi bir kişi aynı anda iki zıt şeyi yapmaya çalışan kimse mesabesindedir. (Yani kişinin aynı anda iki zıt şeyi yapması nasıl ki mümkün değilse, hem mümin hem de kâfir olması aynı şekilde mümkün değildir) Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Onların çoğu şirk koşmaksızın iman etmezler.” (Yusuf, 106)

Yani iman ederler, ama aynı zamanda şirk koşarlar. Bu nedenle de imanları makbul değildir. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:

“İman ve küfür asla bir kimsenin kalbinde bir arada bulunmaz.”[14]

Yani birinin varlığı diğerini iptal eder. Nasıl ki karanlıkla aydınlığın aynı anda bir arada bulunması mümkün değilse, imanla küfründe aynı anda bir arada bulunması mümkün değildir. Bu hakikatin doğruluğu hem aklen hem de naklen sabittir.[15]

Önemli Bir Mesele

İman ve küfür hükümlerinde zahire itibar edileceği Ehl-i Sünnetin mukarrar kurallarından birisidir. Bu konuda her hangi bir ihtilafta söz konusu değildir. Ancak burada şöyle bir problem vardır: Yaşadığımız coğrafyada insanların büyük bir kısmı bilerek veya bilmeyerek şirke bulaşmış durumdadır. Bu insanlar bir taraftan “Lâ ilâhe illallah” demekte diğer taraftan sürekli şirke düşürücü ameller işlemektedirler. Hatta bazıları bazen Allah’a sövmekte hemen ardından da “Lâ ilâhe illallah” demektedirler. İşte böylesi bir ortamda bir insanın imanına hükmedebilmemiz için gerekli olan karineler nelerdir? Şirkin hâkim olduğu bu ortamda kişilerden sadece “Lâ ilâhe illallah” demelerini yeterli görecek miyiz yoksa onlara İslam hükmü verebilmemiz için şirkten uzak olduklarını ortaya koyan amellere mi itibar edeceğiz? Bu iki şıktan hangisi kabule daha şayandır?

Evet, şimdi bu soruların cevabını arayacağız.

Kendisinde hiçbir şekilde şirk ameli görülmeyen kimselerin sadece namaz kılmaları ya da buna benzer İslam alameti göstermeleri dolayısı ile Müslüman olarak isimlendirilip-isimlendirilemeyeceği noktasında İslam âlimleri ihtilaf etmişlerdir. Onlardan bazıları böylesi kimseleri başka hiçbir karineye ihtiyaç duymaksızın Müslüman olarak adlandırırken, bazıları da şirkin hâkim olduğu toplumlarda İslam’ın bazı amellerini yapmaları nedeniyle bunlara hemen İslam hükmü vermenin yanlış olduğunu, böylesi bir hükmü verebilmenin ancak onların şirkten teberri ettiğini açıkça ortaya koymaları durumunda mümkün olabileceğini ifade etmişlerdir. Mesele hakkında bu şekilde bir ihtilaf vardır.

Konu üzerinde ihtilaf artık öyle bir safhaya ulaşmıştır ki farklı görüşlere tahammül kalmamış,  zahiren İslam alameti taşıyan kimseleri tekfir edenler, karşıt görüş sahipleri tarafından “harici” olarak isimlendirilirken, zahiren İslam alameti taşıyan kimseleri Müslüman kabul edenler ise daha büyük bir suçla itham edilmişler, müşrikleri tekfir etmemeleri sebebiyle kâfir olarak ilan edilmişlerdir.

Konunun bu şekilde girift bir hal almasının sebeplerinden bir tanesi de hiç şüphesiz şirke bulaşmış bir toplumda yaşamamıza karşılık yaşadığımız toplumun fertlerinin tüm müşrik toplumlar gibi Allah’a iman iddiasında bulunmaları ve bu iddialarına nispetle bir önceki şeriatten yani Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in getirmiş olduğu şeriatten bir takım ibadet türü eylemleri bilfiil icra ediyor olmalarıdır. Merhum Seyyid Kutub rahimehullah içinde yaşadığımız bu hali yıllar önce şu şekilde dile getirmektedir:

“Bugün yeryüzünde isimleri Müslüman ismi, kendileri de Müslüman bir sülaleden gelen milletler vardır. Yine bir zamanlar İslâm yurdu olan birtakım ülkeler vardır. Ancak bu milletler, günümüzde -hakkıyla- Allah’tan başka ilâh bulunmadığına şahitlik etmedikleri gibi bu ülkeler de, hakkıyla günümüzde Allah'ın dinini din edinmiyorlar...”[16]

Kendilerini Müslüman olarak isimlendirmelerine, buna binaen birçok şer‘î ameli işleyen ancak bununla beraber tevhidin esasından uzak, İslam dininden bihaber ve hayatları boyunca her daim Allah’a şirk koşan bir toplum... İşte böyle bir toplumda yaşamanın vermiş olduğu sıkıntılardan bir tanesi de bu toplumun fertlerine karşı Müslüman bir şahsiyetin ne şekilde bir tavır alacağı konusudur.

Bu ihtilaf hakkında iki tarafın delillerini kısaca verdikten sonra tercihimizi ortaya koyacak ve kişilerin İslam’ında neyin itibara alınacağını izah etmeye çalışacağız.

Zahiren Üzerinde İslam Alameti Taşıyan Kimsenin

Müslüman Olduğuna Dair Getirilen Deliller[17]

1-) “Kim bizim kıldığımız namazı kılar, bizim kıblemize yönelir ve bizim kestiğimizi yerse bu kimse Müslümandır”[18]

Üzerinde İslam alametlerinden bir alameti bulunduran kimsenin zahiren Müslüman olarak isimlendirileceğine dair öne sürülen görüşün temel dayanakları Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellemden sahih senetle nakledilen bu hadistir.

Konu üzerinde bu hadisle istidlalde bulunanlar bu hadisi zikrettikten sonra “Üzerinde namaz gibi bir İslam alameti bulunduran kimse hükmen Müslümandır. Kendisinden açık bir şekilde şirk ve küfür görülmediği müddetçe bu kimseye Müslüman hükmü uygulanmalıdır” demektedirler.

2-) Bu konudaki ikinci delilleri ise Selef âlimlerinin konu hakkındaki sözleridir. İşte bu nakillerden bazıları...

İbn-i Recep el-Hanbelî şöyle demektedir: “Bilinmesi zorunlu olan şeylerden birisi de Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in, kendisine gelerek İslam’a girmek isteyen herkesin yalnızca şehadeti söylemelerini yeterli kabul ettiği, bununla kanlarının güvencede olduğu ve bununla Müslüman sayıldıklarıdır.  Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem üzerine doğru kılıç kaldırdığında “Lâ ilâhe illallah” diyen kişiyi öldüren Usame b. Zeyd’in bu davranışını şiddetle kınamıştır. Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem hiçbir zaman, Müslüman olmak için kendisine gelen bir kimseye herhangi bir şey şart koşmamıştır. Ancak daha sonra o kimse namazı ve zekâtı yerine getirmekle yükümlü tutulurdu.”[19]

Bir başka yerde ise İbn-i Receb şöyle der: “Kim şehadeti ikrar ederse, o kimsenin hükmen Müslüman olduğu kabul edilir. Eğer bu şekilde İslam’a girmişse, İslam’ın gerekleri olan diğer şeylerle yükümlü tutulur.”[20]

İbn Hacer şöyle der: “Hadiste insanların konumlarının zahire göre belirleneceği hükmü mevcuttur. Kim, din alametlerini ortaya koyarsa, İslam’a aykırı bir davranışta bulunmadıkça onun hakkında Müslümanlar için geçerli olan hüküm geçerli olur.”[21]

Bu Delillerin Değerlendirilmesi

Yazımızın girişinde de belirttiğimiz gibi bugün üzerinde yaşadığımız şu günde namaz kılan ya da buna benzer İslam alameti türünden söz ve fiilleri ortaya koyan kimseye Müslüman hükmü uygulanacağına dair ortaya atılan görüşün en kuvvetli delillerinden bir tanesi Resulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in şu hadisidir:

“Kim bizim kıldığımız namazı kılar, bizim kıblemize yönelir ve bizim kestiğimizi yerse bu kimse Müslümandır.”[22]

Ancak üzülerek belirtmeliyim ki, bu hadis ile istidlalde bulunan kimseler açık bir şekilde hadisin zahirine yapışmışlar, lafza tabi olarak hadisin mana ve mefhumdan uzaklaşmışlardır.

Bunun yanı sıra konu üzerinde yapılan diğer bir hata ise, bu hadisi delil olarak getiren kimselerin konuya dair âlimlerden sadece küçük bir kısmının sözlerini zikretmeleri, muhaddis ve fukahânın görüşlerine kısmi olarak değinmeleri ve özellikle Hanbelî âlimlerinden alınan nakilleri ümmetin genel ittifakı olarak sunmalarıdır.

Kısa bir süre önce konuyu tartıştığımız bir ilim talebesi kardeşimiz namaz kılan kimseye mutlak surette Müslüman hükmü verileceğini ve bu hususta icma‘ olduğunu söyleyerek, Şeyh Ebu Basir’in konu üzerindeki icma‘ iddiasını bize delil olarak getirmiş ve icma‘ya muhalefet ettiğimiz iddiasıyla neredeyse bizi tekfir etmiştir. İşte burada yapılan en büyük hata; konuyu aslî kaynaklardan tahkik etmemek, sadece konuyu değerlendiren birkaç muasır âlimin fetvası ile amel etmektir.

Yapılan hatalardan bir diğeri de özellikle Hanbelî âlimlerinin konuya dair vermiş oldukları fetvalarda illetin göz ardı edilmesidir. Öyle ki, namaz kılma amelini açık bir şekilde kişinin İslam’ı için yeterli olduğunu söyleyen Hanbelî âlimleri dahi fetvalarının illetlerini açık ibarelerle belirtmişlerdir. Ancak bu ibareler her nedense göz ardı edilmiştir.

O halde burada sözü geçen hadisin bu çerçeve içinde yeniden değerlendirilmesi, hadise yönelik İslam ulemasının, muhaddislerin sözlerinin bir bütün olarak ele alınması, ümmetin genel kanaatinin aktarılması, verilen fetvalarda illetlerin ortaya konulması gerekmektedir.

Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem hadiste acaba neden “kim namaz kılarsa...” dememiş, buna karşılık “bizim kıldığımız namazımızı kılarsa...” demiştir? Zira hadiste “salatena” ifadesi kullanılarak Müslümanlara izafe edilen bir namaz, kişinin İslam’ı için şart olarak getirilmiştir?

Hadiste niçin namaz ibadeti zikredilirken, oruç, zekât hac gibi diğer ibadetlerden hiç birisi zikredilmemiştir?

Acaba neden “bizim namazımızı...” kılarsa şartı ile yetinilmeyip kıblemize dönme şartı da zikredilmektedir. Ve bu şart “bizim kıblemize” şeklinde getirilmiştir?

Neden namazın taharet, setru-l avret gibi diğer şartları zikredilmemiş sadece kıblemize yönelme şartı zikredilmiştir?

Bu iki şarta binaen neden üçüncü bir şart olarak “kestiğimizi yerse” şartı getirilmiştir. Kişinin bizim kestiğimizi yemesi ile Müslümanlığı arasında ne gibi bir ilişki vardır?

İşte tüm bu hususlar en ince detayına kadar incelenmeden hadisin sadece lafzıyla amel etmek ve lafızdan hüküm çıkarmak ister istemez doğru sonuca ulaşmaktan alıkoyacaktır. Bu ise doğal olarak Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in ümmetine vermek istediği mesajı anlayamamayı, O’nun öğretisinden uzak kalmayı beraberinde getirecektir. O halde burada konu üzerinde gerek şarihlerin gerekse de fukahânın değerlendirmelerini bir bütün olarak incelemek gerekmektedir.

Öncelikle hemen belirtmekte fayda vardır ki, iddia edildiği gibi namaz gibi bir alameti üzerinde taşıyan kimseye direkt olarak Müslüman hükmü verileceği görüşü üzerinde ne bir ittifak ne de bir icma‘ vardır. Bu iddia boş bir vehimden başka bir şey değildir. Dört mezhep âlimleri arasında sadece Hanbelî âlimleri namazı İslam alameti olarak görmüşlerdir. Nitekim Hanbelî fakihlerinden İbn-i Kudâme el-Makdisî “Kâfir namaz kıldığı zaman onun İslam’ına hükmedilir. Bunun cemaatle ya da ferdi olması ya da darul harbte ya da darul İslam’da olması arasında bir fark yoktur”[23] diyerek Hanbelî mezhebinin görüşünü söylemiştir.

Ancak İbn-i Kudâme bu ifadesinin hemen devamında namaz kılanın Müslümanlığına hükmetmeye karşılık zekât, oruç ve haccedenlerin İslam’ına hükmedilmeyeceğini söylemiş bunun sebebi olarak da “Muhakkak ki namaz, şehadet kelimesini ikrar etmek gibi sadece İslam dinine has bir ameldir. Ancak zekât, oruç ve hac gibi diğer amellere gelince onları yapanın İslam’ına hükmedilmez. Çünkü müşrikler Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem zamanında hac ediyorlardı. Hatta Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem müşriklerle birlikte haccetmekten ashabını men etmişti. Zekâta gelince o sadakadır. Mekkeli müşrikler sadaka veriyordu. Aynı şekilde Müslümanlardan alındığı haliyle zekât farz kılınmıştı. Bundan dolayı kişi zekât vermekle Müslüman olmaz. Oruca gelince tüm din mensupları oruç tutmaktadır. Ancak namaz sadece ehli İslam’a has bir amel olması dolayısıyla Müslümanların fiillerini kâfirlerin fiillerinden ayırmaktadır. Bununla beraber kıbleye yönelmek, rükû ve secde etmek suretiyle kâfirlerin namazından farklı bir namaz kılmadığı sürece sadece kıyam durmak, kişinin İslam’ı için yeterli bir fiil değildir. Çünkü kâfirler de namazlarında kıyamda durmaktadırlar.” demiştir.[24]

Gerçekten İbn-i Kudâme’nin konu üzerindeki değerlendirmeleri tekrar tekrar okunmaya değerdir. Ve hadisi incelerken yukarıda yazmış olduğumuz bütün sorulara cevap vermektedir. Hanbelî âlimlerinin, namaz ile kişinin İslam’ına hükmetmeleri, namazın Müslümanları kâfirlerden ayıran mümeyyiz bir vasıf olması dolayısıyladır. Bundan dolayı sadece kıyamda durmakla kişinin İslam’ına hükmedilemeyeceği gibi hac, zekât ya da oruç gibi amellerden dolayı da kişinin İslam’ına hükmedilmemektedir. Bu görüş sadece İbn-i Kudâme’nin görüşü olmayıp Hanbelî mezhebi âlimleri bu hususu açık bir şekilde ifade etmişlerdir:

“Teşri edildiği üzere bütün heyetiyle kılınan namaz ancak bizim şeriatımıza mahsus bir ibadettir.[25] Kanın korunmasının namaza bağlanması namazın bizim şeriatımıza has bir ibadet olmasındandır.[26] Çünkü namaz bizim şeriatımıza has bir rukûndur.[27] Zekât ve oruca gelince bununla kişinin İslam’ına hükmedilmez.”[28]

Anlaşılacağı üzere Hanbelî âlimleri namazı sadece Müslümanlara has bir fiil olması dolayısıyla kişinin İslam’ına hükmetmek için yeterli bir amel görmektedirler. Diğer bir deyimle sadece Müslümanların ortaya koydukları bir amel olması sebebiyle namaz Müslümanları diğer din mensuplarından ayıran bir “alamet-i farika”dır. Sadece kıyam halinin yeterli bir alamet olmayacağı, aynı şekilde zekât, hac ve oruç gibi amelleri işleyen kimseye de Müslüman hükmü verilemeyeceği bu amellerin Müslümanlarla kâfirler arasında onları birbirinden ayıran bir alamet olmamasından kaynaklanmaktadır.

Sonuç olarak Hanbelî âlimlerinin namaz kılan bir kimseye Müslüman ismi vermelerinde yatan temel illet, namazı sadece Müslümanların kılmasından başka bir şey değildir. Nitekim kendileri de bunu açıkça dile getirmişler, bir karmaşanın hâsıl olmaması adına sadece kıyam halini İslam alameti için yeterli görmemişlerdir. Aynı şekilde müşriklerin oruç, zekât ve hac ibadetini yapmaları sebebiyle bu tip ibadetleri yapan kişilerin de İslam’ına hükmetmemişlerdir. Koydukları kaide, verdikleri fetva olabildiğince açık ve nettir. Kim sadece Müslümanlara has olan bir amel işlerse, bu kimseye işlediği amel ile Müslüman hükmü veririz.

Özellikle bugün bu mesele etrafında yapılan tartışmalarda Hanbelî âlimlerinin sözlerinin aktarılması ve bunun ümmetin ittifak ettiği görüş olarak telakki edilmesi ve yine Hanbelî âlimlerinin mutlak olarak namazı kişinin İslam’ına hükmetmek için yeterli bir alamet görmelerinden dolayı hadisin açıklaması sadedinde sözlerimize, Hanbelî mezhebi âlimlerinin görüşlerini belirterek başladık. Zira namaz gibi İslam alameti taşıyan kişiler zahiren Müslümandır görüşünün en kuvvetli savucuları Hanbelî mezhebi âlimleridir. Ancak Hanbelî mezhebi dışında diğer mezhepler namaz gibi İslam alametinin kişinin İslam’ına hükmetmek için yeterli bir karine olmayacağı görüşündedirler. Bu hususta dört mezhebin görüşünün zikredildiği “el-Mevsuatu-l Kuveytiyye” de şu bilgilere yer verilmektedir:

“Gerek Hanefiler gerekse Hanbelîler namaz fiili ile kâfirin Müslüman olacağına hükmetmişlerdir. Ancak Hanbelîler kılınan namazın cemaatle ya da ferdi olmasını yine aynı şekilde daru’l-harb ya da daru’l-İslam’da olması arasında fark gözetmemişlerdir. “Ne zaman namaz kılarsa İslam’ına hükmedilir” demişlerdir. Hanefîler ise ancak vaktinde cemaatle tam bir namaz kılarsa İslam’ına hükmedilir demişlerdir. Malikîler ve Şafiîlerden bazıları ise, sadece namaz ile bir kâfirin Müslümanlığına hükmedilmez. Çünkü namaz İslam’ın furuundandır. Hac etmek, oruç tutmak gibi sadece namaz kılmakla kişi Müslüman olmaz. Çünkü Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem  “İnsanlarla “Lâ ilâhe illallah” deyinceye kadar savaşmakla emrolundum...” demiştir. Yine Şafiîlerden bazıları “Şayet daru’l-İslam’da namaz kılarsa onun İslam’ına hükmedilmez. Çünkü bu durumda dinini gizleyerek namaz kılması ihtimali vardır”[29] demişlerdir.

Hanefi âlimleri, Hanbelî âlimleri gibi İslam alametini kişinin İslam’ı için yeterli bir hal olarak görmekle birlikte namazın İslam alameti olabilmesi için cemaatle kılınmasını şart koşmuşlar, ferdi namaz kılan bir kimsenin Müslümanlığına hükmedilemeyeceğini söylemişlerdir. İbn-i Nüceym şöyle demiştir:

“Asıl olan şudur ki; kâfir bir kimse ferdi namaz kılmak, oruç tutmak, kâmil olmayan bir şekilde hac etmek sadaka vermek gibi diğer din sahiplerinin de yapmış olduğu ibadetlerden birisini yapmasıyla Müslüman olduğuna hükmedilmez. Yine aynı şekilde teyemmüm gibi bizim şeriatımıza has olan ancak asli ibadetlerden olmayan bir amelle de Müslüman olduğuna hükmedilmez.”[30]

Hanefi âlimleri bu görüşlerine delil olarak ise hadiste geçen “bizim namazımızı kılarsa...” ifadesini getirmişler ve sadece cemaatle namazın bizim ümmetimize has bir amel olduğunu söylemişlerdir:

“Şayet bir kâfir cemaatle namaz kılarsa bizim katımızda onun İslam’ına hükmedilir. Çünkü cemaatle namaz münferit namaza muhalif olarak sadece bu ümmete has bir ameldir. Ferdi namaz diğer ümmetlerin de amellerindendir. Nitekim Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem “bizim kıldığımız namaz” demiş ve kıblemize yönelme şartı getirmiştir. Bununla (bizim namazımız ifadesiyle) kastedilen sadece bu ümmete has olması sebebiyle cemaatle kılınan namazdır.”[31]

“Bizim namazımız ile kastedilen kâfir topluluklarının cemaatle namaz kılmamasına binaen sadece bizim ümmetimize has olması hasebiyle cemaatle kılınan namazdır.”[32]

Görüleceği üzere Hanefi âlimlerinin de konu üzerindeki görüşlerinin altında yatan temel illet, kişiye Müslüman hükmünün verilebilmesi için sadece Müslümanlara has olan amelleri işlemiş olması gerekliliğidir. İşte sadece bu sebepten dolayı Hanefi âlimleri ferdi namazı, kişinin İslam’ına hükmetmek için yeterli bir şart olarak görmemişler ve bunu da münferit olarak kılınan bir namazın sadece Müslümanlara has olmayan bir amel olduğu esasına bağlamışlardır.

Konu üzerinde Malikî mezhebi âlimlerinin görüşlerine gelince, bu konuda Malikî mezhebinden farklı görüşler gelmektedir. Nitekim “eş-Şerhu-l Kebir”de namaz kılan bir kimse için “İki şehadet kelimesini söylemediği müddetçe İslam’ına hükmedilmez”[33] denilmiştir. Buna karşılık “eş-Şerhu-l Kebir”in haşiyesi olan Haşiyetu-d Dusukî’de ise her iki görüş de, yani namaz kılan bir kimsenin Müslümanlığına hükmedilebileceği gibi Müslümanlığına hükmedilemeyeceği görüşleri de zikredilmiştir.[34]

Ancak konu üzerine dört mezhebin görüşlerini zikreden kitapların hemen hemen hepsinde Malikilerin asli görüşünün namaz kılan bir kimseye direkt olarak İslam hükmü uygulanamayacağıdır. Nitekim yukarıda geçtiği üzere el-Mevsuatu’l-Kuveytiyye’de “Malikiler sadece namaz ile bir kâfirin Müslümanlığına hükmedilmez.” denilirken, İmam Kurtubî tefsirinde tercih edilen görüşün kişinin namaz kılmasıyla direkt Müslüman olarak isimlendirilemeyeceğini, aslının araştırılması gerektiğini söylemiştir:

“Şayet kâfir bir kimse namaz kılar yahut İslam özelliklerinden olan bir fi­ili işleyecek olursa, ilim adamlarımız (Maliki mezhebi âlimleri) hakkında fark­lı kanaatlere sahiptirler, İbnu’l-Arabî der ki: Görüşümüze göre böyle bir kim­se bunları yapmakla Müslüman olmaz. Şayet ona: “Bu namazın arka planı ne­dir?” diye sorulacak olursa, o da: “Benim bu kıldığım namaz, Müslüman ola­rak kıldığım namazdır” derse ona; “Lâ ilâhe illallah” de, denilir. Şayet bunu söyleyecek olursa, doğru söylediği ortaya çıkar. Eğer bunu söylemeyi kabul et­mezse, onun bu davranışının bir oyun olduğunu öğrenmiş oluruz. Bununla birlikte böyle bir davranışta bulunmakla müslüman olacağını kabul edenle­rin görüşüne göre, irtidat etmiş olur. Ancak sahih olan bunun irtidat değil de asli bir küfür olduğudur.”[35]

Aslen Malikî mezhebi kaynaklarının birçoğunda kişinin İslam’ı için esas olan hususun tevhid kelimesinin ikrarı ile beraber zahiri amellerin yerine getirilmesi şart olarak getirilmiştir. Her ne kadar bazı Malikî âlimlerinden bu konuda ihtilaf olduğu zikredilse de bu ihtilafın zayıf olduğu görüşü benimsenmiştir.[36]

Şafi mezhebine gelince, Şafiler “İnsanlarla “Lâ ilâhe illallah” deyinceye kadar savaşmakla emrolundum” hadisini delil olarak getirmişler ve İslam alameti göstermekle kişinin İslam’ına hükmedilemeyeceğini söylemişlerdir. İmam Nevevî bu hususta şunları söylemektedir:

“Aslen kâfir olan bir kimse imamlık yaparak, imama tabi olarak, münferiden, mescitte ya da başka bir yerde ne şekilde olursa olsun namaz kılmakla Müslüman olmaz. Daru’l-İslam ya da Daru’l-Harbte olması da durumu değiştirmez. Bu İmam Şafi’nin “Kitabu-l Umm”de geçen ifadesidir.”[37] 

Daha sonra İmam Nevevî konuya dair ihtilafları getirmekte, mezhep âlimlerinden bir kısmının daru-l harbte kişinin namaz kılmasının İslam’ına alamet olacağını ancak darul İslam’da takiyye ihtimalinden dolayı namaz kılan bir kimsenin İslam’ına hükmedilemeyeceğini, yine namazda teşehhüd esnasında kişinin şehadet kelimesini getirmesiyle İslam’ına hükmedilip hükmedilemeyeceğine dair ihtilafları uzun uzun zikretmektedir.

Aynı şekilde “Mevsuatu-l Kuveytiye’de” Şafilerin bir kısmının sadece namaz ile bir kâfirin Müslümanlığına hükmedilmez. Çünkü namaz İslam’ın furuundandır. Hac etmek, oruc tutmak gibi sadece namaz kılmak ile kişi Müslüman olmaz. Çünkü Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem “İnsanlarla “Lâ ilâhe illallah” deyinceye kadar savaşmakla emrolundum...” demiştir.

Yine Şafilerden bazıları “Şayet daru’l-İslam’da namaz kılarsa onun İslam’ına hükmedilmez. Çünkü bu durumda dinini gizleyerek namaz kılması ihtimali vardır”[38] dediklerini nakletmiştik.

Görüleceği üzere Şafii âlimleri namaz kılan kimsenin ne şekilde olursa olsun İslam’ına hükmedilmeyeceğini açık olarak ifade etmişlerdir. Burada dikkate değer husus ise, Şafilerden bazılarının daru’l-harp daru’l-İslam ayrımına gitmeleridir. Aslen kâfir olan bir kimsenin daru’l-İslam’da namaz kılmasıyla kendisine Müslüman hükmü uygulanmayacağını söylemeleri ve bunu da takiyye ihtimaline bağlamaları kayda değer bir görüştür. Yani Şafilerden namazın daru’l-İslam’da İslam alameti olmayacağını söyleyen bazı âlimler bunun illetini daru’l-İslam’da kılacağı namazdaki ihtimale bağlamışlardır. Ve ihtimalli bir hal anında kişinin namaz kılmasıyla İslam’ına hükmetmemişlerdir. Bu gerçekten âlimlerin fıkhının derinliğine bir işarettir.

Burada son olarak “Kim bizim namazımızı kılarsa...” hadisinin Buhari’de geçen bir diğer varyantını nakletmekte fayda vardır. Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

“İnsanlarla “Lâ ilâhe illallah” deyinceye kadar savaşmakla emrolundum. Bunu söyledikten sonra bizim namazımızı kılar, bizim kıblemize yönelir ve bizim kestiğimizi yerse kanları ve malları bizim üzerimize haram olur. Ancak İslam’ın hakkı müstesna... Hesapları Allah’a kalmıştır.”[39]

Görüleceği üzere bu hadiste kişilerin İslam’ı için öncelikle “Lâ ilâhe illallah” demeleri şart koşulmuş, tevhid kelimesinin ikrarından sonra “Kim bizim namazımızı kılarsa...” denilmiştir. Şafilerden Hafız İbn-i Hacer el-Askalanî bu hadisin şerhinde konuyu geçtiğimiz sayfalarda söylediğimiz gibi zaman ve mekân açısından ele alarak şu mükemmel değerlendirmeleri yapmıştır:

“Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem bu hadiste kelime-i tevhidin ikinci kısmını, yani kendisinin risaletine iman etmenin gerekliliğini zikretmemiş sadece tevhid kelimesinin ikrarı ile yetinmiştir. Ancak burada o da kastedilmektedir. Şöyle ki, bir kimse “el-hamdu” okudum dediği zaman Fatiha Suresi’nin tamamını okuduğunu kastetmektedir. Bir başka görüşe göre ise hadisin bu kısmı tevhidi inkâr edenler hakkında varit olmuştur. Tevhidi inkâr eden bir kimse şayet tevhid kelimesini ikrar ederse ehli kitabın muvahhidleri gibi olur ki, Rasulullah’ın getirdiği diğer şeylere iman etmesi gerekir. İşte bundan dolayı zikredilen ameller tevhide atfedilmiştir. Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem “İnsanlarla “Lâ ilâhe illallah” deyinceye kadar savaşmakla emrolundum” dedikten sonra “Kim bizim namazımızı kılarsa” demiştir. Çünkü dinin gerektirdiği namaz, risaleti de kabul etmeyi gerektirir.

Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in zikredilen amellerle yetinmesinin sebebi şudur: Ehl-i Kitaptan tevhidi kabul edenler her ne kadar namaz kılıp, kıbleye yönelip, hayvan keserlerse de, bizim gibi namaz kılmazlar, bizim kıblemize yönelmezler. Onlardan bir kısmı Allah’tan başkası için kurban keserken, bir kısmı ise bizim kestiğimizi yemez. Bu sebepten dolayıdır ki bir başka rivayette “bizim kestiğimizi yerse...” buyrulmuştur. İlk dönemde dinin alanına giren konuların aksine, insanların namaz ve yeme konusunda nasıl bir yaşantı sürdürdüklerini anlamak kolaydı. Ondan dolayı bu hususlar esas alınmıştır.”[40] 

Gerçekten Hafız İbn-i Hacer konuyu ilmine ve fıkhına yakışır bir şekilde ele almış, şahıslara İslam hükmü vermeyi zaman ve mekân açısından çok güzel tespit etmiştir. Nitekim aslen yukarıdaki hadise baktığımızda da Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem kimlere İslam hükmü uygulayacağımız hususunda mükemmel bir tanım yapmaktadır.

Hadiste öncelikle tevhid kelimesinin ikrarı şart olarak getirilmiş, bu şekilde aslen ilk defa İslam’a davet edilen Mekkeli müşriklerden bir ferde hangi ameli neticesinde Müslüman hükmü uygulamamız gerektiği buyrulmuş, arkasından ise diğer şartlar ilave edilerek Mekkeli müşriklere yönelik uygulamadan ehli kitap çıkarılmıştır. Zira ehli kitabın tevhidi ikrar etmeleri kendileri için bir İslam alameti değildir. Onlar şirk halinde iken bu kelimeyi ikrar etmektedirler. O halde ehli kitaptan bir ferde Müslüman hükmünü uygulamak için yeni şartların getirilmesi gerekir ve bu şartların da ayırıcı ve mümeyyiz olması gerekir. Nitekim hadiste namaz kılma, kıbleye yönelme ve kestiğimizi yeme şartları ilave olarak getirilmiş ve bu şartlar da Müslümanlara izafe edilen bir namaz, Müslümanların yöneldiği bir kıble ve Müslümanların kestiğini yemek şartlarıyla tekit edilmiştir.

 

 

Sonuç

Öncelikle İslam alameti taşıyan bir kimseye direk olarak Müslüman hükmü verileceği görüşü üzerinde ne ümmetin bir ittifakı ne de bir icma‘ı vardır. Mezhep âlimlerinden sadece Hanbelî âlimleri namazı açık bir İslam alameti olarak görmüşler ve ne şekilde olursa olsun namaz kılan bir kimseye Müslüman hükmü verileceğini belirtmişlerdir. Ancak Hanbelî âlimleri bu fetvalarına temel esas olarak namaz amelinin sadece İslam dininde olduğunu, kâfir ve müşriklerin namaz gibi bir ameli icra etmediklerini almışlardır.

Buna karşılık Hanefi âlimleri de namazın bir İslam alameti olduğunu, ancak ferdi kılınan namaz ile kişiye Müslüman hükmü verilmeyeceğini, zira diğer din mensuplarının da ferdi olarak namaz kıldıklarını, buna karşılık cemaatle namazın sadece bu ümmete mahsus olmasından dolayı İslam alameti olduğunu ve sahibine Müslüman hükmü verileceğini söylemişlerdir. Hanefi âlimlerinin fetvalarında da temel illet ortaya konulan amelin sadece Müslümanlara has olmasıdır.

Maliki ve Şafilere gelince, onlar İslam alameti ile kişilere Müslüman hükmü uygulanamayacağını sarih bir şekilde belirtmişlerdir.

Bilinmesi gerekir ki, tüm müşrik toplumların kendilerine has dini özellikleri vardır. Müşrik toplumlar Allah’a iman iddiası içindedirler. Müşrik toplumlar kendilerini bir önceki şeriate nispet ederler. Müşrik toplumlar bu nispetlerinin sonucunda bir takım amellerde bulunurlar. Müşrik toplumlardan bir kısmı ehli kitap gibi tevhid kelimesini ikrar ederler. Bir kısmı hac ederler. Bir kısmı oruç tutarlar. Ya da tüm bu amellerin hepsini aynı anda yapan müşrik toplumlarla da karşılaşmak mümkündür.

Bugün içinde yaşadığımız bu toplumda tüm diğer müşrik toplumlar gibi Allah’a iman ettiğini iddia eden, bu iddialarının neticesinde kendilerini Rasulullah’a nispet eden ve bir takım amellerde bulunan bir toplumdur. İçinde yaşadığımız bu toplumun fertlerinin “Lâ ilâhe illallah” demeleri, kendilerini Müslüman olarak isimlendirmeleri, namaz kılıp dini ibadetlerde bulunmaları İslam dininin hususiyeti olmasından değil kendi şirk dinlerinin bir gereğidir. Ve bizler asla müşriklerin kendi dinleri gereği ortaya koydukları amellerle onları Müslüman olarak isimlendiremeyiz.

Yukarıda ilim ehlinden getirdiğimiz nakillerde açıkça görüldüğü gibi bir amelin “İslam Alameti” olabilmesi için o amelin sadece Müslümanlara has ve Müslümanların icra ettiği amel olması gereklidir. Bu şart olmadığı sürece kişileri kendi dinlerinin gereği olan bir amel sebebiyle Müslüman olarak isimlendiremeyiz. Velev ki bu amel İslam dininde olan bir amel olsa da durum bu şekildedir. Bu söylediklerimizi ispat sadedinde sadece ehli kitap olan Yahudi ve Hıristiyanların tevhid kelimesini ikrar etmelerine karşılık neden bu söylemleri neticesinde kendilerine Müslüman hükmünün verilmemesini örnek olarak gösterebiliriz.

Ehli Kitaptan olan Yahudi ve Hıristiyanlar kendi dinlerinin bir gereği olarak “Lâ ilâhe illallah” demektedirler. Ancak Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in risaletine inanmamaktadırlar. İşte bundan dolayı İslam âlimleri ehli kitaptan olan birisinin tevhid kelimesini ikrar etmesiyle yani “Lâ ilâhe illallah” demesiyle Müslüman olamayacağını buna karşılık mutlak surette “Muhammedun Resulullah” demesinin de gerektiğini açık bir şekilde belirtmişlerdir.

Bunun tek sebebi ise ehli kitabın zaten şirk halinde iken tevhid kelimesini söylüyor olmalarıdır. Bakınız “İnsanlarla Lâ ilâhe illallah deyinceye kadar savaşmakla emrolundum” hadisine dair İmam Nevevî Müslim şerhinde Kadı Iyaz ve Hattabi’den şu sözleri nakletmektedir:

Kadı Iyaz der ki: “Mal ve can dokunulmazlığının Lâ ilâhe illallah diyenlere mahsus oluşu imana icabetin ifadesidir. Bu sözle kastedilenler Arap müşrikleri olan putperestler ve bir Allah’ı tanımayanlardır. İlk defa İslam’a davet olunanlar ve bu uğurda kendileri ile harb edilenler bunlardır. Lâ ilâhe illallah kelimesini telaf­fuz edenlere gelince onların dokunulmazlığı için yalnız Lâ ilâhe illallah demeleri kâfi değildir. Çünkü onlar bu kelimeyi küfür halinde iken de söylemektedirler. Zaten Allah’ı birlemek onların itikadları cümlesindendir.”[41]

Hattabi der ki: “Malumdur ki bununla ehli kitab değil putperestler kastedilmiştir. Çünkü ehli kitap olanlar Al­lah’tan başka ilah yoktur derler de yine de tepelerinden kılıç inmez.”[42]

Burada son olarak kısaca “İslam Alameti” ifadesi üzerinde durmakta fayda vardır. Yukarıda nakletmiş olduğumuz fetvalar çerçevesince şu hususu rahatlıkla söylemekte fayda vardır ki İslam alameti sadece ama sadece Müslümanlara has olan amellerdir. Zira alamet; bir şeyin kendi türündeki diğerlerinden farklılığını belirten nitelikleridir.  

Bakınız gerek Şeyh Ebu Muhammed gerekse Şeyh Abdulkadir b. Abdulaziz İslam alameti tanımını mükemmel bir şekilde ortaya koymuşlar, ancak ortaya koydukları tanımları selef âlimleri gibi zaman ve mekân açısından inceleyememişlerdir. Şeyh Ebu Muhammed İslam alametini “Bazı söz ve ameller de vardır ki, sadece Müslümanlara özeldir. Dolayısıyla sadece Müslümanın işleyebileceği (namaz veya Kelime-i Tevhid gibi) bir alameti izhar eden kişinin Müslüman olduğuna hükmedilir” diyerek “İslam Alametinin” tanımını sadece Müslümanların işlemiş olduğu söz ve ameller olarak yapmaktadır. Şeyh Abdulkadir b. Abdulaziz ise “İslam Alameti” tanımını şu şekilde yapmaktadır:

“Hükmî İslam alametleri İslam’ın hususiyetlerinden olup, başka din mensuplarının ortak olmadığı şeylerdir.”

İşte tanım budur... Öyle ise İslam alameti; hangi zaman ve zeminde olursa olsun sadece Müslümanların ortaya koydukları söz ve fiillerdir. İslam alameti olarak telakki edilen bir söz ve fiili kâfir ve müşriklerde görmek söz konusu değildir.

Biz burada günümüz müşrik toplumunun fertlerinin namaz kılmalarıyla kendilerine kesinlikle Müslüman hükmünü uygulanamayacağını açıklamaya çalıştık. Hiç şüphesiz doğrularımız Âlemlerin Rabbi’nin yardım ve inayetiyledir. Hatalarımız ise nefislerimizin kötülüklerindendir.[43]

 

 

Faruk Furkan

 

 

 



[1] Buhârî, Meğâzî, 61. Hadis no: 4351; Müslim, 1064.

[2] “Fethu’l-Bârî”, 7/835.

[3] Müslim, 96.

[4] Nevevî,  “Şerhu Sahîhi Müslim”, 1/282.

[5] A.g.e. 1/280.

[6] “Fethu’l-Bârî”, 12/275.

[7] Buhârî. Hadis no: 2641.

[8] “Nüzhetü’l Müttakîn Şerhu Riyaz es-Salihîn”, 1/306.

[9] “Dinden Çıkaran Ameller”, sf. 15.

[10] Buhârî, İman, 17; Müslim, İman, 20.

[11] “es-Sarimu’l-Meslûl”, sf. 362.

[12] “es-Siyretu’n-Nebevîyye”, İbn-i Kesîr, 2/462; “el-Bidâye ve’n-Nihâye”, 3/365.

[13] “Kava‘id fi’t-Tekfîr”, sf. 40, 41.

[14] “Silsiletü’l-Ehâdîsi’s-Sahîha”, 1050.

[15] Bu soru ve cevabı “Kava‘id fi’t-Tekfîr” adlı eserden aldık. Bkz. sf. 149.  Konunun daha iyiyi anlaşılmasını sağlamak için kısmî ilavelerde bulunduk.

[16] “Fi Zilali’l-Kur’an”, 2/1106.

[17] Bu bölümde yer alan bilgi ve kaynaklar “İrcâ Saldırılarına Karşı Şüphelerin Giderilmesi” adlı eserden alınmıştır. Bazı yerlerde kısmî tasarruflarımız söz konusudur. Konunun detayı için bkz. “İrcâ Saldırılarına Karşı Şüphelerin Giderilmesi”, sf. 228 vd.

[18] Buhârî, Kitabu’s-Salât, 28. Hadis no: 391.

[19] “Câmiu’l-Ulûmi ve’l-Hikem”, s. 72.

[20] “Câmiu’l-Ulûmi ve’l-Hikem”, s. 21.

[21] “Fethu’l-Bârî”, 1/497.

[22] Buhârî, Kitabu’s-Salât, 28. Hadis no: 391.

[23] “el-Muğni”, 19/488.

[24] “el-Muğni, 19/488.

[25] “Şerhu Munteha’l-İradât”, Kitabu’s-Salât, 1/301.

[26] “Keşşafu’l-Kına an Metni’l-İkna‘”, Kitabu’s-Salât, 2/114.

[27] “Şerhu Gayeti’l-Muntehâ”,  Faslu Tevbeti’l-Mürteddîn, 18/399.

[28] “Şerhu Muntehâ’l-İradât”, Faslu Tevbet’il-Mürteddîn, 11/325.

[29] “el-Mevsuatu-l-Kuveytiyye”, 1/1380.

[30] “el-Mevsuatu’l-Kuveytiyye”, 1/1380.

[31] “Haşiyetu Reddi’l-Muhtar”, 1/381.

[32] “Dureru’l-Hukkam Şerhu Gureri’l-Ahkâm”, 1/220.

[33] “eş-Şerhu’l-Kebir”, 1/326.

[34] “Haşiyetu’d-Dusukî ale’ş-Şerhi’l-Kebir”, 3/227.

[35] “Kurtubi Tefsiri Tercümesi”.

[36] “Haşiyetu-d-Dusukî, ale’ş-Şerhi’l-Kebir”, 3/227.

[37] “Şerhu’l-Mühezzeb”, 4/252.

[38] “el-Mevsuatu’l-Kuveytiyyeh” Bab: İslam 1/1380.

[39] Fadlu İstikbali’l-Kıble, Hadis No: 379.

[40] “Fethu’l-Bârî”, 391 numaralı hadisin şerhi.

[41] İmam Nevevi, “Sahihi Müslim Şerhi” 2/156.

[42] İmam Nevevi, “Sahihi Müslim Şerhi” 2/156.

[43] Konunun girişinde de belirttiğimiz gibi bu konu ve bu konunun kaynakları “İrcâ Saldırılarına Karşı Şüphelerin Giderilmesi” adlı eserden bazı tasarruflarla iktibas edilmiştir.

Okunma Sayısı:2094