“Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurat, 6)

TİCARET EHLİ MÜSLÜMANLARA NASİHATLER -10-


بسم الله الرحمن الرحيم

Rahmân ve Rahîm Olan Allah’ın Adıyla…

Değerli tacir kardeşim, bir önceki yazımızda sana peşin ticaretin öneminden bahsetmiş, ardına ticarethanelerimizi Dâru’l-Erkâm’a çevirmenin gerekliliğini vurgulamış, sonrasında da ticaretimizin Allah’ı zikretmeye ve namaza mani olmaması gerektiğini anlatarak yazımızı noktalamıştık. Bu yazımızda ise malla cihadın öneminden söz ederek yazı dizimize devam edeceğiz.

***

21- Malınla Cihad Etmeyi İhmal Etme

Tacir kardeşim, senin de bildiğin üzere kendisine intisap etmekle şeref duyduğumuz bu yüce din; tüm insanlığa tebliğ edilmesi, dünyanın dört bir yanında yankı bulması ve daha güçlü temeller üzere varlığını sürdürebilmesi için bizlere Allah yolunda elimizden gelen her şeyle cihad etmeyi emretmiştir. Bu din asla cihadsız, mücadelesiz ve cehd-u gayretsiz olmaz. Bunlar olmaksızın bir adım öteye gitmez. Bundan dolayı îla-i kelimetullah’ın ikâmesi adına verilen bu kutlu mücadelede her Müslümanın üzerine düşeni yapması, sorumluluk alması ve bu bağlamda hasbelkader gerek malı, gerek eli, gerek dili, gerek kalemi, gerek çoluk-çocuğu ve gerekse de canı ile bir çaba ortaya koyarak umumî bir seferberlik başlatması gerekmektedir. Yani Müslümanların yatarak değil, sahip oldukları tüm çabayı ortaya koyarak bu dine hizmet etmeleri gerekmektedir. Vurgulamaya çalıştığımız bu hakikati Rabbimiz Kitabı’nda da dile getirmiş ve Müslümanların her hâli ile cihad ehli olmaları gerektiğini belirtmiştir. Rabbimiz şöyle buyurur:

“Gerek hafif, gerek ağırlıklı olarak Allah yolunda sefere çıkın ve mallarınızla, canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.” (9/Tevbe, 41)

Rasûlullah da sallallahu aleyhi ve sellem bu manayı şöyle ifade etmiştir:

“Müşriklerle mallarınız, canlarınız ve dillerinizle cihad edin.” (Ebu Dâvud rivayet etmiştir)

Bu gün kâfirler bile batıl ideolojilerini yaymak, sapkın itikatlarının tüm dünyada kabul görmesini sağlamak ve İslam’ın göz kamaştıran nurunu söndürmeye çalışmak için ellerinden gelen her metotla çalışmakta ve bu gaye uğrunda en değerli mallarını harcamaktadırlar.

“Gerçek şu ki kâfirler (insanları) Allah yolundan alıkoymak için mallarını harcarlar. Onlar (bu gayeyi gerçekleştirmek için) o mallarını yine harcayacaklardır. Sonra bu mallar onlara bir iç acısı olacak, sonra da yenilgiye uğrayacaklardır. İnkâr edenler toplanıp cehenneme sürüleceklerdir.” (8/Enfâl, 36)

Eğer kâfirler bile kendi inançlarının yayılması için bu denli çaba harcıyor ve ellerindeki en değerli şeyleri feda ediyorlarsa, cennetin talibi olan biz Müslümanların daha çok gayret etmesi, en değerli şeylerini feda ederek kâfirlerin çabalarından daha yoğun bir çabayla cihadlarını gerçekleştirmesi gerekmez mi?

Elbette gerekir…

Bu nedenle dinimizin daha iyi ikâmesi ve yarınlara daha sağlıklı bir şekilde taşınması için her Müslümanın elinden gelen her türlü çabayı ve tüm cehd-u gayreti ortaya koyması lazımdır.

Sen, ticaretle meşgul olduğun ve bu dine şu şartlar itibariyle malınla cihad ederek yardım edebileceğin için burada söyleyeceğimiz sözler ‘mal ile cihad’ dairesinde olacaktır. Onun için burada anlatılacak şeyleri bu gayeye matuf olarak okumaya çalış.

Hizmet Maddiyatla Güçlenir

Değerli tacir kardeşim, senin de bildiğin üzere bu gün Müslümanların İslamî çalışmalarını başarılı bir şekilde ilerletebilmeleri için hayatlarının her alanında maddiyata ihtiyaçları vardır.

Kitap basalım, dağıtalım desek maddiyatsız olmuyor.

CD yayalım desek maddiyatsız olmuyor.

İnsanlara el ilanı, broşür veya kartvizit verelim desek maddiyatsız olmuyor.

İnternet sitesi kurup tebliğ yapalım desek maddiyatsız olmuyor.

Ders hazırlayıp istifadeye sunalım desek maddiyatsız olmuyor.

Eğitim kurumları açıp insanları eğitelim desek maddiyatsız olmuyor.

İnsanların kalplerini İslam’a ısındırmak için bir takım faaliyetler yapalım desek maddiyatsız olmuyor.

Garip gurabaya, fakir fukaraya yardım edip gönüllerini İslam’a açalım desek maddiyatsız olmuyor.

Hâsılı, ne yapalım desek işin ucu bir şekilde gelip maddiyata dayanıyor ve Allah’ın kendilerine imkân verdiği Müslümanların fedakârlıklarına muhtaç olunuyor. Bu gerçekten de böyle… Hangi İslamî alan olursa olsun maddî güçten bağımsız müspet tek bir adım atmak veya verimli herhangi bir çalışmadan söz etmek mümkün değil. Bu nedenle altını çize çize söylüyoruz ki, Müslümanların öncelikle bu noktada bilinçlenmesi, sonrasında da bu bilinçlerini pratiğe dökmesi gerekmektedir.

“Ey iman edenler! Elîm bir azaptan sizi kurtaracak bir ticareti size göstereyim mi? Allah’a ve Resûlüne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. (Siz bunu yaparsanız) Allah günahlarınızı bağışlar ve sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel ve hoş meskenlere koyar. İşte bu, büyük bir kurtuluştur.” (61/Saff, 10-12)

Allah hepsinden razı olsun, Sahabe-i Kiram bu bilince ermiş ve hayatlarında hep bu bilinçle hareket etmişlerdi. Canlarından önce mallarını ortaya koyarak Efendimizin yanında yer aldılar ve ellerini ceplerine atmaktan bir an olsun geri durmadılar. Ortaya koydukları bu cömertçe tavır sayesinde de cahiliyenin koyu karanlığına gömülmüş olan insanlık, İslam’ın güzellikleriyle tanıştı.

İşte Hatice radıyallahu anhâ!

Davetin yardıma en çok ihtiyaç duyduğu o çetin günlerde Efendimizin ayaklarının altına tüm malını serdi, serpiştirdi. İslam’ın insanlara daha iyi bir şekilde ulaştırılması için elinde avucunda ne varsa hepsini feda etti ve bu sayede kendi çağındaki dünya kadınlarının en hayırlısı oldu. (Buharî ve Müslim) Efendimiz aleyhisselam, onun bu eşsiz fedakârlıklarından dolayı vefatından sonra bile kendisini hemen her gün hayırla yâd eder ve överdi. Aişe annemiz anlatır:

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Hatice’yi anmadan ve kendisine güzel övgülerde bulunmadan neredeyse evinden ayrılmazdı. Bir gün yine onu andı. Bunun üzerine ben:

O, ihtiyar kadından başka biri değil! (kendimi kast ederek) Allah, sana ondan daha hayırlısını vermiştir, dedim.

Bu sözleri duyunca Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem saçının ön tarafı titreyecek kadar öfkelendi ve şöyle dedi:

Allah’a yemin ederim ki hayır! Allah bana Hatîce’den daha hayırlı bir hanım vermemiştir. Çünkü insanlar beni inkâr ettiği zaman o bana iman etti. İnsanlar beni yalanladığı zaman o beni tasdik etti. İnsanlar beni mahrum ettiği zaman o bana malıyla sahip çıktı. Allah beni ondan, diğer hanımlara nasip olmayan çocuklarla rızıklandırdı.” (İmam Ahmed rivayet etmiştir)

İşte Ebu Bekir radıyallahu anh! O da, İslam’ın sıkıntı çektiği her dönemde malını feda etmekten çekinmemiş, gerek Müslümanların zorluklarını bertaraf etme adına gerekse İslam’ın yücelmesi adına parasıyla Allah yolunda cihaddan geri durmamıştı. Hem de öyle bir fedakârlık yapmıştı ki, tarih neredeyse böyle bir fedakârlığın eşine bir daha rastlamadı.

Ömer radıyallahu anh anlatır: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir gün infakta bulunmamızı emretti. Bu da, elimde bir miktar mal bulunduğu bir zamana denk geldi. Kendi kendime:

Ebu Bekir’i geçersem, ancak bu gün geçerim, dedim ve elimdeki malın tam yarısını getirip Rasûlullah’ın sallallahu aleyhi ve sellem önüne koydum.

Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bana:

Ey Ömer! Ev halkına ne bıraktın, diye sordu.

Getirdiğimin bir o kadarını bıraktım ya Rasulallah, dedim.

Sonra Ebu Bekir geldi. Yanında bulunan servetinin hepsini getirmişti. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ona da:

Ev halkına ne bıraktın, diye sordu.

Ebu Bekir radıyallahu anh:

Onlara Allah’ı ve Rasûlü’nü bıraktım, dedi.

Ömer radıyallahu anh der ki: Bunun üzerine (kendi kendime dedim ki): Vallahi artık hiçbir şeyde asla onu geçemeyeceğim. (Ebu Dâvud ve Tirmizî rivayet etmiştir.)[1]

Ebu Bekir radıyallahu anh, mesele ‘Allah’ın dini’ olunca geri kalan her şeyi teferruat görür ve neticesine aldırış etmezdi. İşte böyle olduğu içindir ki malının tamamını gözü arkada kalmadan Rabbinin dinini hâkim kılmak adına ortaya koyuyordu. Kitaplarımızda anlatıldığına göre o, Rabbi için harcama yaptığında birer birer değil, ikişer ikişer verirdi. Bir istense, bir fazlasıyla tasaddukta bulunarak cömertliğini ortaya koyardı. Aktaracağımız şu rivayet onun bu yönüne işaret etmektedir.

 Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurur ki:

“Kim Allah yolunda bir maldan çift çift verirse Cennet kapısında görevli olan melekler ona:

— Ey Allah’ın kulu! Haydi, gel buradan (cennete gir), diye seslenir.

Ebu Bekir radıyallahu anh:

— Ey Allah’ın Rasûlü! (O zaman) bu asla kaybı olmayan bir alışveriştir, dedi.

Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

Ben senin onlardan (yani cennetin her kapısından cennete davet edilenlerden) olmanı umuyorum, buyurdu. (Buharî rivayet etmiştir)

Bu gün bazı Müslümanlardan bir istense, bin bahane işitilebiliyor. Sanki ‘gölge etme, başka ihsan istemez’ sözü böyleleri için söylenmiş! Nerede kaldı Ebu Bekir olmak?! Nerede kaldı Allah yolunda ikişer ikişer harcamak?! Tamam, Ebu Bekir olamayabiliriz; peki, Ebu Bekir gibi de mi olamıyoruz? Onu örnek almalı ve bu yüce din için bir şeylerimizi çekinmeden harcamalıyız. Allah bu ümmete Ebu Bekir’i örnek alacak yiğitler nasip etsin. (Allahumme âmin)

Osman da radıyallahu anh öyleydi. O da bu kervanın kutlu yolcularındandı… Mal ile cihad nasıl yapılır, bu dine para ile nasıl hizmet edilir, bunu fiilî olarak bize gösteren ender şahsiyetlerdendi. Hatırlarsanız, bu yazı serimizin ilkinde onun Rûme Kuyusu’nu satın alarak Müslümanların su ihtiyacını nasıl karşıladığına işaret etmiş ve bu ameliyle cenneti nasıl hak ettiğini zikretmiştik. Tebük Seferi’ne gidilirken de benzeri bir fedakârlık ortaya koyduğunu anlatmış ve ordunun teçhiz edilmesinde en büyük katkıyı sağlayarak mal ile cihadın nasıl olacağını fiili olarak bize öğrettiğini ifade etmiştik. Onun tüm bu fedakârlıkları karşısında Efendimiz ne diyeceğini bilememiş ve en sonunda onun için şöyle dua etmişti: ‘Allah’ım! Ben Osman’dan razıyım, Sen de razı ol’

Talha b. Ubeydullah da radıyallahu anh davasına malıyla hizmet etmede eşsiz şahsiyetlerdendi. Kaynaklarımızda nakledildiğine göre o; yetimleri gözetir, fakirlerin ihtiyaçlarını görür, biçarelere yardım eder, muhtaçlara para verirdi. Garibanları evlendirir, borçlularının borcunu kapatırdı. Tüm bunları, Allah’ın kendisine vermiş olduğu malın hakkını ödemek, malı ile cihad etmek ve Rabbinin rızasını kazanmak için yapardı.

Bu noktada sahabenin fedakârlıkları inanın anlatmakla bitmez. Şeyh Yusuf Kandehlevî’ye ait olan ‘Hayatu’s-Sahâbe’ adlı eserin ‘Sahabenin Allah Yolunda Mallarını Harcaması’ adlı bölümüne baktığınızda, onların bu konuda nasıl bir özveri ve diğergamlık ortaya koyduğunu rahatlıkla görebilirsiniz.

Bu gün Müslümanlar, İslamî çalışmalar ortaya koyan kardeşleriyle ‘duygu’ anlamında her daim beraberler. Bunda şüphe yok. Ayrıca duaları da onların üzerinde. Bunda da en ufak şüphemiz yok. Ama şunu belirtelim ki, duygu anlamındaki bu beraberlikleri maddî güçle desteklenmediği sürece İslamî çalışmalar istenen düzeye gelmemekte, kâfirlerin belini kıracak bir güce ulaşmamaktadır. Bu demek değildir ki her şey maddedir. Asla! Bizim böyle bir inancımız yok. Allah’ın yardımı olmadan dünyanın tüm gücü elimizde olsa bile, biz asla başarıya ulaşamaz, hiçbir ciddî çalışmaya imza atamayız. Bu, bizim iman ettiğimiz en temelli gerçeklerdendir. Lakin şu da inkâr edilemez bir gerçektir ki, İslam, geldiği günden şu âna dek geçirdiği her safhasında Allah’ın yardımı yanında bir de Müslümanların gücü sayesinde ilerlemiştir. Bu kutlu seyri az-biraz inceleyenler bu gerçeği rahatlıkla görebilirler. İslam tarihinin hiçbir savaşı salt duygularla, hamaset dolu kelimelerle ve tahrik edici cümlelerle kazanılmamış, düşmanlar bu tarz şeylerle bertaraf edilmemiştir. Bilakis onların hezimete uğratılmaları Allah’ın yardımı başta olmak üzere Müslümanların cehd-u gayretleriyle olmuştur. Bu nedenle Müslümanların öncelikle bu gerçeği içselleştirmeleri, daha sonra da ellerini ceplerine atarak iman ettikleri davanın ileriye götürülebilmesi için gayret sarf etmeleri gerekmektedir.

Bunun yanı sıra İslam’ı yarınlara taşıma yükünün Müslümanlardan bir gurubun üzerine yıkılıp, diğerlerinin buna sadece ‘seyirci’ olmalarının yanlışlığı, bilmem izaha gerek duyar mı? Bu dava hepimizin davası ise bu davaya kolektif bir şekilde yardım ederek ensarullah olma şerefine nail olmalıyız.

Konumuz mal ile cihad…

Bu konu, fıtraten mala sevdalı olan insanoğlu için gerçekten çok zor bir konu. Yazması da zor, okuması da zor, amel etmesi de zor… Ama kolay, Allah’ın kolaylaştırdığı olduğu için O’ndan yardım dileyerek bu konuda üzerimize düşen şeyleri konuşmamız, yapmamız gereken şeyleri de yapmamız gerekmektedir.

Dediğimiz gibi mal ile cihad konusu fıtraten mala sevdalı olan insanoğlu için gerçekten çok zor bir konudur. Çünkü fıtratlar onun sevgisi üzere yaratılmıştır. Biz bu konuya ilişkin ne kadar hamasetli, süslü ve yaldızlı sözler söylesek, ne kadar kardeşlerimizi mallarıyla cihad etmeye teşvik etsek de, insan, nefsiyle başa başa kaldığı ve fıtratıyla yüzleştiği zaman mala olan baskın sevgisinden dolayı imtihanı kaybedebilmekte, üzerine düşen görevleri ihmal edebilmektedir.

İnsanların mal sevgisine tutkun olmaları şaşılacak ve kınanacak bir şey değildir aslında. Çünkü onları bu tabiat ile yaratan, onların sahibi olan Allah’tır. O Allah, imtihanlarını daha kolay atlatmaları için evvelemirde insanoğlunun bu duygusunu Kitabında dile getirmiş, birçok ayetiyle hem mala hem de dünyalıklara tutkun olduklarını onlara hatırlatmıştır.

“Kadınlara, oğullara, yük yük altın ve gümüşe, salma atlara, davarlara ve ekinlere beslenen aşırı arzu tutkusu insanlara süslü gösterilmiştir. Bunlar dünya hayatının geçimliğidir. Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah’ın katındadır.” (3/Âl-i İmrân, 14)

“Siz malı pek aşırı bir şekilde seviyorsunuz.” (89/Fecr, 20)

Allah, ‘Siz malı pek aşırı bir şekilde seviyorsunuz’ demişse, birilerinin çıkıp da ‘Biz malı sevmiyoruz’ demesi kadar abes bir şey olamaz. Yaratan bilmez mi? Eğer O, seviyorsunuz, hem de pek aşırı bir şekilde seviyorsunuz, demişse iş bitmiş, söylenecek sözler tükenmiştir. Bunun üzerine söylenecek her türlü söz laf-ı güzaf olacaktır.

Rasûlullah da sallallahu aleyhi ve sellem bu hakikati tıpkı Kur’ân’ın vurguladığı gibi ifade etmiş ve bu konuda biz Müslümanların bu hakikati bilmelerini istemiştir. O, şöyle buyurur:

“İnsanoğlunun bir vadi dolusu altını olsa, bir vadi daha olmasını ister. İnsanoğlunun karnını topraktan başka bir şey doyurmaz. Ve Allah tövbe edenlerin tövbesini kabul eder.”  (Müslim rivayet etmiştir)

İnsanoğlu gerçekten de malı çok sever. Onun malı çok sevdiği hem şer‘î nasslarla hem de pratik hayatla ispatlıdır. Şer‘î nasslardan bir kaçını biraz önce zikrettik. Pratik hayata gelince;

Kişinin sırf mal kazanıp biriktirmek için bazen rahatını terk etmesi,

Bazen konumunu, itibarını ve makamını zedeler tarzda davranışlar sergilemesi,

Bazen özgürlüğünü tehlikeye atması,

Bazen yalan söylemesi,

Bazen insanlarla arasına barikatlar koyması,

Bazen kardeşlerini terk etmesi,

Bazen arkadaşlarından uzaklaşması,

Bazen eşini ve oğullarını küstürmesi,

Bazen de hayatını tehlikeye atması, malın ona ne kadar sevimli olduğunun açık birer göstergesidir.

İnsan, mal elde etme veya elde ettiği malı muhafaza etme adına kalkar ve tüm bu sayılanları riske atar. Bu da malın ona çok sevimli olduğunun bir göstergesidir. Mal hakikaten de insanoğluna sevdirilmiştir. Hatta bazen malı, neredeyse canından bile değerli oluverir ona. Sırf onu artırmak için kendisini tehlikelerin önüne atar, bela ve musibetlere dalar, başına gelecek acıları göz ardı eder. Mesela bir şoför düşünün. Bu şoförün uykulu bir şekilde ve kaza yapma ihtimali çok yüksek olduğu halde araç kullanması ne ile izah edilebilir? Veya bir casus düşünün. Bu casusun zann-ı galiple öleceğini bildiği halde düşman saflarında bulunması ne ile açıklanabilir? Ya da kalp hastası olan birisini düşünün. Bu adamın yasak olmasına rağmen kalbini yoracak şekilde çalışması nasıl tavzih edilir?

Bütün bunlar sadece üç-beş kuruş daha fazla kazanmak için değil midir?

O halde şunu tekrar ifade edelim ki mal, insanoğluna canını tehlikeye arz edecek kadar çok sevdirilmiştir.

Laf buraya geldiğinde şu soruyu sormadan edemeyeceğiz: Acaba Allah neden bizlere malı çok sevdirmiştir ve niçin mala meyyal bir yapıda bizleri yaratmıştır?

Bu sorunun cevabı tek kelimeyle şudur: İmtihan gereği…

Allah, sırf bizleri imtihan etmek için böylesi bir tabiatta yaratmıştır. Bu imtihanın neticesinde acaba kulları fıtraten çok düşkün oldukları malı mı daha çok sevecekler, yoksa kendisini ve insanlık için seçmiş olduğu dinini mi?

Hangisini?

İşte bunu açığa çıkarmak için insana önce malı sevdirmiş, ardından da onu o malla imtihan etmiştir.

Eğer Allah, kendi davası için nefse basit gelen bir şey isteseydi, yalancılar da sadıklar da bu imtihandan başarıyla çıkar ve herkes bir şeylerini bu davaya takdim ederek imtihanını kolayca geçerdi. Ama Allah gerçek dava âşıklarını görmek için nefse çok ağır gelen bir şeyle onları imtihan etti ki bu sayede kim sadık, kim kâzip ortaya çıksın.

İslam’a Hizmette Malla Cihad, Canla Cihaddan Daha Önceliklidir

Kur’ân’da tam on ayette malla cihad, canla cihadla yan yana zikredilmiştir. İlginçtir ki bunlardan bir tanesi hariç, her birinde mal ile cihad, can ile cihadın önünde zikredilmiştir. Biraz sonra farklılık arz eden o bir yerin hikmetini anlatmaya çalışacağız; ama öncesinde gelin, bu ayetlerden birkaç tanesini zikrederek konuyu daha canlı bir hale getirelim. Rabbimiz buyurur ki:

“Müminler ancak Allah’a ve Peygamberine iman eden, sonrasında da asla şüpheye düşmeyen ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad eden kimselerdir. İşte onlar sâdıkların ta kendileridir.” (49/Hucurât, 15)

“İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad eden kimseler, Allah katında derece bakımından daha üstündür. İşte onlar, başarıya erenlerin ta kendileridir.” (9/Tevbe, 20)

“Fakat peygamber ve beraberindeki müminler, mallarıyla ve canlarıyla cihad ettiler. İşte bütün hayırlar bunlaradır ve bunlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (9/Tevbe, 88)

Görüldüğü üzere bu ayetlerde malla yapılacak cihad, canla yapılacak cihaddan önce zikredilmiş. Bu manada daha birçok ayet vardır. Tevbe Sûresi 41, 44 ve 81; Saff Sûresi 11; Nisa 95 ve Enfal 72 bu manadaki diğer ayetlerdir. Tüm bu ayetlerde mal, cana takdim edilerek adeta şu mesaj verilmek istenmiştir: Ey Müslümanlar! Bu davaya hizmette mala duyulan ihtiyaç, cana duyulan ihtiyaçtan çok daha öncelikli ve çok daha fazladır. Bu nedenle dininize hizmet ederken malınızla cihadı, canınızla cihadın önüne almalı ve mal konusunda daha cömert davranmalısınız.

Evet, bu ayetlerde adeta bu mesaj verilmek istenmiştir. Ayetleri dikkatlice incelediğimizde onların tamamında malın, candan önce zikredildiğini ve müminlerin, davaları uğrunda canlarından önce mallarını feda etmek zorunda olduğunu görürüz. Bu, gerçekten de dikkate şayan bir husustur. Acaba neden Allah hep malla cihadı canla cihadın önünde zikretmiş ve müminlerin, davaları için mallarını canlarından önce feda etmeleri gerektiğini belirtmiştir?

Bunun birçok cevabı vardır; ama buna verilebilecek en pratik cevaplar şunlardır:

Öncelikle bu davanın diğer insanlara hakkıyla ulaştırılabilmesi candan önce malla mümkündür. Mal olmadan istenildiği kadar can ortaya konsun davet bihakkın yerine getirilemeyecektir. Çünkü davetin yayılabilmesi ve diğer insanlara tebliğ edilmesi için ‘vasıtalara’ ihtiyaç vardır. Bunlar dün farklıydı, bu gün farklı. Ama hepsinin ortak özelliği, bunların ancak mal ile temin edilebilir olmasıdır. İşte bu nedenle ayetlerde mal, candan önce zikredilmiştir.

Can ile cihadın gerçekleşebilmesi, ancak mal ile mümkündür. Silahı, korunakları ve teçhizatı olmayan bir insan nasıl canını ortaya koyabilir, nasıl düşmanıyla karşı karşıya gelebilir ki? Canını ortaya koyabilmesi için önce silaha ve teçhizata ihtiyacı vardır. Bu da yine ancak mal ile mümkündür.

Mal, insanoğluna aşırı bir şekilde sevdirilmiştir. İnsan bazen malı için nefsini ve onurunu ayaklar altına alabilir. Yani malı ile nefsi karşı karşıya geldiğinde, malını kaybetmeme adına nefsini çiğner, ayaklar altına alır. Mesela makam sahibi birisini düşünün. Birileri kendisinden malını istediğinde, sırf malını vermemek için ağız eğer, tevriye yapar, yalan söyler… İtibarını ayaklar altına alma pahasına malından vazgeçmez. Oysa itibar çok önemli bir meseledir. Ama mal sevgisiyle yan yana geldiğinde, insan, malını nefsinin heveslerine takdim eder.

Yine mal, üstte de ifade etmeye çalıştığımız gibi insana çok sevdirilmiştir. İnsan malına zarar gelmesin diye canını bile tehlikeye atar. Üstte verdiğimiz şoför, casus ve kalp hastası örneğini tekrar düşünelim. Bunlar ne için canlarını tehlikeye atıyorlar? Sırf daha çok kazanmak veya kazandıklarını muhafaza etmek için. Canı riske atmak söz konusu olsa bile, malı muhafaza etmek gerektiğine göre malın candan önce zikredilmesi çok anlamlıdır.

Bu saydıklarımız bir anda akla gelen cevaplardır. Kur’ân’da malın candan önce zikredilmesinin başka sebepleri de vardır. Burayı cevaplandırdığımıza göre şimdi canın maldan önce zikredildiği tek ayet olan Tevbe Sûresi 111. ayeti ve bu ayette neden canın maldan önce zikredildiğinin gerekçesini izah etmeye geçebiliriz. Öncelikle ayetin mealini verelim. Rabbimiz buyurur ki:

“Şüphesiz ki Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Allah bunu Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da kesin olarak vaat etmiştir. Kimdir sözünü Allah’tan daha iyi yerine getiren? O hâlde, yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin. İşte bu büyük başarıdır.” (9/Tevbe, 111)

Dikkat edileceği üzere Kur’ân’da her yerde malla cihad, canla cihadın önünde zikredildiği halde bu ayette alışılagelenin tam aksine can, malın önünde zikredilmiştir. Acaba bunun hikmeti nedir? Neden Allah burada böyle bir farklılık yapmış ve malum olanın aksine canı maldan önce zikretmiştir?

El-cevap: Bilindiği üzere insan için en değerli şey, hiç kuşkusuz onun ‘canı’dır. Her ne kadar bazı zamanlar malı öncelese, mal elde etmek için canını tehlikeye atsa da iş ciddiyete bindiğinde canını her şeye takdim eder ve onu muhafaza için gerektiğinde tüm malından feragat eder. Allah subhanehu ve teâlâ bu ayette mümin kullarıyla bir alış-veriş yapmaktadır. Öyle bir alış-veriş ki, dünya böylesine büyük ve pahalı bir alış-verişe şahit olmamıştır. Bu alış-verişte âlemlerin Rabbi olan Allah, kendi katındaki en değerli şeyini ortaya koyup, iman eden kullarından da sahip oldukları en değerli şeyi vermelerini talep etmiştir. Bu alış-veriş dünyadaki en değerli ticaret olduğu için ‘en değerlilerin’ ortaya konması gerekmektedir. Allah tarafından ortaya konan en değerli şey cennet; müminler tarafından ortaya konan en değerli şey de onların canlarıdır. İşte, her iki taraf için de en değerli olanlar ortaya konduğundan dolayı bu ayette can ile cihadın, mal ile cihaddan önce zikredilmesi münasip olmuştur.

Normal şartlarda Allah subhanehu ve teâlâ, mümin kullarının mallarıyla cihad etmelerini, canlarıyla cihad etmelerinden önde tutmuş ve sayısız ayetinde zımnen bunun gerekliliğini ifade etmiştir. Ama iş ‘en değerli’ olan şeylerin ticaretine gelince, bir anda sıralama değişmiş ve bu sefer can, malın önüne takdim edilmiştir.

İşte bazı âlimlerimizin zikrettiği bu ince nükteden dolayı Kur’ân’ın sadece bir yerinde canla cihad, malla cihaddan önce gelmiştir. Burayı iyi anlayan kimse Kur’ân’da malla cihadın neden sürekli canla cihada takdim edildiğini, neden hep malla mücadelenin ısrarla canla yapılacak mücadeleden önce vurgulandığını iyi kavrar. Bu gerçeği iyi idrak edenler de buna göre bir yol belirleyerek davasına daha aktif bir şekilde hizmet ederler.

Allah Bizden Borç İstiyor

Allah, borç almaktan en müstağni zat olduğu halde, maddeye hiçbir surette ihtiyaç duymadığı halde bizden borç istiyor. Bizi imtihan etmek, nefislerimizdeki cimriliği gidermek, doğrularla yalancıları ayırt etmek ve davasını bizim elimizle yüceltmek için bizden ödünç istiyor.

Allah hiç borç ister mi diye gelebilir akla.

Elbette ister… Bakınız Kitab-ı Kerimi’nde ne buyuruyor:

“Kim Allah’a güzel bir borç verir ki Allah da o borcu kendisine kat kat fazlasıyla ödesin ve onun için güzel bir ecir olsun?” (57/Hadid, 11)

Eğer biz Rabbimizin bu emrine icabet edip dünyadayken O’nun davası yüce olsun diye O’na borç verirsek, O da kıyamet günü geldiğinde bu borcunu fazlasıyla, kat kat ziyadesiyle veya tabiri caiz ise faiziyle bize geri ödeyecektir. Bilmek gerekir ki faiz, biz insanlar arasında haram kılınmıştır. Allah için böylesi bir şey söz konusu değildir. Bu nedenle Allah, dünyada kendisine borç verenlere borcunu faiziyle, yani kat kat fazlasıyla ödeyecektir. O halde daha fazlasını almak üzere niye Allah’a borç vermiyoruz ki?

Sahabeden Ebu Dahdah isminde bir zat vardı. Allah kendisinden razı olsun bu zat, Hadid Sûresi’nin 11. ayeti veya diğer bir rivayete göre Bakara Sûresi’nin 245. ayeti nazil olunca Allah Rasûlü’nün yanına gelerek:

Ya Rasûlallah, Allah gerçekten bizden borç mu istiyor? dedi.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

Evet, ey Ebu Dahdah, buyurdu.

Ebu Dahdah:

Ey Allah'ın Rasûlü elini bana gösterir misin, dedi.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem elini ona doğru uzattı. (Elini, elinin içine alarak)

Ben, içerisinde altı yüz hurma ağacı bulunan şu bahçemi Rabbime borç olarak verdim, dedi…

Hanımı Ummu Dahdah ve çocukları o an içi o bahçede idiler. Ebu Dahdah yanlarına gelip hemen hanımına:

Ey Dahdâh’ın annesi! dedi.

Kadın:

Buyur, diye karşılık verdi.

Ebu Dahdah:

Haydi, dışarı çıkın; çünkü ben bu bahçeyi Aziz ve Celîl olan Rabbım’e borç olarak verdim, dedi.

Bunu duyan hanımı:

Ebu Dahdah! Alış-verişin kârlı olsun, dedi sonra da eşyasını ve çoluk çocuğunu oradan taşıdı.

Bu olaydan sonra Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

Ebu Dahdâh için cennette ne büyük ve ne ağır hurma salkımları vardır’ buyurdu.

 Bir başka rivayette ise Rasûlullah’ın sallallahu aleyhi ve sellem:

‘Ebu Dahdâh için cennette kökleri inci ve yakuttan olan aşağı doğru sarkmış nice hurma ağaçları vardır’ dediği nakledilmiştir. (Taberâni rivayet etmiştir. Bkz. Tefsîru’l-Kur’ân’i-Azîm, 8/14)

Sahabe, Rablerinin emrine anında teslim oluyor ve Allah’ın buyruklarını bir an olsun geciktirmeden pratiğe döküyorlardı. İşte Ebu Dahdah radıyallahu anh bunun canlı bir örneğidir. Biz de onlar gibi olmalı ve davamıza hizmette kendimizi onlara benzetmeliyiz.

Burada son olarak bir şey daha söyleyerek yazımızı noktalandırmak istiyoruz: Bu dine hizmet için ille de zengin olmaya gerek yoktur. Çünkü mal ile cihad sadece zenginlerin görevi değildir; aksine zengin-fakir her Müslümanın yapabileceği bir görevdir. Buna göre bir Müslüman elindeki birkaç lirasıyla bile bu davaya hizmet edebilir. Hem de çok güzel hizmet edebilir. ‘Hocam, birkaç liradan ne olur ki!’ demeyin; eğer Allah ona bereket verir ve katında kabul buyurursa, nice zenginin milyarlarından daha faydalı hâle gelir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurur ki:

Bir dirhem, yüz bin dirhemi geçti!

Buna şaşıran Ashab-ı Kiram:

Ya Rasûlallah, bir dirhem nasıl olur da yüz bin dirhemi geçer, diye sordular.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onların bu sorusuna şöyle cevap verdi:

Bir adamın (sadece) iki dirhemi vardı, tuttu onlardan birisini sadaka olarak verdi. Diğer adamın ise birçok malı vardı, onun içinden yüz bin dirhem alıp sadaka verdi. (İşte böylece bir dirhem, yüz bin dirhemi geçmiş oldu.) (Hâkim rivayet etmiştir.)

Bir hadisinde de Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:

“Yarım hurma ile bile olsa ateşten korunun.” (Buharî ve Müslim rivayet etmiştir.)

Ateşten korunmak için tomar tomar paraya ihtiyaç yoktur. İnsan, 1 Lira bile etmeyen küçük bir hurmanın yarısını ihlâsla infak ederek ateşten korunabilir. İşte bu nedenle önemli olan çok çok paralar harcamak değil; Allah’ın rızasını gözeterek nitelikli, ihlâslı ve yerli yerince paralar harcamaktır. Bu gerçekleştiğinde verilenin az olmasının veya çok olmasının öyle ciddi bir önemi yoktur. Allah onu kabul edecek ve daha güzel bir günde ödemek üzere katında saklayacaktır.

Ne mutlu elinde avucunda olanla davasına hizmet etmeyi becerebilen ve onları hak uğrunda sarf ederek malı ile cihad edenlerden olabilenlere!

***

Değerli tacir kardeşim, sen yapmış olduğun ticaretinle muhakkak davana hizmet etmeyi bilmelisin. Bu noktada ister aylık gelirinin belirli bir yüzdesini ayırarak, ister ihtiyaç anında vererek, istersen de kendinin belirleyeceği bir programa uyarak infakta bulunabilirsin. Ama önemli olan, malıyla Allah yolunda cihad edenlerden olarak kayıtlara geçmendir. Kayıtlara böyle geçerek Allah’ın uçsuz bucaksız o güzelim cennetlerine talip olduğunu fiilen ispatlamalısın.

“İşte sizler, Allah yolunda infak etmeye çağırılıyorsunuz da içinizden kiminiz cimrilik ediyor. Oysa her kim cimrilik ederse, ancak kendisine cimrilik etmiş olur. Çünkü Allah en zengin olandır, siz ise fakirsiniz. Eğer yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir toplum getirir de, sonra onlar sizin gibi olmazlar.” (47/Muhammed, 38)

Bir sonraki yazımızda buluşmak dileğiyle, fî emânillâh…

 



[1] DİPNOT: Burada Ömer radıyallahu anh’ın ortaya koyduğu bu fedakârca tavrı da görüp takdir etmemiz gerekmektedir.  Onun Ebu Bekir radıyallahu anh ile girdiği hayır yarışı en az Ebu Bekir radıyallahu anh’ın fedakârlığı kadar önemlidir. Bir insanın malının tamamını değil de, yarısını vermesi bile davasına hizmeti açısından hakikaten takdire şayandır.)

 

Okunma Sayısı:645