“(Rasûlüm!) Sakın ha, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Ancak, Allah onları (n cezalandırılmasını), korkudan gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor.” (İbrahim, 42)

TİCARET EHLİ MÜSLÜMANLARA NASİHATLER -5-


بسم الله الرحمن الرحيم

Rahmân ve Rahîm Olan Allah’ın Adıyla…

Değerli tacir kardeşim, bir önceki yazımızda ticaretinde dikkat etmen gereken birkaç maddeyi izah etmeye çalışmıştık. Allah’ın inayetiyle bu yazımızda kaldığımız yerden devam ederek sana nasihatlerimizi sürdüreceğiz.

***

11- Selam Veren Müşterilerinin Selamlarını Al

Biz bu başlık altında sana selam vermenin faziletini, önemini veya İslam nazarında bu konunun hükmünün ne olduğunu anlatmayacağız. Bunun yeri başka bir makaledir. Lakin davetimizi yakından ilgilendirmesi ve bazı kardeşlerimizin bu meselede aşırı sert tavır göstermesi nedeniyle, önemli gördüğümüz bazı noktalara temas edecek ve bu konuda bazı tavsiyelerde bulunarak sana yön vermeye çalışacağız.

Senin de bildiğin üzere biz, halkının genelinin −maalesef− Allah’a şirk koştuğu bir ülkede yaşamaktayız. Bu halkın neferleri, her ne kadar kendilerinin Allah’a inandığını söyleseler de, yaptıkları bir takım şirk amelleri veya söyledikleri bazı küfür sözleri nedeniyle Allah’ın pak dini olan İslam’dan çıkmakta ve yeryüzünün en büyük musibeti olan şirke girmektedirler. Kendileri kabul etmese de bu ağır cürümü işlemektedirler.

Birileri bu sözümüzü ağır bulabilir. Veya kimileri bu hükmü aşırılık sayıp “Siz de amma abarttınız! Bunlar ne cüretkâr ifadeler!” diyebilirler. Lakin hakikat, kabul etsek de etmesek de yahut kabul etmekte zorlansak da maalesef ki bundan ibarettir. Yüce Rabbimizden bir an önce kendi adı kullanılarak kandırılmış şu mazlum halka hidayet vermesini ve razı olduğu yolu göstererek şirkin pençesinden onları kurtarmasını niyaz ediyoruz.

Konumuz akide değil; ama toplumumuzla alakalı bu hükmü burada zikretmemizin elbette bir nedeni var. O nedende şu: Halkımız −özellikle de Anadolu kökenli insanlar− her şirk toplumu gibi bazı ibadetleri içtenlikle yerine getirmekte, dinle alakalı bir takım ritüelleri icra etmekte ve bunlara yüzeysel de olsa hissedilir manada önem atfetmektedir. Selam alıp-vermek de bu kapsamdadır ve adetleştiği için iyisinden kötüsüne herkes tarafından alınıp verilmektedir. Hatta adam, Allah’ın en galiz haramlarından biri olan içkiyi almak için Tekel bayisine gidip dükkâna girdiğinde Allah’ın en değerli sözlerinden birisi olan selamı vermekte, satıcı da yaptığı işin ne kadar şeni‘ olduğuna aldırış etmeksizin bu mübarek kelama mukabelede bulunmaktadır. İşte selam alıp-vermek toplumumuzda bu kadar yaygındır.

İş bu kadar yaygın ve herkes tarafından uygulanan bir ameliyeye dönüşmüş olduğundan dolayı, halk bunu önemsiyor ve aksi tavır gösterenlere ‘Ben sana Allah’ın selamını veriyorum, sen nasıl almazsın!’ diyerek sert tepki verebiliyor.

Çoğu zaman şahit olmuşuzdur; bir vatandaş bir Müslümanın dükkânına girip ona selam veriyor, Müslüman da berâ hukukunu işletme adına onun bu selamını havada bırakarak geçiştirici ifadelerle adama cevap veriyor. Adam selamının alınmadığını hissettiğinde ortalığı birbirine katıyor ve Müslümanı İslam’ı yaşamamakla ya da İslam’ın emirlerine titizlik göstermemekle suçluyor. Müslüman bir şey düşünüyor, adam bir şey düşünüyor. Aslında her iki taraf da haklı; ama ortada bir ‘anlaşılmama’ problemi var.

Onlarca kez şahit olup başkalarından da işittiğimiz bu hazin manzara, davetimizin selameti düşünüldüğünde kalem sahibi olan bizleri veya Müslümanlara nasihat etme pozisyonunda olan İslam davetçilerini çok yakından ilgilendirmelidir. Çünkü selam almamakla suçlanan Müslüman, önce komşuları tarafından, sonra da sırasıyla yakın çevresinden dışlanıyor ve artık davasını anlatamaz, akidesinden bahsedemez hale geliyor. Bu acı manzaraya sadece ve sadece bir selam almama eylemi neden oluyor. Eğer İslam’da şirk ehli kabul edilen insanlardan selam almanın cevazı varsa –ki biraz sonra bunun caiz olduğunu göreceğiz− o zaman davetimizin önünü kesmemesi ve insanların bizleri ilk bakışta −tabir yerindeyse− ‘öcü’ gibi telakki etmemesi için mutlaka bu cevazın değerlendirilmesi gerekiyor.

Şimdi inşâallah bu konuya çok etraflı olmasa da, meseleyi özetleyecek kadarıyla temas ederek değerlendirmelerimizi siz kardeşlerimizle paylaşmaya ve daha iyi bir sonuca ulaşmak için birkaç hususun altını çizmeye çalışacağız.

Müşrik Birisinin Selamı Alınır Mı?

Müşriklerin, kâfirlerin veya Ehl-i Kitap dediğimiz Yahudi ve Hıristiyanların selamlarını alma ve onlara selam verme meselesi, İslam uleması arasında tartışılan konulardandır. Zihinde daha iyi kalmasını sağlamak için bu ihtilafı şu şekilde maddeler halinde zikredebiliriz:

a) Âlimlerimizden kimisi, onların selamını almaya hiç cevaz vermemiştir.

b) Kimisi meselenin zaruret kapsamında değerlendirilerek bazı zamanlar için caiz olabileceğini söylemiştir.

c) Kimisi ‘ve aleyküm’ demek gibi bazı özel lafız ve siygalarla onların selamını almanın caizliğine kani olmuştur.

d) Kimisi de, eğer karşı taraf ağzını eğip-bükmeden kesin İslam selamını vermişse, bu durumda tıpkı Müslümanlarda olduğu gibi o selamı almanın gerekliliğine hükmetmiştir.

İbn Kayyım rahimehullah, bu son görüşe meyleden ve kâfir birisi İslam selamını verdiğinde misliyle mukabelede bulunulması gerektiğini söyleyenlerdendir. O, “Ahkâmu Ehli’z-Zimme” adlı eserinde bu konuya “Eğer kişi, kâfir birisinin kendisine net bir biçimde ‘es-selâmu aleyküm’ dediğinden emin olursa, bu durumda ‘ve aleyküm selâm’ mı demeli, yoksa sadece ‘ve aleyke’ sözü ile mi yetinmelidir?” şeklinde bir soru sorarak giriş yapmış, ardından da kabul ettiği görüşü şu şekilde ifade etmiştir:

“Deliller ve şeriatın kaideleri, böylesi bir durumda (kâfirin selamına) ‘ve aleyküm selam’ denilerek cevap verilmesini gerektirmektedir. Şüphesiz ki bu tavır adaletin gereğidir; Allah Teâlâ da adaleti ve ihsanı emretmektedir. Yüce Allah şöyle buyurur:

“Size bir selâm verildiği zaman, ondan daha güzeliyle veya aynı selâmla karşılık verin.” (4/Nisa, 86)

Allah Teâlâ bu ayette faziletli olana yönlendirmiş ve adaleti(n gereğinin yapılmasını) vacip kılmıştır. Bu, konuyla alakalı hadislerle hiçbir sûrete çelişki arz etmez; zira Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Ehl-i Kitab’ın selamını alacak kimseye, onların selamlaşmalarında kastettikleri sebebe[1] binaen ‘ve aleyküm’ diye cevap vermesini emretmiştir.” (Bkz. Ahkâmu Ehli’z-Zimme 1/200)

İbn Kayyım rahimehullah, sözlerini şu cümleleri ile bitirir:

“Bu sebep, (yani onların ‘es-selâmu aleyküm’ demek yerine, ‘geberesiceler!’ anlamına gelen ‘es-sâmu aleyküm’ şeklinde art niyetle selam vermeleri) ortadan kalktığı ve Ehl-i Kitap olan birisi ‘es-selâmu aleyküm ve rahmetullah’ dediği zaman, selamlaşmadaki adalet onun selamına benzeriyle karşılık vermeyi gerektirir.” (Ahkâmu Ehli’z-Zimme, aynı yer)

Âlimlerimizden bazıları bu konuda daha keskin ifadeler kullanmış ve kâfir kimse kesin olarak İslam selamı vermişse, ona aynısıyla mukabelede bulunmanın ‘farz’ olduğuna hükmetmiştir. İbn Hacer rahimehullah, İbn Battal’ın rahimehullah şöyle dediğini nakleder:

“Bir gurup da şöyle demiştir: Zimmet ehlinin selamını almak (Nisa Sûresi 86.) âyetin umumîliğinden dolayı farzdır. Hatta İbn Abbas’ın radıyallahu anhuma ‘Sana selam veren Mecusî bile olsa onun selamını al’ dediği nakledilmiştir. İmam Şa‘bî ve İmam Katade de aynı görüştedir.” (Fethu’l-Bârî, 11/42)

Çağdaş âlimlerden bazıları da aynı kanaate sahip olmuşlar ve net olarak İslam selamı veren kâfirlerin kimliklerine bakmaksızın selamlarının mutlaka alınması gerektiğini söylemişlerdir. Onların bu kanıya varmasının birçok gerekçesi olmakla birlikte, en önemli gerekçeleri şudur: Usûl ilminde ifade edildiği üzere Kur’ân ve Sünnetteki emir kalıpları, aksi bir karine olmadığı sürece ‘farziyet’ ifade eder. Yani Allah ve Rasûlü bir iş için ‘şunu yapın!’ demişse bu asıl olarak onun farz olduğu anlamına gelir. Nisa Sûresi 86. âyette de bu emir ifadesi yer almış ve Allah, selam verenin kim olduğuna değinmeksizin herhangi birisi tarafından selam verildiğinde o selamın alınmasını emretmiştir. Şimdi ayeti tekrar hatırlayalım:

“Size bir selâm verildiği zaman, ondan daha güzeliyle veya aynı selâmla karşılık verin.” (4/Nisa, 86)

Görüldüğü gibi Allah burada, birisi tarafından bizlere selam verildiğinde aynısıyla veya daha güzeli ile karşılık vermeyi emir buyurmuş ve Size bir selâm verildiği zaman…’ diyerek, selam veren kimsenin Müslüman, Mecusi, Kitap Ehli, kâfir veya müşrik olmasından bahsetmemiştir. Bu da gösterir ki selam almak Allah’ın bir emridir ve bu konuda selam veren kimsenin kimliği, kişiliği ve niteliği önemli değildir. Önemli olan gerçek manada selam verip-vermemesidir.

Evet, bu âlimlerin görüşleri özetle bundan ibarettir. Tabi bu görüşe cevap verenler ve ayetin Müslümanlar hakkında olduğu söyleyerek kâfirleri bu umumdan çıkaranlar olmuştur.

Burada bize düşen meselenin ihtilaflı olduğunu bilmek ve kâfirlerin selamını alan kardeşlerimizi hemen bir çırpıda berâ anlayışlarında problem olmakla veya akidelerinde gevşeklikle suçlamamaktır. Elbette bu meselenin enine boyuna tartışılacağı ve neticeye ulaşılacağı yer burası değildir. Burada bizim yapmaya çalıştığımız şey, davetimizin selameti ve insanlar tarafından ilk etapta yanlış telakki edilmemesi için nelere dikkat etmemiz gerektiğini tespit edebilmektir. Bunu becerdiğimizde maksadımız hâsıl olacaktır.

Müşriklerin verdiği selamın alınmasının caiz olduğunun diğer bir delili de, Peygamber Efendimizin kâfirlere selam vermeyi yasaklayan hadisleridir. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:

“Yahudi ve Hıristiyanlara selam vermeyin…” (Müslim)

Bu görüşü savunan âlimler, kâfirlere selam vermeyi yasaklayan bu ve benzeri hadislerin ‘mefhûm-i muhalifini’ yani zıt anlamını delil almışlar ve ‘Eğer selam vermek yasaksa, demek ki almak yasak değildir’ sonucuna ulaşmışlardır. Ayrıca şöyle demişlerdir: Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem, selam alma konusunda aslında sert bir tutum sergilememiş, sadece Ehl-i Kitap, genel itibariyle selam adı altında Müslümanlara beddua ettiklerinden dolayı onların selamlarına misliyle karşılık vermeyi tavsiye buyurmuştur. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

Yahudiler size selam verdiklerinde, onlardan birisi ancak ‘es-sâmu aleyküm/geberesiceler!’ der. Bu nedenle sen de ‘ve aleyküm/sen de…’ diye (misliyle) karşılık ver.” (Buhârî)

İşte bu gibi sebeplerden dolayı İslam selamı veren bir kâfirin selamını almak caizdir denilmiştir.

Müşriklerin verdiği selamın alınmasının caiz olduğunun başka bir delili de sahabe uygulamasıdır. Özellikle İbn Abbas radıyallahu anhuma, bu noktada net ifadeler kullanmış ve kâfir kimse şayet kesin bir lafızla İslam selamı vermişse mutlaka selamının alınması gerektiğini söylemiştir. Hatta onun şöyle dediği bile rivayet edilmiştir:

“Eğer Firavun bana ‘Allah sana bereketler ihsan etsin’ diyecek olsa, ben de ona ‘sana da bereketler ihsan etsin’ derim.” (Buhârî, el-Edebu’l-Müfred)

Selef’ten bu görüşü savunan sadece o değildir. Ebu Umame, İmam Şa‘bî, Katade ve İkrime gibi ilk dönemin önde gelen simaları da benzeri şeyler söyleyerek aynı görüşü ifade etmişlerdir.

Tüm bu aktardıklarımızdan sonra şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki; bir Müslüman şirk ehli kabul ettiği insanların selamını aldığında asla kınanmaz. Bu ameliyle akidesinde gevşeklik göstermekle veya berâ hukukunu ihlal etmekle suçlanamaz. Çünkü Seleften önde gelen simalar da şirk ehlinin selamını almış ve güzel sözler söyleyerek onları İslam’a kazanmanın yollarına bakmışlardır. Bir Müslüman da onları kendisine örnek kabul ederek bu uygulamayı çağına taşıyabilir ve etrafındaki insanlara davasını daha güzel bir biçimde ulaştırma adına ya da gözettiği bazı maslahatlar gereği onların selam alabilir.

Lakin…

Bizler her ne kadar müşriklerin selamını almanın caiz olduğuna kanaat getirsek de, bu noktada yine de hassasiyetimizi elden bırakmamalı ve müşrik kabul ettiğimiz insanların verdiği selamı en asgari lafız olan ‘aleykum selâm’ siygasıyla almalıyız. Buna ‘ve rahmetullah’ siygasını veya ‘ve rahmetullahi ve berekatuhu’ cümlesini eklememeliyiz. Buna belki zaruret anında veya işler içinden çıkılmaz bir hal aldığında müracaat edebiliriz. Onun haricinde kâfirin selamını almakta asıl olanın en asgari lafızla icabette bulunmak olduğunu bilmeliyiz. Bu da, bu konuda dikkat edilmesi gereken noktalardandır.

Bu Meselede Dâr Ayırımı

Bazı muasır âlimler, birçok konuda olduğu gibi bu konuda da ‘dâr/ülke’ ayırımı yapılmasını güzel görmüşler ve fetvalarını bu doğrultuda vermişlerdir. Bu ayırım bizce de makuldür ve amel edilebilir. Şöyle ki: Eğer bir Müslüman, içerisinde İslam ahkâmının icra edildiği yer olan ‘dâru’l-islam’da yaşıyorsa, bu belde Müslümanların izzetli, kâfirlerin ise zilletli bir şekilde yaşadığı yer olduğu için onların selamını tıpkı Müslümanlarınkinde olduğu gibi ‘ve aleykum selâm’ şeklinde almamalıdır. Bu bir nevi kâfiri onure etmek ve ona değer vermek olur ki, İslam’ın hâkim olduğu yerde böylesi bir tavır uygun değildir. Burada hadislerin zahiriyle amel etmeli ve sadece ‘ve aleykum’ diyerek selamları geri iade edilmelidir. Ayrıca dâru’l-islam, Müslümanların izzetli ve korkusuzca yaşadığı diyarın adıdır. Müslümanların orada korkması, çekinmesi, takiyye yapması veya yanlış anlaşılma endişesi taşıması söz konusu olamaz. Bu nedenle İslam toprakları olan yerlerde kâfilerin selamları Efendimizin öğrettiği şekilde sadece ‘ve aleykum’ denilerek alınmalıdır.

Lakin bir Müslüman, içerisinde küfür ahkâmının icra edildiği yer olan ‘dâru’l-küfür’de yaşıyorsa, burada maslahatları ve zaruretleri gözetmelidir. Çünkü bu belde zillet diyarıdır ve galiben Müslümanların orada korkup-çekinmeleri veya kendilerini ele vermemeleri söz konusudur. Böylesi bir yerde ve böylesi bir pozisyonda Müslüman konumunu kendi belirlemeli ve nasıl davranacağına içtihadıyla karar vermelidir. Eğer selam almadığında bu, dinine, davetine, şahsına, arkadaş çevresine ve çoluk-çocuğuna zararla dönecekse o zaman kendisini selamete çıkaracak şekilde kâfirlerin selamını almalıdır. Şayet böylesi bir şey söz konusu değilse, bu durumda muhayyerdir, selam almak yerine geçiştirici ifadeler kullanabilir.

Bu görüşün, konunun girişinde naklettiğimiz ve İbn Kayyım’ın da desteklediğini söylediğimiz görüşle küçük bir farkı vardır, o da şudur: Bu görüşte asıl olan kâfirlerin selamını almamaktır. Ama ortada zaruret ve benzeri durumlar söz konusuysa fetva değişiklik arz eder. İbn Kayyım’a göre ise, ister dâru’l-islamda olsun ister‘dâru’l-küfürde eğer kâfir net İslam selamı verirse almak gereklidir.

Her iki görüşün de kendi içerisinde tutarlı yönleri vardır; Müslüman, kalben kanaat getirdiği görüşten istediğiyle amel edilebilir.

Sonuç

Bu konuda tevhid ehli arasında yıllardır sürüp giden bir tartışma olduğu hepimizin malumu. Kardeşlerimizden kimisi bu konuda net ve katı bir tavır sergilerken, kimileri ise daha esnek ve yumuşak bir yol izlemektedir. Ama her ikisi de bir delile binaen amel etmektedir; bu nedenle iki tarafı da kınayacak bir durumumuz yoktur. Bizim yaklaşımımız, kâfire selam verilip verilmeyeceği kendisine sorulduğunda İmam Evzaî’nin rahimehullah dediği gibidir:

“Eeğer selam verirsen, (senden önceki) sâlih kimseler de selam vermiştir. Yok, bunu terk edersen (senden önceki) sâlih kimseler de terk etmiştir.(el-Cami‘ li Ahkâmi’l-Kur’ân, 11/112)

Ama şu noktanın asla ihmal edilmemesi gerektiğini düşünüyoruz: Biz, İslam’ın maslahat ve doğru anlaşılmasını asla ve asla kendi fıtrî ve karakteristik özelliklerimize kurban etmemeliyiz. Biz, tabiatı itibariyle sert yapılı ve şirk ehline karşı miskal-i zerra acımasız bir kimse olabiliriz. Ama böyle olmamız asla bizi dâvamızın yanlış tanıtılmasına ve insanların İslam’dan soğutulmasına sevk etmemelidir. Sabretmeyi bilmeli ve insanların İslam’dan soğutulmamasına özen göstermeliyiz.

Bizce −toplumumuz itibariyle− şirk ehli kabul ettiğimiz bu insanların selamlarını alarak onların kalplerini kazanmadaki maslahat, berâ hukukunu uygulayarak İslam’ın dik duruşluluğunu ve müşriklerden teberrîsini onlara göstermedeki maslahatından çok daha fazladır. Bunu terk etmekteki zarar da, berâ hukukundaki bir detayı terk etmedeki zarardan daha fazladır. İşte bu nedenle Müslümanlar selam alıp-vermedeki maslahat-mefsedet yönünü iyi tahlil etmeli ve bu çerçevede bir muamele geliştirmelidirler.

Bu söylemlerimizden ‘müşriklere karşı yumuşayıp, tavizler verelim’ anlamı çıkarılmaması gerektiğini herhalde hatırlatmamıza gerek yoktur.

Allah her konuda hakka isabet etmeyi bize nasip etsin ve bu konuda hangi muameleden razı ise onu bize kolaylaştırsın. (Allahumme âmin)

Değerli tacir kardeşim, işte bu anlattıklarımızdan hareketle bizce dükkânına gelen müşterilerinin selamını almayı ihmal etmemelisin. Bu, öncelikle senin etrafındaki insanlar tarafından yanlış tanınmamanı sağlayacak, sonrasında da müşterilerinin kalbini kazanmaya yardımcı olacaktır. Unutmamak gerekir ki, Allah’ın selamı her halükarda bereket ve hayır getirir.

12-Ticaretinde ‘Müsamahakârlığı’ Elden Bırakma

Allah’ın haram kıldığı şeyler ve Allah’ın had cezaları hariç, hayatın diğer alanlarında müsamahakâr olmak, İslam tarafından hoş görülmüş ve tavsiye edilmiştir. Müslüman her şeyiyle müsamahakâr, yani hoşgörülü, toleranslı, esnek yapılı ve anlayışlı olmalı; asla zorluk çıkarmayı seven, inatçı, dik kafalı ve kaba biri olmamalıdır. Bu vasıf hem davetimiz açısından, hem aile ilişkilerinde, hem de sosyal hayatın birçok yönünde gerçekten önemli bir yere haizdir. Hayatlarında müsamahakâr olmayı becerenler, dünya ve ahirette kazançlı ve kârlı çıkarlar. Buna mukabil müsamahakârlığı elden bırakanlar dünyada da ahirette de kaybederler. Sen ey tacir kardeşim, Müslüman bir esnaf olarak bu güzel vasıfla vasıflanmayı bil ve ticaret hayatının her alanında ve herkese karşı toleranslı olmayı kendine prensip edinerek dünya ve ahiretin hayır kapılarını aç.

Kur’ân ve Sünnete göz attığımızda Allah ve Rasûlünün bu vasfı önemsediğini, müminlerin birbirlerine karşı her konuda müsamahakâr davranmalarını tavsiye ettiğini, hatta muharip olmaları durumu müstesna diğer tüm alanlarda kâfirlere bile toleranslı davranmanın güzel olacağını söylediklerini görürüz. Birilerinin “Ey Nebi! Kâfir ve münafıklarla cihad et ve onlara katı davran!” (9/Tevbe, 73) tarzı Kur’ân’da geçen şiddet ayetlerini delil göstererek kâfirlere asla toleranslı olunmaması gerektiğini söylemeleri, kesinlikle Kur’ân’ı bir bütün içinde okumamalarının bir neticesidir. Unutmamak gerekir ki kâfirlere kaba davranmayı, şiddetli ve çetin olmayı emreden ayetler, hep davetin bitip kılıçların konuşmaya başladığı harp dönemlerinde gelmiş ayetlerdir. Davetin hâkim olduğu dönemlerde gelen ayetler ise, kâfirlere aldırış etmemeyi, onları affetmeyi ve onlarla güzel yollarla mücadeleyi söyleyen ayetlerdir. İşte bu iki farklı konumda gelen ayetlerin arasını bulamayan bazı kardeşlerimiz, umumen hayatlarının her alanında, hususen de ticaretlerinde şirk ehli insanlara çok sert davranmakta ve “Müşrik değil mi, vurabildiğin kadar vuracaksın!” mantığıyla onlara karşı insanî ve ahlakî olmayan tavırlarla muamelede bulunmaktadırlar. Bu, son derece yanlış ve hatalı bir tutumdur. Özellikle de davetimizin bereket kazandığı ve insanların bizleri mercek altına yatırdığı şu günlerde böylesi yanlış tavırlar sergileyerek insanlara muamelede bulunmak, bizlere ve pak davetimize oldukça fazla zarar vermektedir. Buradan yazımızın ulaştığı kardeşlerimize sesleniyor ve şirk ehliyle hangi dönemlerde nasıl muamelede bulunulacaklarını muteber ilim ehli hocalarımızdan öğrenmelerini öğütlüyoruz. Unutmamak gerekir ki her makâmın kendine özgü bir mekâli vardır. Her tavır her ortamda aynı faydayı sağlamaz. Bu nedenle insanlarla muamele fıkhını öğrenmek gerekir.

Evet, ticarette müsamahakâr ve toleranslı olmaktan söz ediyorduk. Bu konu Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem tarafından öylesine önemsenmiştir ki, bu vasıfla muttasıf olmaya çalışan Müslümanlara özel rahmet temennisinde bulunmuştur. O, bir hadisinde şöyle buyurur:

“Sattığında, satın aldığında ve hak(kını) talep ettiğinde müsamahakâr davranan kula Allah rahmet etsin.” (Buhârî)

Başka bir hadisinde de şöyle buyurur:

“Sattığında, satın aldığında, borcunu ödediğinde ve borcunu istediğinde müsamahakâr davranan kişiye Allah rahmet etsin.” (Beyhakî)

Müslüman; anne-babası, çoluk-çocuğu ve konu-komşusu başta olmak üzere hayat sahnesinde yer alan her varlığa müsamahakâr olmak zorunda olduğu halde, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem burada özellikle alıcı ve satıcı pozisyonunda olan Müslümanı konu edinmiş ve rahmetin özellikle onlara erişmesi için duada bulunmuştur.

Acaba bunun sebebi nedir?

Bunun sebebi Allahu a‘lem şudur: Ticaret; hayatın en belirgin ve en yaygın sektörünü teşkil etmekte ve zenginiyle fakiriyle, küçüğüyle büyüğüyle, anlayanı ve anlamayanıyla toplumun her kesimine hitap eden bir alan olma özelliği taşımaktadır. Yani ticaretin ağı ve yelpazesi toplumun her kesimini kuşatacak şekilde çok geniştir. Herkes az veya çok bir vesileyle bu alanla meşgul olmaktadır. Bu bakımdan hayatın ‘denge unsuru’dur. Böylesine geniş bir alanı olduğu ve herkesi ilgilendirdiği için de burada kandırmalar, aldatmalar ve fırsatçılıklar haddinden fazla vuku bulabilmektedir. Bu da özellikle bilmeyen, anlamayan ve imkânı olmayan insanların bellerini kırmakta, onları çok zor durumda bırakmaktadır. İşte böylesi bir durumda sahanın ‘merhamet’e ihtiyacı vardır. Bu nedenle özellikle bu alanda merhametli olanlara Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem rahmet temennisinde bulunmuş, Allah’tan onlar için merhamet dilemiştir.

İşte Efendimizin özellikle alıcı ve satıcı pozisyonunda olanlara merhamet temennisinde bulunmasının sebebi herhalde budur. Bizce bu, Müslüman bir esnaf olarak sana çok anlamlı ve ince mesajlar vermektedir. Ne mutlu bu ince mesajı anlayan esnaflara!

Toleranslı Olmak Dünya ve Ahiretin Hayır Kaynağıdır

Bu gün nice esnafımız, maalesef ki bu önemli ticarî ahlak ilkesini terk etmiş ve insanlardan bir şeyler alırken veya onlara bir şeyler satarken merhamet ve müsamahayı elden bırakmış durumdadırlar. Oysa merhamet ve müsamaha ile muamelede bulunmak dünyada bereketin ve rahmetin kaynağı olduğu gibi, ahirette de bağış ve mağfiretin kaynağı olacaktır. Şimdi gel şu hadislere beraberce kulak verelim:

Allah’ın kendisine mal ihsân ettiği kullarından birisi Allah’ın huzuruna getirildi. Allah Teâlâ ona:

– Dünyada ne yaptın? diye sordu. Adam:

– Ey Rabbim! Sen bana malını verdin; ben de insanlarla alış veriş yapardım. Alış verişte kolaylık göstermek benim huyumdu. Zengine kolaylık gösterir, fakire mühlet verirdim, dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ:

– Ben buna senden daha lâyıkım, dedi ve (Meleklere) ‘Kulumu affediniz’ buyurdu.” (Müslim)

İnsanlara borç para veren bir adam vardı. O, (sürekli) hizmetçisine şöyle derdi:

Darda kalmış bir fakire vardığında onu affediver; umulur ki Allah da bizim günahlarımızı affeder.

 Nihayet o kişi Allah’a kavuştu da Allah da onu affetti. (Buhârî ve Müslim)

Sizden önceki ümmetlerden bir adam hesaba çekildi. Hayır namına hiçbir şeyi bulunamadı. Fakat bu adam insanlarla düşer kalkardı ve zengin bir kimse idi. Hizmetçilerine, darda kalan fakirlerin borcunu affetmelerini emrederdi. Bunun üzerine Allah azze ve celle ‘Biz affetmeye ondan daha layığız, şu halde onu affediniz’ buyurdu. (Müslim)

Kıyamet gününün sıkıntılarından Allah’ın kendisini kurtarmasından hoşlanan  kimse, borcunu ödeyemeyene mühlet tanısın veya ondan (ya bir bölümünü ya da hepsini) silsin.” (Müslim)

Bu konuda Şeyh Abdurrahman es-Sa‘dî şöyle der:

“Muamelelerde, borç ödemede, vermede ve alacak istemede müsamahakâr olan kimsenin, Peygamberimizin kabul edilmesi kaçınılmaz olan bu mübarek duasının kapsamına girdiğinden dolayı dinî ve dünyevî her türlü hayra nail olması umulur. Bu, gözle de müşahede edilmiştir. Sen, bu vasıfta olan her bir tâcire Allah’ın bolca rızık akıttığını ve üzerine bereketler indirdiğini görürsün. Bunun zıddı ise, zorluk çıkaran, işi yokuşa süren ve muamelede bulunduğu insanlara problem üreten kimsedir. Karşılık, amelin cinsinden olur. Dolayısıyla kolaylığın karşılığı, (Allah tarafından) kolaylık görmektir.” (Behcetu Kulûbi’l-Ebrâr, sf. 73.)

Şeyhin söyledikleri gerçekten çok önemlidir ve üzerinde düşünmeye değer. Özellikle âlimlerimizin zikrettiği “اَلْجَزَاءُ مِنْ جِنْسِ الْعَمَلِ/Karşılık, amelin cinsinden olur” kaidesine dikkat çekerek meseleyi “yaptığını bulma” kuralına dayandırması çok latiftir. Bilmelisin ki dünyada Allah’ın kullarına nasıl muamelede bulunursan, Allah da sana aynen öyle muamelede bulunacaktır. Eğer sen ticaretinde merhameti esas alarak kullara müsamahakârlıkla davranırsan, Allah da sana rahmetiyle tecelli ederek müsamaha ile muamelede bulunacaktır. Yok, eğer ticaretinde kuralcı olur ve Allah’ın kullarına karşı toleransı elden bırakırsan, Allah da sana adaletiyle tecelli ederek ettiğini bulma ilkesiyle muamelede bulunacaktır. Bu durumda da kaybeden başkası değil, sadece sen olursun. Buna binaen sana tavsiyemiz şudur ki; Allah’ın seni affetmesini ve ahirette kolaylık göstererek muamelede bulunmasını istiyorsan, şu üç günlük dünyada Allah’ın kullarına karşı merhametli ol.

***

Buraya kadar söylediklerimiz satıcı pozisyonunda olan esnaf kardeşlerimizi ilgilendirmektedir. Bunun bir de alıcı, yani müşteri tarafı var. Üstte zikrettiğimiz hadis, müşterilere de ayrıca bir mesaj veriyor ve onların da müsamahakâr olmaları gerektiğini vurguluyor.

“Satın aldığında müsamahakâr davranan kula Allah rahmet etsin.”

İş yerlerine gittiğimizde hepimiz görürüz; öyle müşteriler var ki, olmayacak fiyatlar teklif ederek satıcıyı zora sokar ve ille de benim dediğim olacak diye tutturur. Yine öyleleri var ki, karşı tarafı sanki çok aşırı kazanıyormuş edasıyla rencide eder. Bu tavırlarıyla iki suçu birden işlerler:

a) Karşı tarafı yalana sevk etme suçu.

b) Satıcının maddî çıkarını göz ardı ederek onu adeta ‘enayi’ yerine koyma suçu.

Oysa müşterilerin, karşı tarafın ticaret yaptığını göz ardı etmemesi, mal alacaklarında satıcının durumunu göz önüne almaları gerekir. Bu adamın kirası var, elektriği var, suyu var, işçi parası var, yemek masrafı var… Şimdi bu adam belirli bir miktarda kâr elde etmezse tüm bu masrafları nasıl karşılayacak, bütün bu yükün altından nasıl kalkacak?

İşte müşteri pozisyonunda olduğumuz zaman bizlerin bunu hesaplaması, bu dükkânlarda bizlere hizmet sundukları için satıcıların kâr oranlarını çok kısma taraftarı olmaması gerekmektedir. Elbette ki bu işin pazarlık payı, makul bir fiyatta anlaşma durumu vardır. Bu teklif edilebilir. Bu teklif edildikten sonra eğer satıcı hâlâ diretiyor ve söylenen rakamın olmayacağını belirtiyorsa, çokta ısrarcı olmanın bir anlamı yoktur. Bu durumda işimize geliyorsa alır, işimize gelmiyorsa hayırlı işler dileyerek oradan ayrılırız. Böyle yapmamız, hem İslam âdabına en uygun olanıdır, hem de karşı tarafın hakkına saygı duyduğumuzun bir delildir.

İşte zikrettiğimiz bu güzel hadisinde Peygamberimiz aleyhisselam, müşteri pozisyonunda olan kimselere ince bir mesaj veriyor ve satıcıları zora sokmamaları gerektiğini kendilerine hatırlatıyor. “Satın aldığında müsamahakâr davranan kula Allah rahmet etsin.”

Ne mutlu alımında, satımında, ticarî işlerinde, borç almasında, borç vermesinde ve meşru her işinde kolaylık gösterip müsamahakâr davranan kullara!

13-  ‘İkâle’ Sünnetini İhmal Etme

Alışverişte müsamahakârlığı anlatıp, ikâle meselesine temas etmemek olmaz. İkâle kelimesi sözlükte:“Mevcut bir şeyi ortadan kaldırmak” demektir. İslamî ıstılahta ise: “Karşılıklı rıza ile bir alışverişi iptal etmek”tir.

Bu tanıma biraz daha açıklık getirerek ifade edecek olursak ikâle: “Geçerli veya geçersiz bir sebebe dayanarak bir alışverişi bozmak isteyen bir müşterinin bu talebini kabul edip, tartışma ve probleme yer vermeden güzellikle ücreti geri ödemek ve müşteriye kolaylık sağlamak” demektir.

İnsanoğlu kimi zaman alışverişinde hataya düşebilir. Bazen aldığı bir ürünü hiçbir kusuru olmadığı halde geri vermek ister. Bazen de aldığı ürünü o an için beğenmiştir, ama daha sonra ürün hoşuna gitmez; bu nedenle de iade etmeyi arzular. İşte böylesi durumlarda satıcının ikâle yapması, yani aslında malı almama gibi bir hakkı olduğu halde[2] malını geri alıp ücretini vererek müşteriyi memnun etmesi söz konusudur. Böylesi bir özveriyle hareket ederek müşteriyi rahatlatan bir satıcıya Allah Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem dua etmiş ve böylelerinin günahlarının da Allah tarafından ikâle edileceğini, yani affedileceğini bildirmiştir. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:

“Kim bir Müslümanın alışverişi bozma isteğini kabul ederse, Allah da onun yanlışlıklarını yok eder.” (Ebu Dâvud)

“Kim pişman olan birisinin alışverişini bozma isteğini kabul ederse, Allah da kıyamet günü onun yanlışlıklarını yok eder.” (Beyhakî)

Yapılan alışverişi meşru bir sebep olmaksızın bozma hususunda kadınlar ve gençler ön safta yer almaktadırlar. Kadınlar, bazen çarşı pazarlardan eşlerinin izni olmadan bir şeyler alıyorlar, eşleri de bu durumu öğrenince kendilerine kızıyor ve hemen o malı geri vermelerini istiyorlar. Bu durumda kadın zorda kalıyor ve naçar vaziyette malı iade etme gereği hissediyor. Gençler de anne-babalarının izni olmadan alışveriş yapıyor ve paralarını onların kanaatince çarçur ediyorlar. Bu durumu öğrenince ebeveynleri kızıyor ve hemen malı geri vermelerini istiyorlar. Bu halde genç iki arada bir derede kalıyor ve ne yapacağını bilemiyor. İşte böylesi durumlarda satıcılar için sevap elde edecekleri büyük bir fırsat doğuyor. Eğer satıcılar ikâle meselesinde birazcık özverili olur, toleranslı davranır ve karşı tarafa kolaylık sağlarlarsa, Allah da onlara kolaylık sağlayacak ve onların hatalarını bağışlayacaktır.

İkâleyle alakalı söylediğimiz şeyler, bir önceki başlıkta anlattığımız “müsamahakârlık” kapsamındadır. Buna göre sırf Allah rızası için ikâle yapanlar, Rasûlullah’ın sallallâhu aleyhi ve sellem rahmet temennisine mazhar olacaklardır.

***

Değerli tacir kardeşim, bu sayıki yazımızda sana önemli bir kaç başlığı izah ederek nasihatte bulunmaya çalıştık. Bir sonraki yazımızda buluşmak dileğiyle, fî emânillâh…

 



[1] Onlar, Müslümanlara selam verirken ‘es-selamu aleyküm’ demek yerine, ‘geberesiceler!’ anlamına gelen veya ‘ölüm sizin üzerinize olsun’ manasında kullanılan ‘es-sâmu aleyküm’ şeklinde bir ifade kullanıyorlardı. İşte İbn Kayyım’ın değindiği sebep budur. Ona göre bu sebep ortadan kalktığında, yasaklama da ortadan kalkmaktadır.

[2] Bilindiği üzere İslam’da mal iade hakkı, ancak alıcı ve satıcı alışverişin gerçekleştirildiği meclisten ayrılmadığı sürece söz konusudur. Meclisten ayrıldıkları anda artık satıcı istese malı geri iade almayabilir. Almadığında kınanmaz; ama şayet alacak olursa ikâle yapmış olur ki, bu bir zorunluluk değil, caiz olan bir husustur.

Okunma Sayısı:958