Hastalığı sebebiyle doktora giden ve doktorun kendisine reçete yazarak bazı ilaçlar tavsiye ettiği bir hasta düşünelim. Bu hasta reçeteyi alıp evinin en güzel köşesine assa veya eline alıp her zaman öpse, alnına koysa ya da günde onlarca kez okusa veyahut da içerisindekileri adı gibi ezberlese, bu reçetenin ona her hangi bir faydası olur mu? Bir başka örnek daha verecek olursak; bu hasta reçetenin karşısına geçip “Ey mübarek reçete! Sen ne kadar da değerlisin! Senin şanın, şerefin ne de büyük! Senin gibi bir reçeteye sahip olduğum için Allah’a şükrediyorum!” dese bu ondan hastalığını giderir ve dertlerine deva olur mu? İşte, bir reçete nasıl ki uygulamaya konulmadan fayda vermiyorsa aynı şekilde Kur’ân da uygulamaya konulmadan her hangi bir fayda vermez. Bizler eğer Kurân’ın bizlere fayda vermesini istiyorsak, o zaman hemen onu uygulamaya koymalı, ahkâmını hayatımızda tatbik etmeli ve bizlerden istediği kulluğu icra etmeliyiz. Aksi halde bizim durumumuzla, reçeteyi evinin en güzel köşesine asıp ondan şifa bekleyen hastanın durumu arasında en ufak bir farklılık olamaz!
“Resûl der ki: ‘Rabbim! Şüphesiz ki benim kavmim, bu Kur’ân’ı terk edilmiş olarak bıraktılar.’ ”
Kur’ân’ı hecretmek; onu mehcur, bir başına, ilgilenilmeyen bir hâlde bırakmaktır. Bu bir suçtur ve bu suçu işleyenler İlahi tehditlere muhataptır. Tevbe edip hâlini ıslah etmeyenlerin karşılaşacağı kötülüklerin belki de en şiddetlisi şudur ki bu kimseler Kıyamet Günü, Nebi’nin (sav) davalısı olacaktır. O dehşetli günde Allah Resûlü (sav) tarafından dava edilmek…
Allah’a, Ahiret Günü’ne inanan ve Rabbine teslim olmuş her Müslim’in tir tir titreyeceği şiddetli bir meseleyle karşı karşıyayız. Dünya ve ahiret saadetinin kaynağı, Allah’tan (cc) bizlere gelen hidayete yani Kur’ân’a uymaktır. Bu sebeple ona dört elle sarılmalı ve hükümlerini hayatın merkezine almalıyız.

