Vaktiyle bir âlim varmış. Bu âlim saçını kestirmek için bir berbere gitmiş ve:
—Vur saçı usturaya berber efendi, demiş.
Berber tam âlimin saçlarını kazımaya başlamışken, içeriye mahallenin kabadayısı girmiş. Doğruca âlimin yanına varmış ve başının kazınmış tarafına sert bir tokat atarak:
—Kalk bakalım keltoş emmi! Kalk da tıraşımızı olalım, demiş.
Adamın belalı olduğunu bilen âlim sabrederek bir şey dememiş ve sırasını istemeyerek de olsa kabadayıya vermiş.
Kabadayı zorla aldığı sırasıyla tıraşını olduktan sonra dükkândan çıkmış. Henüz birkaç metre gitmemiş ki, bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelerek onu altına alıvermiş. Biraz da sürüklemiş.
Kabadayı oracıkta ölmüş.
Olayı gözleriyle gören berber efendi âlime:
—Hocam, biraz ağır olmadı mı? Böyle beddua edilir mi, demiş.
Olayları hikmetleriyle okumasını beceren o âlim, berbere:
—Vallahi ben ona beddua etmemiştim, ama bu kelin de bir sahibi var, demiş…
***
Bazen bir mü’mine haksız yere düşmanlık eder, eziyet verici şeyler yaparak onu kırar, incitiriz. O bir şey yapmaz belki ama onun da bir sahibi vardır. Sahibi olan Allah onun hakkını bizden alır.
O nedenle bu konuda bir değil, bin kere dikkatli olmak gerekir. Zira iman etmiş bir mü’min Allah’a Kâbe’den daha değerlidir.
Kâbe’ye karşı suç işlense aklımız çıkar değil mi? Ama ondan daha değerli olan bir mü’mine karşı suç işliyoruz da kılımız bile kımıldamıyor!
Unutmamak gerekir ki, kellerin de bir sahibi vardır.
