Onlar ki namazı dosdoğru kılar ve onlara rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.(8/Enfâl, 3)

Muhtelif 3 dk okuma 12 görüntülenme

Duanda Araya Kimseyi Koyma!

Rabbimiz buyurur ki:

وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذَا دَعَانِ فَلْيَسْتَجِيبُوا لِي وَلْيُؤْمِنُوا بِي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ

“Kullarım sana beni sorduklarında hiç şüpheleri olmasın ki ben (onlara) çok yakınım, bana dua ettiğinde dua edenin duasına icabet ederim. Şu halde onlar da benim davetime icabet etsinler ve bana iman etsinler ki doğru yolu bulabileler.” (Bakara, 186)

Bu ayet gerçekten de Kur’ân’ın en müthiş ayetlerinden birisidir ve içerisinde dikkate şâyan birçok incelik vardır. Bunlar çok olmakla birlikte ben burada bunlardan sadece birkaç tanesine dikkat çekeceğim:

1-) Kur’ân’ın neresinde “sana sorarlarsa” formatında bir ayet gelmişse, onun hemen ardından “de ki” buyrularak Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem araya konulmuş ve o soruya cevap verme işi O’nun aracılığı vasıtasıyla olmuştur. Ama Kur’ân’ın sadece tek bir yerinde bunun istisnası vardır, o da işte burasıdır. Bu âyette konu dua olduğu için Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bile Allah ile kulları arasından çıkarılmış ve cevabı hiçbir aracı olmadan bizzat âlemlerin Rabbi olan Rabbimiz vermiştir.

Bunun elbette büyük bir hikmeti vardır.

İşte laf buraya geldiğinde o müthiş soru kendisini ortaya atıyor: Acaba bunun hikmet nedir?

El-Cevap: Bunun hikmeti –allahu a‘lem– şudur: Duada aradan herkesi çıkarmak ve Allah ile aramıza hiçbir kimseyi, ama hiçbir kimseyi koymamak gerekir. Velev ki bu kimse Allah’ın en sevdiği kulu olan Muhammd Mustafa aleyhissalâtu vesselâm olsa bile…

İşte bu ayeti gereği gibi tedebbür edenler, bu inceliği rahatlıkla anlarlar.

Geriye bununla amel etmek kalır.

Ama ne yazık ki bu gün bazı sûfîler, bütünüyle Tevhid haykıran bu müthiş Kur’ânî inceliğe rağmen Allah’a dua edeceklerinde araya şeyhlerini koyuyor ve bu yaptıklarını da tebrîr etme adına vâli veya yüksek makamlı kimseleri örnek gösteriyorlar.

-Neymiş efendim, vâlinin yanına direkt çıkılabilir miymiş?

-Veya arada vasıtalar olmadan yüksek mevkideki insanlarla irtibat kurulabilir miymiş?

-Direkt onlarla bağlantı kurulmaya çalışmak beyhude bir çaba değil miymiş?

Miş, miş, miş…

Ya hu, Allah vâli mi diye sormazlar mı adama?

Nasıl oluyor da âlemlerin Rabbi olan Allah’ı böylesi aciz insanlarla kıyaslayabiliyorlar?

Bu, azîm bir cürüm değil mi?

Hani onlar teşbihin her türlüsünü reddediyor ve sırf bu nedenle teşbihi çağrıştırdığı düşünülen nassları tevil ediyorlardı?!

Bir de Allah’ın sıfatları konusunda Selef’in yoluna tâbi olan Müslümanlara “teşbihçi” derler.

Hadi oradan!

Eğer ortada bir teşbihçi varsa, o, hiç kuşkunuz olmasın ki böyle yapan sûfîlerdir.

2-) Âyetin fısıldadığı ikinci incelik, Allah’ın düşünülenden çok daha yakın olduğu ve asla kullarından uzak olmadığıdır.

فَإِنِّي قَرِيبٌ  / Hiç şüpheleri olmasın ki ben (onlara) çok yakınım, ifadesi bunun delilidir.

Aracılar; ancak kendisine ulaşılması çok zor ve uzak ihtimalli olduğu düşünülen varlıklarla araya konulur. Bir varlığa ulaşılmasının zor olduğu düşünüldüğü zaman araya ona ulaşması muhtemel olan kimselerin aracılık etmesi fikri girer. Ama bu düşünce Allah hakkında mustahildir. Çünkü Allah kullarına uzak değildir.

Dolayısıyla âyetteki bu ifade ile Rabbimiz, insanoğlunun aklına gelmesi muhtemel olan bu yanlış anlayışı bertaraf etmiş ve zımnen duada hiçbir aracıya gerek olmadığını vurgulamıştır.

3-) Âyetin fısıldadığı bir diğer incelik de şudur: Meşru çerçevede olduğu sürece, dua eden kimsenin duasına icabet edilir. Âyetin: “أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذَا دَعَانِ/Bana dua ettiğinde dua edenin duasına icabet ederim.” kısmı bunun açık bir delilidir.

Ama burada önemli olan Allah’a dua edebilmektir. Çünkü icabet, dua etme şartına bağlanmıştır.

“Bana dua ettiğinde dua edenin duasına icabet ederim.”

Burada bizim bilmemiz gereken en önemli şey; icabet bizim istediğimiz zamanda değil, Allah’ın belirlediği zamanda gerçekleşecektir. Çünkü bizler kâsır ilmimizle neyin bizim için hayır, neyin de şer olduğunu bilemeyiz. Ama çok şefkatli olan Rabbimiz hep bizlerin iyiliğini istediği için duaya icabetin tecelli vaktini bizler için en uygun zamana bırakmıştır. Bunun için duanın icabetinin gecikmesini dert etmemek gerekir. “Tecelli edeceği bir vakti vardır” demek gerekir.

4-) Âyet son olarak bize, dualarımızın kabulünü istiyorsak, bizim de Allah’ın çağrısına icabet etmemiz gerektiğini fısıldamaktadır. Âyetin: “فَلْيَسْتَجِيبُوا لِي وَلْيُؤْمِنُوا بِي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ / Şu halde onlar da benim davetime icabet etsinler” kısmı bunu ifade etmektedir.

Sen Allah’ın çağrısına icabet etmeden Allah’ın senin çağrına icabet etmesini beklemen en basit ifadeyle “bencillik” ve “hadsizlik” olur. Bu, aynı zamanda Allah’a karşı su-i edeptir. Eğer Allah’ın sana icabet etmesini bekliyorsan şu halde hiç durmadan sen de Allah’ın Kur’an ve Sünnet vasıtasıyla sana ilettiği çağrısına icabet etmelisin.

Ne duruyorsun, haydi Rabbine yönelsene!

———–

İşte bir ayetin kısaca düşündürdükleri…

Rabbimiz ne müthiş bir kitap göndermiş; bir cümlesinden nice anlamlar çıkıyor, bir ifadesinden nice derin manalar anlaşılıyor.

Rabbim bu kitabı hakkıyla anlamayı bizlere nasip etsin.

Görsel kart12 görüntülenme

İlgili içerikler

Notlarım

Yer imleri, notlar ve kaldığınız yer yalnızca bu tarayıcıda tutulur; sunucuya gönderilmez. Tarayıcı verisi silinirse kaybolur.