Hidayetin, hak üzere olmanın, doğru yolda sebat edebilmenin ne kadar büyük ve azîm bir nimet olduğunu herkes değil, ancak ilimde “râsihûn” olan, yani derinleşip kökleşenler bilirler.
Rabbimiz, müteşâbih âyetler karşısında onların ortaya koyduğu o güzel tavrı zikrettikten sonra onların dualarına yer vermiş ve şu şekilde dua ettiklerini zikrederek aklını kullanmayı bilenlere alttan alta ince bir mesaj vermiştir:
رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ
“Rabbimiz! Bize hidayet verdikten sonra kalplerimizi saptırma, bize tarafından bir rahmet bağışla. Hiç kuşku yok, lütfu bol olan yalnız sensin.” (Âl-i İmrân, 8)
Eğer hidayet üzere kalabilmekten daha önemli ve gerekli bir dua olsaydı, ilimde derinleşerek Allah’ın övgüsüne mazhar olan bu insanlar onunla Allah’a dua eder ve Rablerinden onu kendilerine vermesini temenni ederlerdi. Ama insanlık için en gerekli ve önemli dua hidayet üzere kalabilmeyi istemek olduğu için onlar el-Vehhâb olan Rablerinden ilk olarak onu istediler ve bu isteklerinin önüne başka hiçbir talebi geçirmediler.
İşte ilimde derinleştikçe bir insanın anlayacağı yegâne hakikat budur. Yani hidayet üzere kalabilmek…
Bunu cahillerin veya ilimden az bir nasibi olanların anlaması beyhudedir. Bu ancak derin ilim sahiplerinin hakkıyla idrak edebileceği bir gerçektir.
Bilmem bu hakikati biz ne kadar anladık?
