Hüküm yetkisini Allah’tan başkalarına vermek veya -diğer bir deyişle- Allah’tan başka varlıklara kanun yapma yetkisi tanımak Kur’ân ıstılahında “ibadet” olarak değerlendirilmiştir.
Rabbimiz şöyle buyurur:
اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ اَمَرَ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّٓا اِيَّاهُ
“Hüküm yalnızca Allah’a aittir. O, kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir.” (12/Yûsuf, 40)
Bu ayete göre hükmü Allah’tan başkasına verenler, ibadetlerini sadece Allah’a yapmamış; bilakis ibadette Allah’a ortak koşmuşlardır. Hükmü kime tanımışlarsa, ibadetleri de onlara olmuş olur.
Kabul etseler de etmeseler de bu böyledir…
Dikkat ettiyseniz ayette hükmün Allah’a ait olduğu belirtildikten hemen sonra ibadetin de yalnızca O’na yapılması gerektiği vurgulanmıştır.
İşte bu bize göstermektedir ki, hüküm yetkisini sadece Allah’a vermek O’na ibadet etmek sayılırken; bu yetkiyi O’ndan başka varlıklara vermek Allah’tan gayrısına ibadet etmek sayılır.
Zaten şirk dediğimiz şey de Allah’tan başkasına ibadet etmek değil midir?
Biz -maalesef- “ibadet” denilince yalnızca namaz kılmak veya oruç tutmak gibi bir takım bedensel faaliyetleri anlıyoruz. Oysa Kur’an literatüründe ibadet; kulun yalnızca Allah’a ait olan haklarda Allah’ı birlemesi, sadece Allah’a yapılması gereken şeyleri O’na tahsis etmesi ve Allah’a ait olanları Allah’a vermesi şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Bu açıdan bakıldığında hükmün yalnızca Allah’a ait olduğunu kabullenmek de bir ibadettir ve böyle itikad edenler bu konuda Allah’ı birlemiş, yani O’na ibadet etmiş olurlar.
Böyle yapmayanlar ise ibadetlerinin bu kısmında Allah’a ortak koşmuş ve netice itibariyle müşrik olmuşlardır. Velev ki sakalı olan veya sarık sarıp, cübbe giyen kimseler olsalar bile…
Mesele duygusallık götürecek bir mesele değildir. Mesele son derece ciddidir. Önemli olan bunun ciddiyetini anlamak ve halkımıza anlatmaktır.
