“(İşte) Allah, öğüt almaları için insanlara böyle benzetmeler yapar.” (İbrahim, 25)

AHLÂKIN EHEMMİYETİ

MEKÂRİMU’L-AHLÂK -1-


بسم الله الرحمن الرحيم

Hamd Peygamberimize “Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin” (68/Kalem, 4) buyurarak güzel ahlâkı öven ve ona teşvik eden Rabbimize, salât ve selam “Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” (Beyhakî) buyurarak ahlâk öğretilerini davranışlarıyla en iyi şekilde ortaya koyan Rasûlüne ve O’nun kutlu âl ve ashabına olsun.

Allah’ın keremi ile şu satırlar üzerinden siz değerli kardeşlerimizle yeniden bir araya gelme fırsatı bulduk. Bu fırsatı bahşetmek suretiyle Müslüman kardeşlerimize nasihat etmeye bizleri layık gören Rabbimize sonsuz hamd ediyor ve bu değerli nimetin şükrünü en iyi şekilde eda edebilmeyi bizlere kolay kılmasını O’ndan temenni ediyoruz.

Ey Rabbim! Burada anlatacağımız konularla önce bizleri, sonra da tüm mü'min kardeşlerimizi âmil eyle. Bu konularla amel edebilmeyi bizler için okumaktan daha kolay kıl. Bizlerin ve tüm iman eden kardeşlerimizin ahlâkını aynen Rasûlullah’ın ahlâkına benzet. Yazdıklarımızı ümmet için faydalı kıl. Özellikle bu konuya ihtiyaç duyanlara bu bilgileri vasıl eyle. Hiç şüphesiz ki Sen, duaları işiten ve onlara en iyi şekilde karşılık verensin. (Allahumme âmin)

İslam’ın güzel ahlâk konusuna atfettiği önemin, Tevhid’le alakalı meselelere atfettiği önemden geri kalmadığını hatırlatmaya bilmem hâcet var mıdır?

Güzel ahlâka sahip olmak, bizim için neredeyse tevhide sahip olmak kadar önemli ve gereklidir. Çünkü şu dünyada insanları bir araya getiren şey “akide”dir; onları bir arada tutan şey ise “ahlâk”tır. Tevhid ile bir araya gelenlerin aynı çatı altında yaşamaya devam edebilmelerinin yegâne teminatıdır ahlâk. O olmadan uzun birliktelikler mümkün değildir. Bu nedenle güzel ahlâktan mahrum olan bir mü'min düşünmek, belki de en son aklımıza getirmek istediğimiz şeyler arasındadır. Onun için hem bizim hem de tüm kardeşlerimizin güzel ahlâka sahip olmasını sürekli Rabbimizden dua dua niyaz ediyor ve tüm mü'minlerin de böyle dua etmeleri gerektiğini düşünüyoruz.

 Bilmeliyiz ki bu dinin başı “Tevhid”dir. Bedende başın yeri neyse, dinde Tevhidin yeri odur. Baş olmadan bedenin bir anlamı olmayacağı gibi, Tevhid olmadan da hiçbir amelin anlamı olmaz. Lakin her başa kendisini güzelleştirecek, fonksiyonunu daha iyi yerine getirecek bir göz, bir ağız, bir kulak lazımdır. Bunlarsız bir başın insana faydası neredeyse yok gibidir. İşte, eğer bu işin başı Tevhidse, o başın gözü, ağzı, kulağı da hiç kuşkusuz ahlâktır. Gözden, ağızdan ve kulaktan mahrum olan bir baş ne kadar fayda sağlayabilir ki?

Güzel ahlâk denilince, dinini en iyi şekilde yaşamaya gayret eden her mü'minin kalbi titrer, yüreği hoplar. Ona sahip olabilmek için becerebilse her şeyini feda etmeyi göze alır. Onun, iman eden yüreklerde tartışmasız bambaşka bir yeri vardır.

İşte böylesine önemli bir mefhumdur “güzel ahlâk”.

Müslümanların “nasıl olsa akidemiz sağlam” öngörüsüyle onu basite alması yahut ihmal etmesi asla olacak bir şey değildir. Hele hele tâli bir konuymuş gibi değerlendirmeleri katiyen kabul edilemez. Böylesi bir değerlendirme yaparak ona gereken değeri vermeyenler, dünyada da âhirette de muhakkak hüsrana uğrar, kaybedenlerden olurlar. Bu nedenle bu konuya Allah için dikkatle eğilmeli, üzerinde ciddiyetle durmalı, onu anlamak ve yaşamak için var olan bütün eforumuzu harcamalıyız. Yani sözün özü; hepimiz güzel ahlâk sahibi Müslümanlar olmalıyız.

Fıtratı bozulmamış, özünü yitirmemiş her temiz insan bilir ki, güzel ahlâk, bu dinde bir insanın kalitesini ortaya koyan en önemli husustur. Bir insanın makbul birisi olup-olmadığı ancak güzel ahlâkı sayesinde bilinebilir. Tevhid’i kabul etmiş birisi bile olsa, eğer güzel ahlâktan ve bu ahlâkın zorunlu kıldığı değerlerden yoksun ise, o insan Allah katında da mü'minler katında da değerini yitirir. Bu nedenledir ki, güzel ahlâka “Tevhid’le beraber her insanda olması zorunlu olan eşsiz bir değerdir” diyebiliriz. Ve böyle dememiz asla bir abartı sayılmaz.

İslam dini, yalnızca Allah’a kulluğu emreden Tevhid esaslı bir din olduğu kadar, müntesiplerine erdemli söz ve davranışlara sahip olmalarını tavsiye eden güzel bir ahlâk dinidir aynı zamanda. İlk inen ayetlerde bile Tevhid’in ve ahlâkın yan yana zikredilip, mü'minlerin bu her iki değere de sahip çıkmaları gerektiğinin vurgulanması, zikrettiğimiz hakikatin doğruluğunu ortaya koyan en önemli işaretlerdendir.

Kur’ân ve Sünnet’i şöyle hızlıca gözden geçiren herkes bu iki ilkenin, yani ‘Tevhid’ ve ‘ahlâk’ ilkelerinin asla birbirinden ayrılmadığını ve hep yan yana zikredildiğini rahatlıkla görebilir. İlerleyen satırlarda örneklerini zikredeceğimiz üzere, Rabbimiz subhanehu ve teâlâ, nerede tevhide vurgu yapmışsa, genelde oranın ya bir öncesinde ya bir sonrasında mutlaka ahlâka da vurgu yapmıştır. İşin burası gerçekten de üzerinde dikkatle durulmaya, tefekkür edilmeye ve hikmeti hakkında derin derin düşünülmeye değen çok önemli bir noktadır.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hepimizin bildiği bir hadisinde “Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim”[1] buyurarak, Allah’ın kendisini peygamber olarak göndermesindeki yegâne gayenin “güzel ahlâk”ın kemale erdirilmesi olduğunu beyan etmiştir. Bu hadiste, üzerinde düşünülmesi gereken ince bir nokta vardır. Yani bu hadisin ortaya koyduğuna göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem sanki başka bir gaye için değil, sadece güzel ahlâkın nasıl olması gerektiğini insanlara öğretmek ve bunu kendi pratiği ile onlara tebliğ etmek için gönderilmiştir.

Acaba gerçekten de bu böyle midir?

Bizler yakinen biliyoruz ki, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in gönderiliş gayesi sadece bununla sınırlı değildir. O, ahlâkın yanında akideyi, ibadetleri ve ahkâmı da insanlara ulaştırmak için gönderilmiştir. Fakat mezkûr hadisinde öyle bir üslup kullanmıştır ki, Arapça açısından bu üsluptan O’nun gönderiliş gayesinin ahlâktan başka bir şey olmadığı rahatlıkla anlaşılmaktadır. Şu halde bize düşen, “bu sözüyle gönderiliş gayesini sadece ahlâka hasretmesinin hikmeti ne olabilir?” diye sorgulamamız ve buna doğru bir cevap bulmamızdır. Gerçekten de “Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” buyurarak ahlâkı akidenin ve ibadetlerin önüne almasının hikmeti ne olabilir acaba?

Bu konuda kalem oynatan müelliflerimiz bu önemli soruya şöyle cevap vermişlerdir:

“Ahlâk, bir insanda görülebilecek en bariz vasıftır. İnsanlar kişinin akidesini, inancını ve nasıl iman ettiğini bilemezler; çünkü onun yeri kalptir. İbadetlerin de birçoğu riya endişesi ile gizli ve insanların nazarlarından uzak olarak yapıldığı için insanlar onu da hakkıyla bilemezler. Ama ahlâk böyle değildir. İnsanlar kişinin davranışlarını, muamelelerini, tepkilerini, tavırlarını görebildikleri için onu bunlarla yargılar ve ona göre onu değerlendirirler.”

Evet, insanların, ahlâkı akide ve ibadetten daha kolay görüp bilebilmesi, Efendimizi böylesi bir üslup kullanmaya sevk etmiştir. İşte bu nedenle de, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem insanların hepsi tarafından ortak bir değerlendirme mahalli olduğu için ahlâkı diğer tüm İslamî esasların önüne takdim etmiş ve onu dinin diğer her maddesinden daha çok ön plana çıkararak, Müslüman olmayanların İslam’ı en güzel şekilde değerlendirmeye tabi tutmalarına olanak sağlamıştır. Yani ilk defa İslam’a muhatap olan bir kâfir bile Müslümanları gördüğünde tereddüt etmeden “Bunlar, çok iyi ve kaliteli insanlar” diyebilmelidir. Ve –hamd olsun– öyle de demişlerdir. Tarih bunun örnekleri ile doludur. Urve b. Mesud es-Sekafî’nin Hudeybiye’de sahabîler için söylediği sözler, bunun en güzel delillerindendir.[2]

İşte bu hikmet gereği Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem “Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” buyurarak sanki O’nun başka gönderiliş gayesi yokmuş imajı verdi.

İmanlı ve ahlâklı bir nesil inşa edebilmek için umumen tüm mü'minlerin, özelde ise insanlara sahih bir dâva götürme gayesi taşıyan dertli kardeşlerimizin bu noktaya titizlikle eğilmeleri ve ahlâkı tıpkı Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem gibi her platformda sürekli ön plana çıkararak tüm insanlara bu davanın aslında kelimenin tam anlamıyla “bir ahlâk davası” olduğu mesajını vermeleri gerekmektedir. Ta ki bu sayede sahabe misali iman ve ahlâkla bezenmiş bir nesli vücuda getirmede yapıcı bir rol üstlenebilsinler.

TEVHİD VE AHLÂK BİR ELMANIN İKİ YARISI GİBİDİR

Mü'minler, tüm insanlığı ıslah edip düzeltmek için seçilmiş özel insanlardır.

“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyar ve Allah’a iman edersiniz(3/Âl-i İmrân, 110)

Eğer mü'minler olarak bizler bu görev için seçilmişsek, o zaman Allah’ın onaylayacağı şekilde bu ıslah görevini nasıl gerçekleştirmemiz gerektiğinin ve bu noktada ne gibi bir metot uygulayacağımızın doğru cevabını bulmak zorundayız. Öyle ya, bu iş kafamıza göre olacak, arzularımızın istediği şekilde belirlenecek bir şey değildir. Bu iş tamamen İlahî bir görevdir. Bundan dolayı sınırlarının da tamamen sahibi tarafından belirlenmesi gerekmektedir. Bu işin sahibi Allah olduğuna göre, elbette sınırlarını belirleyenin de O olması gerekir. İşte bu nedenle bizim bu konuda öncelikle doğru bir metoda sahip olmamız ve bu metottan Rabbimizin razı olup-olmadığını tespit etmemiz gerekmektedir. Ta ki ona göre hareket edip ıslah yolunda sahih bir menhec üzere yürümüş olalım.

Şimdi gelin, hep beraber “insanları ıslah ve düzeltme konusunda nasıl bir metot ve nasıl bir sıralama takip etmeliyiz?” sorusuna cevap bulmaya çalışalım.

Bu soruyu Yüce Kitabımız’a yönelttiğimiz zaman ıslah için izlenmesi gereken metodun şu şekilde sıralandığını görürüz:

Akidede ıslah.

Ahlâkta ıslah.

İbadette ıslah.

Ahkâmda ıslah.

Bu tertibin doğruluğuna delalet eden birçok nass vardır; ama biz burada bunlardan sadece iki tanesini zikredeceğiz.

1) Mekke Döneminde İnsanların Islahında Rabbimiz’in Gözettiği Sıralama

Mekke dönemi; Tevhidî çağrının insanlara ulaştırıldığı ve onların doğru bir sıralamayla aşamalı bir şekilde terbiye ve ıslah edildikleri bir eğitim dönemidir. İçinde bulunduğumuz bu çağda insanlara aynı daveti ulaştırmak ve onları Rasûlullah zamanında olduğu gibi doğru bir menhecle ıslah etmek isteyenlerin, o dönemin karakteristik özelliklerini çok iyi bilmeleri gerekmekte ve davalarında başarılı olabilmenin ipuçlarını, bu dönemin özelliklerine göre hareket etmede aramaları icap etmektedir.

Rabbimiz subhanehu ve teâlâ, o Mekkî süreçte insanlara ibadetlerden ve ahkâmdan daha önce, onlara akideyi ve önceki dönemlerde yaşayan sâlih insanların kıssalarıyla bu akidenin nasıl hâkim kılınacağını anlattı. Yani Rabbimiz, eğitim ve ıslahın nasıl olması gerektiğini insanlığa öğrettiği o Mekke döneminde onlara öncelikle oruçtan, cihaddan, hacdan, kısas ve miras ahkâmından söz etmedi. Ve yine onlara içkinin, kumarın, faizin, açık-saçıklığın, yabancı kadınlara bakmanın haramlığını bahis konusu yapmadı. Belki en fazla, iman edenleri yavaş yavaş şer‘î hükümlere alıştırmak için daha sonraları Medine İslam Devleti’nde hükme bağlanacak emir ve yasakların bir kısmına o süreçte göndermelerde bulundu. Ama emir ve yasak bağlamında asla bunlarla insanları sorumlu tutmadı.

Medine’de emredilen ibadet ve ahkâmın bazısının zamanlamasına şu şekilde hızlıca bir göz atarak maksadımızı biraz daha iyi ortaya koyalım:

Hicretin 1. yılında:

Cuma namazı farz kılındı.

Ezan ve kamet meşru kılındı.

Nikâh ahkâmı tespit edildi.

Cihada izin verildi.

Hicretin 2. yılında:

Oruç farz kılındı.

Teravih namazı meşru kılındı.

Fıtır sadakası (fitre) emredildi.

Bayram namazları ve kurban meşru kılındı.

Ganimet ahkâmı belirlendi.

Zekât farz kılındı.

Hicretin 3. yılında:

Miras hukuku ve boşanmayla alakalı hükümler belirlendi.

Hicretin 4. yılında:

Tesettür emredildi.

Teyemmüm meşru kılındı.

İçki kesin olarak yasaklandı.

Kumar kesin olarak haram kılındı.

Hicretin 5. yılında:

İftira cezasının ahkâmı belirlendi.

Hicretin 8. yılında:

Kısas ahkâmı belirlendi.

Hicretin 9. yılında:

Haccın düzenlemesi yapıldı.

Hicretin 10. yılında:

Faiz kesin olarak haram kılındı.[3]

Bu sayılan ahkâmın tamamı; Mekke’de kalplerine iman hakkıyla yerleşen, davası uğruna bedel ödemeyi beceren, akidesi ile imtihana tabi tutulduğu halde bu imtihanı başarıyla geçerek artık sınavın sonuçlarının açıklanacağı yer olan Medine’ye hicret eden kimselere emredildi veya yasaklandı.

Eğer Allah kalplerine iman hakkıyla yerleşmemiş ve akide sınavını alnının akıyla geçememiş insanları ilk etapta oruç, hac, cihad gibi emirlerle veya zina, içki, kumar gibi yasaklarla muhatap etseydi, Aişe annemizin de ifade ettiği gibi[4] insanlar “biz buna güç yetiremeyiz” der ve bir çırpıda İslam’ı terk ederlerdi. Ama Rabbimiz onların bu zaafını iyi bildiği için bir hikmet gereği öncelikle onlara akideyi öğretti; daha sonra onları ibadete teşvik ederek kulluklarını güzelleştirmelerini ve sahip oldukları imanlarını beslemelerini onlardan istedi.

Yani özetle; akide Mekke’de, emir ve yasaklardan oluşan ibadet görevleri ve diğer şer‘î ahkâm ise Medine’de emredildi. Daha net bir ifadeyle söyleyecek olursak; Mekke akidenin, Medine ise ahkâmın membaı konumunda idi.

Bunu niye zikrettik?

Bunu zikretmemizin elbette önemli bir sebebi var. Şimdilik bu bilgiyi aklımızın bir köşesine kaydedelim ve devam edelim

Kur'ân’a baktığımız zaman davetin başladığı Mekkî sürecin ilk anlarında, hem de akidenin tebliği ile aynı anda emredilen başka bir şeyin varlığından söz ettiğini görüyoruz. Normal şartlarda bu şeyin, sıralama itibariyle akidenin ardında, akideden daha sonra zikredilmesi gerekiyordu. Ama bu şey o kadar önemli ve o kadar elzemdi ki, bu nedenle Allah bu ikisinin asla birbirinden ayrılmasına müsaade etmedi ve her ikisinin aynı anda mü'minlerde olması gerektiğini irade buyurdu.

Sizce o şey neydi?     

O şey tek kelimeyle “güzel ahlâk”

İbadetleri ve ahkâmı Medine’de emreden Allah, ahlâka gelince onu Medine’de değil, Mekke’de emir buyurdu. Hem de çok ince bir farkla: Onu akideden sonra değil, bizzat akide ile beraber zikrederek ve her ikisini sanki aynı şeymiş gibi yansıtarak

İşin burası gerçekten de çok önemli. Dava sahibi mü'minlerin bu nokta üzerinde uzun uzun durmaları ve niçin böyle bir hikmet gözetildiğini iyi tespit etmeleri gerekmektedir.

Biraz önceki satırlarda da vurguladığımız üzere, asıl itibariyle ahlâkî ilkelerin, tertip açısından değerlendirildiğinde akideden daha sonra verilmesi, öğretilmesi, emredilmesi gerekiyordu. Çünkü sıralama olarak ahlâk, akideden daha sonra geliyordu. Lakin bu değer, Allah nezdinde öylesine önemli bir yere haizdi ki, bu nedenle Allah onu akide ile aynı anda emretti ve mü’minlerin her iki şeye aynı anda sahip olmalarını irade buyurdu. Tamam, her ne kadar sıralama olarak akideden daha sonraki bir mertebede yer alsa da, ehemmiyetinden dolayı akide ile aynı anda ele alındı.

Rabbimiz, Peygamberimize ilk Kur'ân ayetlerini indirdiği andan itibaren O’na aynı zamanda çok yoğun bir şekilde ahlâk ilkelerini de inzal buyurmasıyla imanın ve ahlâkın asla birbirinden ayrılmayan iki kardeş olduğu gerçeğini başta biz Müslümanlar olmak üzere tüm insanlığa öğretti.

Şimdi bunun ispatı için gelin, Mekke’de inen ve imanın hemen yanında ahlâkı da konu edinen bazı ayetlere göz atalım. Allah için ayetleri atlamadan, dikkatle takip edelim ki çok ince bir noktayı beraberce yakalamış olalım. Rabbimiz şöyle buyurur:

“O mü'minler, ırzlarını koruyanlar, emanetlerine ve ahitlerine riayet edenler; şahitliklerini (dosdoğru) yapanlardır.” (70/Mearic, 29-33)

“Elbiseni tertemiz tut. Kötü şeyleri terk et. Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma. Rabbin için sabret.” (74/Müddessir, 4-7)

“Onlar adaklarını yerine getirir ve şerri yaygın olan bir günden korkarlar. Onu sevmelerine rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler. ‘Biz, size ancak Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür isteriz. Çünkü biz asık suratlı, uzun ve zor bir gün (nedeniyle) Rabbimizden korkarız’ (derler).” (76/İnsan, 7-10)

“Rahman’ın (o has) kulları yeryüzünde tevazuyla yürürler. Cahiller kendilerine sataştığı zaman da ‘Selam size!’ derler. Onlar Rabbleri için secde ederek ve kıyamda durarak gecelerini geçirirler.” (25/Furkan, 63, 64)

“Onlar ki, harcadıklarında israf ve cimrilik etmez, bu ikisi arasında (dengeli) bir yol tutarlar.” (25/Furkan, 67)

“Onlar yalana/günaha şahitlik etmezler. Boş/yararsız/batıl bir şey gördüklerinde değerli insanların tavrını sergileyerek yüz çevirip giderler. Onlar, Rablerinin ayetleri kendilerine hatırlatıldığında sağır ve kör gibi davranmazlar. (Kulak kabartıp, görmeye, anlamaya çalışırlar.) (25/Furkan, 72, 73)

“(Sakın ha şunlara) itaat etme: Çokça yemin eden, değersiz, sürekli ayıplayıp (gıybet yapan) ve (insanların) sözlerini taşıyan, hayra engel olan, haddi aşan, çok günah işleyen, kaba-saba/zorba sonra da nesebi belli olmayana(68/Kalem, 10-13)

“Arkadan çekiştirip duran, kaş göz hareketleriyle alay eden her kişinin vay haline!” (104/Hümeze, 1)

“Onlar gösteriş yaparlar. Ve ufacık bir yardımı bile engellerler.” (107/Mâun, 1)[5]

“Bir de akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma. Zira böylesine saçıp savuranlar şeytanların dostlarıdırlar. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür. Eli sıkı olma! Büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır, (kaybettiklerinin) hasretini çeker durursun. Geçim endişesi ile çocuklarınızın canına kıymayın. Biz, onların da sizin de rızkınızı veririz. Onları öldürmek gerçekten büyük bir suçtur.” (17/İsra, 26-31)

“Ölçtüğünüz zaman tastamam/eksiksiz ölçün. Dosdoğru bir tartıyla tartın! Bu, daha hayırlı ve sonucu daha güzel olandır.” (17/İsra,35)

“Bilgin olmayan şeyin peşine düşme! Çünkü kulak, göz ve kalp (gördüğünden, duyduğundan, niyetlenip azmettiğinden) bunların hepsinden sorumludur.” (17/İsra,36)

“Yeryüzünde kibir ve şımarıklıkla yürüme. Çünkü sen ne yeri delebilirsin ne de dağların boyuna erişebilirsin.” (17/İsra,37)

Ayetleri okudunuz, konularına şahit oldunuz, içeriğini anladınız.

İşte, gördüğünüz bu ayetlerin tamamı Mekke’nin ya ilk anlarında ya orta dönemlerinde ya da sonlarına doğru inmiş. Hepsinin ortak özelliği ise; son derece güzel olan ahlakî meziyetleri, güzel vasıfları, sahip olunması gereken erdemli davranışları ihtiva ediyor olması. Ya da ictinab edilmediğinde mürüvvete zarar verecek bazı hasletleri ele alarak mü'minleri onlardan sakındırması...

Özellikle İsra Sûresi’nde yer alan ahlâk ilkelerinin “Allah’la birlikte herhangi bir ilaha dua etme! Sonra kınanmış ve yalnızlığa terk edilmiş olarak kala kalırsın.” (17/İsra,22) ayetinden hemen sonra zikredilmeye başlaması, gerçekten dikkate şayandır.

Yine Furkan Sûresi’nde de benzeri bir durum söz konusu. Rabbimiz orada mü'minlerin ahlakî bazı özelliklerine dikkat çekerken bunu “Onlar ki asla Allah’tan başka bir ilaha dua etmezler” (25/Furkan, 68) ayetiyle hemen Tevhid’e bağlamış ve akide ile ahlâkın asla birbirinden ayrılması mümkün olmayan iki unsur olduğuna zımnen işaret etmiştir.

Dedik ya “Allah subhanehu ve teâlâ, Kur’ân’ının hemen her yerinde akide ile ahlâkı her daim yan yana, peş peşe veya birbiriyle bağlantılı olarak ele almıştır” diye, işte bu bizlere göstermektedir ki, ahlâkî meziyetlere sahip olmak Allah nezdinde neredeyse doğru akideye sahip olmak kadar elzem ve ehemmiyetli bir meseledir.

Bu ayetlerle alakalı dikkate şayan diğer bir nokta da şudur: Müddessir, Meâric ve Kalem Sûrelerinde zikredilen ahlakî tüm ilkeler, akidenin yoğun olarak gönüllere nakşedildiği Mekke döneminin ilk anlarında inzal edilmiştir. Furkan ve İsra Sûrelerindeki ilkeler ise, Mekke’nin orta ve ilerleyen safhalarında indirilmiştir. Mekke döneminin ilk, orta ve son dönemlerinde inzal buyrulan bu ilkelerin tamamının ortak özelliği ise; hepsinin ahlâka dönük olması ve ahlâkla ilişkili konuları ele almasıdır. Bu ayetlerin tamamında mü'minlerin iç ve dış âlemlerini güzelleştirmeyi hedefleyen erdemli davranışlar konu edinilmiştir. Şimdi, zihinlerde daha iyi kalmasını sağlamak için bu vasıfları maddelendirerek zikredelim. Sizden ricamız; bunları atlamadan tek tek ve dikkatlice okumanızdır:

Irzı korumak, yani namuslu, hayâlı ve iffetli olmak,

Emanete ve ahde riayet etmek,

Adakları yerine getirmek,

Şahitliği dosdoğru yapmak,

Elbiseyi temiz tutmak,

Sadece Allah rızası ve hatırı için sabretmek,

Nefse ağır geldiği halde sırf Allah için malı yoksulla, yetimle ve esirle paylaşmak,

İyilik yapıldığında insanlardan hiçbir karşılık beklememek; bu konuda sadece Allah’ın rızasını gözetmek,

Cahiller sataştığı veya laf attığı zaman selamete çıkaracak sözler söylemek,

Harcamalarda israftan ve cimrilikten kaçınmak; dengeli harcama yapmak,

Akrabaya, yoksula, yolcuya haklarını vermek, onlara yardımcı olmak,

Boş, yararsız ve bâtıl bir şey görüldüğünde değerli insanların tavrını sergileyerek geçip gitmek,

Nasihat edildiğinde kulak kabartıp, görmeye, anlamaya çalışmak,

Yalana ve günaha şahitlik etmemek,

Yapılan iyiliği çok görerek başa kakmamak,

Allah’ı dikkate almayan ve kötü vasıflara sahip olanlara itaat etmemek,

Arkadan çekiştirmemek,

Kaş göz hareketleriyle alay etmemek,

Gösteriş yapmamak,

Hayrı engellememek,

Geçim endişesi taşımamak,

Çocukların ve insanların canına kast etmemek,

Bilgisiz olunan meselelerin ardına düşmemek,

Ölçü ve tartıyı dosdoğru yapıp bu hususta aldatmaya kaçmamak,

Yeryüzünde kibirle ve şımarıklıkla yürümemek

Tüm bu vasıflar, Mekke döneminde akide ile aynı anda Müslümanlara verilmeye çalışılan ahlakî değerler, erdemli meziyetlerdir.

Artık 21. yüzyılın Müslümanları olarak biz de bu önemli hakikatin farkına varmalı ve insanları Tevhid’e davet ederken, Tevhid’le beraber onlara aynı anda ahlâkı da vermeliyiz. Şunu kesin olarak bilmeliyiz ki, bizler bunu yaptığımızda müspet anlamda muhakkak güzel bir netice alacak, terk ettiğimizde ise ortaya çıkan ahlâksız Müslümanlar ve onların davamıza verdiği zarardan dolayı her açıdan başarısızlığa uğrayacağız. Çektiğimiz âh-ı vahlar ise yanımıza kâr kalacak. Tabi, eğer buna kâr denilirse!

İşte, satırlardır ifade etmeye çalıştığımız bu ince ama önemli detay, derdi olan Müslümanlara çok mühim mesajlar vermektedir. Biz bunu iyi anlar ve gereğini güzelce uygularsak, hem kendimizin hem de toplumumuzun ıslahında önemli bir başarıya imza atmış oluruz. Çünkü bu süreçte başarıya ulaşamayan Tevhidî cemaatlerin temel problemi; insanları “sadece” akideyle ıslah etme çabalarıdır. Eğer bu cemaatler akideyle beraber ahlâkı da insanlara verebilselerdi, kesinlikle başarıları çok daha fazla, doğru bir metotla hareket ettikleri için halka bıraktıkları tesir çok daha kalıcı olurdu.

2) Lokman aleyhisselam’ın, Oğluna Nasihat Ederken Gözettiği Sıralama

Lokman aleyhisselam, hikmet timsali, ilim ve irfan sahibi mübarek bir zattı. Allah subhanehu ve teâlâ, birçok peygamberinin adını Kitabında anmadığı halde, râcih olan görüşe göre peygamber olmamasına rağmen onun adını Kitabında anmış ve birçok nebinin hayatından kesitler zikretmemesine rağmen, onun hayatındaki önemli bir kesiti biz mü'minlere nasihat olsun diye zikretmiştir. Demek ki Kur'ân’da onunla alakalı olarak zikredilen bu kesitin bizim için hayatî bir önemi vardır. Bundan dolayı mü'minler olarak bizlerin bu kesit üzerinde dikkatle durması ve Allah’ın onu zikretmekle neyi amaçladığını iyi kavraması gerekmektedir.

Rabbimiz’in Lokman Sûresi’nde bildirdiğine göre o, oğluna bazı nasihatlerde bulunmuş ve bu nasihatlerle oğlunun müstakim bir kul olmasını istemiştir. Burada bizi ilgilendiren en önemli nokta; bu nasihatleri yaparken hikmet timsali Lokman aleyhisselam’ın gözettiği sıralamadır. Şimdi bu sıralamaya dikkat ederek ayetleri okumaya çalışalım:

“Hani Lokman oğluna öğüt verirken şöyle demişti: “Yavrucuğum! (Sakın ha) Allah’a şirk koşma! Çünkü şirk (en) büyük zulümdür.” (31/Lokman, 13)

“Canım yavrum! (Yaptığın şey) hardal tanesi ağırlığınca olsa, bir kayanın içinde, göklerde ya da yerin (derinliklerinde de) olsa Allah (kıyamet günü) onu getirir. Çünkü Allah Latîf ve Habîr (en küçük şeylere ilmiyle nüfuz eden ve her şeyden haberdar olan)dır.” (31/Lokman, 16)

“Yavrucuğum! Namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret, kötülükten alıkoy ve başına gelene sabret. Şüphesiz ki bunlar, azmedilmesi gereken işlerdendir.”

“İnsanlara yüzünü çevirme! Yeryüzünde böbürlenerek de yürüme! Çünkü Allah büyüklük taslayan ve böbürlenen kimseyi sevmez.”

“Yürüyüşünde dengeli ol, sesini alçalt. Çünkü seslerin en çirkini merkep sesidir.” (31/Lokman, 17, 18, 19)

Görüldüğü üzere Lokman aleyhisselam çocuğuna yaptığı nasihatlerine önce şirkten sakınması gerektiğini, hemen ardından da onun kötülüğünü vurgulayarak başlamıştır. Sonrasında yine bir akide konusu olan Allah’ın her şeyi bildiği ve kulu bu bilgisi ile Kıyamet günü tek tek hesaba çekeceği gerçeği ile devam etmiştir.

Lokman aleyhisselam’ın işe akide ile başlaması, ıslah ve tebliğde onun da tıpkı sair peygamberlerin ve diğer sâlih kulların yaptığı gibi inancı diğer her şeyin önüne aldığını, akideye değinmeden diğer şeylere geçmenin faydasız olduğunu bildiğini göstermektedir.

Daha sonra Lokman aleyhisselam, tevhidin kaçınılmaz bir eylemi olan namaza dikkat çekerek nasihatini sürdürmüştür.

“Ama hocam, namaz bir ibadet olduğu halde ahlâktan önce zikredilmiş. Siz ise ahlâkın ibadetten önce olduğunu söylemiştiniz” diye bir itirazda bulunulabilir. Bu itiraza, namazın tevhidin olmazsa olmaz bir eylemi olduğu ve onu terk edenin İslam’dan hiçbir nasibinin bulunmayacağı gerçeğini hatırlatarak kısaca cevap verebiliriz. Yani namazsız bir akide, direksiz bir bina gibidir. Böyle olduğu içindir ki Selef’in büyük bir kısmı onu Tevhid’in olmazsa olmazlarından saymış ve külliyen onu terk edenlerin küfrüne hükmetmiştir. Bu açıdan bakıldığında namazın da akide içerisinde değerlendirilen bir eylem olduğunu ve Lokman aleyhisselam’ın bu nedenle onu şirkten ve âhirete imandan hemen sonra zikrettiğini söyleyebiliriz.

Lokman aleyhisselam, nasihatlerine devam etmiş ve en sonunda iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak, insanlara yüz çevirmemek, yeryüzünde böbürlenerek yürümemek, yürüyüşte dengeli olmak ve sesi alçaltmak gibi tamamen ahlakî meziyetleri sıralayarak öğütlerini bitirmiştir.

İşte Lokman aleyhisselam’ın oğluna yaptığı nasihatlerdeki bu sıralama da, üstte vurguladığımız bilginin gerçekliğini bir kere daha bizlere teyit etmektedir. Yani insanları ıslah ederken veya bizzat kendimiz ıslah olacakken işe önce akidede ıslahtan, sonra –veya onunla aynı anda– ahlâkî ıslahtan, ardından da ibadetlerdeki ıslahtan başlamalıyız. Bu sıralamaya uyan ıslah hareketleri başarılı, uymayanlar ise başarısız olacak ve hüsrana uğrayarak elleri boş kalakalacaktır.

Bu nokta gerçekten de çok çok önemli bir noktadır. Ortada insanlara yönelik bir ıslah ve düzeltme söz konusu olan her yerde bunun zikrettiğimiz bu tertip ile olması kaçınılmazdır. Bu tertibe yapılacak en ufak muhalefet insanları doğru yoldan uzaklaştırmak, onları tali yollara sürüklemek ve onlara yanlış bir tedavi uygulamak anlamına gelecektir. Bu aynı zamanda onları ıslah etmek için çabalayan mü'minleri de bu ıslahlarında başarısızlığa uğratacaktır. Allah’ın rızasını ortadan kaldıran bir tutum olduğu da izahtan varestedir.

Buna şöyle pratik bir örnek verelim: Mesela bir insanın akidesini düzeltmeden ve şirk bataklığından henüz onu kurtarmadan onu ibadetlere; diyelim ki oruç tutmaya, gece namazı kılmaya, hayır hasenat yapmaya, sadaka vermeye, yetimleri gözetmeye, güler yüzlü olmaya teşvik etmek ona yapılacak en büyük zulüm olacaktır. Bu onu ıslah değil, kelimenin tam anlamıyla bir ifsattır. Çünkü Allah, şirk ile yapılan hiçbir ibadeti ve hiçbir hayrı kabul etmeyecektir.

“Eğer Allah’a şirk koşarsan elbette amelin boşa gider ve muhakkak ki sen ziyana uğrayanlardan olursun.” (39/Zümer, 65)

“Kim Allah’a şirk koşarsa, artık Allah ona cenneti muhakkak haram kılmıştır. Onun barınağı da ateştir.” (5/Maide, 72)

Böylesi bir adam Allah’ın emrettiği sıra gözetilmeden, yani şirk halinde iken ve akidesi ıslah edilmeksizin ibadete sevk edildiği için tüm çabası boşa giderek hüsrana uğrayacak, bütün emekleri boşa çıkacaktır. Şimdi soruyoruz: Bu insanı bu şekilde ibadetlere sevk etmek ona iyilik mi yapmaktır, yoksa kötülük mü? Ve yine soruyoruz: Onu bu hale getiren Müslüman ona hayır mı yapmıştır, yoksa şer mi?

Cevabı siz verin

Buna şöyle bir örnek daha verelim: Mesela bir insanın ahlâkını düzeltmeden ve kalbindeki manevî hastalıkları gidermeden onu diyelim ki ilme ya da cihada sevk ettiniz. Böylesi bir şey o adamı –kalbindeki haset, kibir, riya ve benzeri manevi hastalıklar arındırılmadığı için– önünde sonunda helak edecektir. Adam cihad edecek, ama insanlara hava atmaya başlayacak, riyaya kapılacak, belki de onları küçük görecektir. Adam ilim tahsil edecek, ama bununla insanlara tepeden bakmaya, onları hakir görmeye, nefsini ise büyüklemeye başlayacaktır. İşte, ahlâkı düzeltmeden insanları bu tür bazı ibadetlere yöneltmek, onlara iyilik değil, kelimenin tam anlamıyla onlara büyük bir kötülük yapmaktır. Böylesi bir şey ıslahtan daha ziyade onları ifsattır. Bunun sebebi de; ıslah edeyim derken gözetilmesi zorunlu olan sıralamada yapılan hatadır.

İşte, Müslümanlar olarak bizlerin bu noktaya oldukça dikkat etmesi ve Rabbimizin davet ve irşatta bizden istediği tertibe harfi harfine riayet ederek ıslahı tam anlamıyla gerçekleştirmesi gerekmektedir. Bu olmazsa, hem kendimize hem de düzelmelerini istediğimiz halkımıza büyük bir kötülük yapmış oluruz.

İMAN İLE AHLÂK ETLE TIRNAK GİBİDİR

Bakara Sûresi 177. âyetin ortaya koyduğuna göre, iman ile ahlâk, tıpkı etle tırnak gibi birbirinden ayrılması mümkün olmayan iki unsurdur. Nerede iman varsa orada ahlâk; nerede ahlâk varsa orada iman olmalıdır. Birisini diğerinden ayrı değerlendirmek asla söz konusu olamaz. Yani bu iki unsur, ancak bir arada olduğu zaman bir anlam ifade eder. Birbirinden ayrıldığında güzelliğini kaybettiği gibi, kendisinden beklenen faydasını da yitirir. İşte, atıfta bulunduğumuz âyet bu hakikati ele almaktadır. Bu açıdan değerlendirildiğinde, belki de ona “Kur'ân’ın en önemli ayetlerinden birisidir” diyebiliriz. Çünkü bu âyette Rabbimiz, iman ile ahlâk ilkelerini beraberce ele almış ve bu iki esasın asla birbirinden ayrılamayacağına dikkat çekmiştir. Hem de öyle bir ifadeyle bunu anlatmıştır ki, iyi insan olabilmenin tek yolu adeta bu iki şeyin bir araya getirilip cem edilmesinden geçmektedir.

 Şimdi gelin, dediğimiz şeyi daha iyi anlayabilmek için bu müthiş âyeti tane tane ve ağır ağır okuyalım. Rabbimiz şöyle buyurur:

“Yüzünüzü doğu ya da batı cihetine dönmeniz iyilik değildir. (Gerçek anlamda) iyilik, Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaba ve nebilere inananların; sevmesine rağmen malı, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, dilenenlere ve kölelere verenlerin; namazı kılıp zekâtı verenlerin; söz verdiklerinde sözlerine bağlı kalanların; fakirlik, hastalık ve savaş zamanında sabredenlerin yaptığıdır. İşte bunlar sadık olanlardır. Ve bunlar takva sahiplerinin ta kendileridirler.”

Bir insana ne zaman “iyi” denir, hangi vasıflara sahip olan kimse Allah katında “gerçek iyi”dir? İşte âyet bu mühim soruya cevap vermektedir. Âyete göre gerçek anlamda iyi olan bir insanın, tüm bu vasıflara sahip olması gerekmektedir. Bu vasıflara bir bütün olarak sahip olmayanlar, her ne kadar sahip oldukları oranda iyi iseler de, Allah katında hakiki anlamda “iyi” değildirler.

Âyeti dikkatle değerlendirdiğimizde, Rabbimizin iyi insan olabilme standartlarına önce imanla başladığını, sonra da ahlakî ve taabbudî bazı meziyetlerle bu standartları sonlandırdığını görürüz. Demek ki, iyi insan olabilmek için önce imanla, sonrasında ise ahlâk ve amelle bezenmek gerekmektedir.

Bu, aynı zamanda bize itikadî noktada problemi olan bazı tasavvuf çevrelerinin birileri tarafından sürekli olarak “bunlar çok ahlaklı insanlar” gibi lanse edilmesinin de yanlış olduğunu ortaya koymaktadır. Onlar eğer gerçekten de çok ahlâklı olsalardı, önce itikatlarını bozacak söz ve amellerden uzak durarak Allah’a karşı iman görevlerini yerine getirir, sonrasında da diğer ahlakî ilkelerle bezenerek ahlâkı gerçek anlamıyla hayatlarında tatbik etmiş olurlardı. Ama onlar, daha ilk etapta hayatlarına şirk dediğimiz söz ve amelleri bulaştırdıkları için Allah’a karşı gösterilmesi gereken ahlakı bile hakkıyla yerine getirememektedirler. Şunu net olarak ifade edelim ki, itikadî anlamda düzgün olmayan bir insan, şeriat nazarında asla “iyi bir insan” değildir.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de birçok hadisinde imanı ahlâkla yan yana zikretmiş ve aralarında ciddi bir bağ olduğuna dikkat çekerek ikisinin asla birbirinden ayrılması mümkün olmayan bir parça misali olduğunu ortaya koymuştur. O hadislerden bir tanesi, imanın şubelerini ortaya koyan ve hepimizin bildiği şu meşhur hadistir. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem o hadisinde şöyle buyurur:

الإيمانُ بِضْعٌ وَسَبعُونَ أَوْ بِضعٌ وسِتُونَ شُعْبَةً : فَأفْضَلُهَا قَولُ : لا إلهَ إلاَّ اللهُ ، وَأَدْنَاهَا إمَاطَةُ الأذَى عَنِ الطَّريقِ ، والحياءُ شُعبَةٌ مِنَ الإيمان

“İman yetmiş –veya altmış– küsur şubedir. Bunun en üstünü ‘lâ ilâhe illallah’ sözü, en düşüğü ise, yolda insanlara eziyet veren şeyleri kaldırmaktır. Hayâ da imandan bir şubedir.”[6]

Görüldüğü üzere Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem imanın şubelerini zikrettiği bu meşhur hadisinde Tevhid ile ahlâkı bir arada zikretmiştir.

Peki, bu bize neyi ifade etmelidir?

Bu, mü'minler olarak bizlere imanla ahlâkı asla birbirinden ayırmamamız gerektiğini, iki esası da tıpkı etle tırnak gibi birbirinden kopmaz birer unsur olarak görerek her ikisine de aynı anda sahip olmamızın elzem olduğunu ifade etmektedir. Çünkü etle tırnağı birbirinden ayırmaya kalkanlar, elem verici bir acıyı çekmeye mahkûm oldukları gibi, imanla ahlâkı birbirinden ayıranlar da aynı acıyı çekmeye mahkûmdurlar. Bu iki unsuru sanki farklıymış gibi değerlendirerek birbirinden ayrı ele alan cemaatler; erir, biter, tükenir ve zamanla yok olup giderler. Bu kötü akıbetle karşılaşmamak için imanımıza sahip çıktığımız gibi, onu koruyacak, muhafaza edecek ve neticesinde onu süsleyecek olan ahlâkımıza da sahip çıkmalıyız.

Peki, sahip çıkmazsak ne olur?

Şimdi gelin, alt başlıkta bu sorunun cevabını bulmaya çalışalım.

İMAN İLE AHLAK BERABER OLMAK ZORUNDADIR; YOKSA

Rabbimiz’in, insanları ıslah etmede ‘akide’ ve ‘ahlâk’ı asla birbirinden ayırmadığını, bunları hep yan yana zikrettiğini, yan yana zikretmediği yerlerde ise tevhidin hemen sonrasında ahlâkı konu edindiğini ifade ettik. Islah hareketlerinde ve cemaat çalışmalarında bu önemli husus gözetilmediğinde, yani akide ile ahlâk beraberce ele alınmadığında, bakın ortaya nasıl bir insan tiplemesi çıkıyor:

Söz verip sözünde durmayan,

Ahitlerini yiyen,

İffet ve hayâ nedir bilmeyen,

Konuşunca rahatlıkla yalan söyleyen, söylerken de yüzü kızarmayan,

Kolaylıkla gıybet edebilen,

Laf taşıyan,

Ara bozan,

Sır tutamayan,

Kavgacı,

İnatçı,

Tartışmacı,

Her konuda haddi aşan,

Hak-hukuk gözetmeyen,

Emanete riayet etmeyen,

Ağzı bozuk olan,

Müstehcen kelimeler kullanan,

Merhametten yoksun,

Büyük nedir bilmeyen,

Küçüklerine şefkat göstermeyen,

Anne-babasına bağırıp çağırabilen,

Eşine karşı şiddetli,

Çocuklarına öfkeli,

Oturmasını-kalkmasını bilmeyen,

Âlim-ulema tanımayan,

Nasihat dinlemeyen,

Aldığında vermeyen,

Aldatmayı marifet sayan,

Sıra kapmayı maharet gören Kısacası insanların öncelikle kendisinden, sonrasında da davet ettiği akidesinden nefret ettiği bir insan tiplemesi ile karşı karşıya kalıyoruz.

Bu, hem bize hem de pak davetimize ciddi anlamda zarar veriyor. Eğer bir an önce tedbir alınmaz ve gereken tedavi yapılmazsa, insanlar bir yana, Müslümanların dahi kendilerinden Allah’a sığındığı tiplemelerin aramızda mantar gibi bitmesi kaçınılmazdır.

İşte, bizim bu satırları kaleme almaktaki amacımız; bu tarz insanların aramızdaki varlıklarına son vermek ve böylesi tiplerin içimizde yer bulamaması için Müslümanları bilinçlendirmektir. Biz, ne yapıp ne edip bu ahlâkî zaaflarla mücadele etmeli ve bu noktada pasifliği bir kenara koyarak aktif bir ıslah cihadının içine girmeliyiz. Aksi halde insanlara güven veren bir “İslam Nesli”nin ortaya çıkması asla mümkün olmayacaktır.

 

Faruk Furkan

 



[1] Beyhakî rivayet etmiştir.

[2] Urve b. Mesud es-Sekafî, Taif’in liderlerinden, sözü dinlenen büyüklerindendi. Hudeybiye günlerinde Rasûlullah’la konuşmak için müşrikler tarafından elçi olarak gönderildi. Urve, sahabenin de bulunduğu bir yerde Rasûlullah’la konuştu. Söyleyeceklerini söyledi, dinleyeceklerini dinledi, ardından da durumu değerlendirmek ve istişare etmek için tekrar Kureyş müşriklerinin yanına döndü. Sonra onlara gördüklerini bir bir anlattı ve dedi ki:

—Ey Kureyş cemaati! Bilirsiniz ki ben vaktiyle birçok hükümdarın; Kayser'in, Kisrâ'nın, Necaşî'nin huzuruna elçi olarak çıkmışımdır. Ama ben bunlardan hiçbir hükümdarın adamlarının, Muhammed'in ashabının Muhammed'i sevip saydıkları gibi onları sevip saydıklarını görmedim! Allah’a yemin ederim ki, O’na dikkatle bakışlarını dikmiyor, yanında asla seslerini yükseltmiyorlar. Muhammed onlara bir şeyi işaret etse, onlar hemen onu yerine getirmek için koşuşturuyorlar. Ben bu kavmi iyice ölçtüm biçtim. Siz isterseniz ona karşı kılıçlarınıza el atabilirsiniz. Fakat ben öyle bir kavim gördüm ki, ne yapılsa, onlar O’nu koruyacaklar ve O’na hiçbir zararın erişmesine meydan vermeyeceklerdir! Artık siz iyice düşünün. Ey kavmim! Bence size yaptığım öğüdümü kabul ediniz! Ben sizin için hayırlı bir öğütçüyüm. Bununla beraber ben bu hususta halk tarafından size değil, O’na yardım olunacağından korkarım. Çünkü adamcağız şu Beytullah'ı tazim için gelmiştir, kendisinin yanındaki kurbanlık develeri kesecek ve dönecektir.

Kureyş müşrikleri Urve’yi dinledikten sonra:

—Bir daha böyle konuşma ey Ebu Yâfur! Eğer bunu senden başkası söyleseydi, onu kınar, rezil ve rüsva ederdik! Biz O’nu bu yılımızda Beytullah'ı ziyaretten muhakkak alıkoyacağız, dediler.

Bu cevabı alan Urve b. Mes'ud, Kureyş müşriklerine:

—Benim görüşüme göre siz felâketten başka bir şeye uğramayacaksınız, dedi ve öfkelenerek yanındakilerle birlikte dönüp Taif’e gitti…

[3] Bu kronolojide elbette bazı ihtilaflar, bazı farklı zamanlamalar vardır. Yani kimi âlimlerimizin “Şu hüküm falan yıl meşru kılınmıştır” dediğine, diğer bazı âlimlerimiz “Hayır, bu hüküm filan yıl meşru kılınmıştır” demiş ve bu şekilde farklı zaman tespiti ortaya koymuşlardır. Bunun sebebi; o gün için takvim kullanımının bu günkü gibi yaygın olmaması, bu nedenle de bazı hüküm ve vakaların net olarak vaktinin tespit edilememesidir. Ama hemen belirtelim ki, bunun konumuz açısından hiçbir önemi yoktur; burada önemli olan bu ahkâmın hepsinin Mekke’de değil, Medine’de inmiş olmasıdır.

[4] Bkz: Buharî, 4993

[5] Kalem, Hümeze ve Mâun Sûrelerinden aktarmış olduğumuz bu ayetler, zıddı ile ahlâklanılması gereken ayetlerdendir. Yani Allah bu ayetlerinde olumsuz bir takım vasıfları zikrederek mü'minlere onlardan uzak durmalarını, dolaylı olarak da onların zıddı ile ahlâklanmalarını emir buyurdu. Mü'minlerin olumlu vasıflarını zikrederken araya bunları koymamızın sebebi, zıddını ispat içindir.

[6] Müslim rivayet etmiştir.

Okunma Sayısı:912