“Egemenlik/Hâkimiyet/Hüküm koyma yetkisi yalnızca Allah’ındır.” (Yusuf Suresi, 40)

DÜŞÜNDÜREN BİR VARSAYIM: DİYELİM Kİ BU YÖNETİCİLER ZÂLİM…?


بسم الله الرحمن الرحيم

Rahmân ve Rahîm Olan Allah’ın Adıyla…

 

“Farz-ı misallerin” ve “varsayımların” insanların bir konuyu daha iyi anlamaları ve idrak etmeleri noktasında oldukça etkili bir rol oynadığı kesindir. Bundan dolayıdır ki Kur’ân ve Sünnette bazı çetrefilli, girift ve anlaşılması nispeten zor meseleler, bu metoda başvurularak insanların zihinlerine sunulmuştur. Hatta tevhidin gerekliliği ve şirkin batıllığı gibi insanlık için en önemli meseleler bile bu metotla insanların anlamasına arz edilmiştir.

Bizler, bu güne kadar Allah’ın kanunlarına alternatif kanun yapan, Rabbimizin indirdiğiyle hükmetmeyen, Allah’ın kitabını arkasına atan ve O’ndan gelen doğruluğu mutlak kanunları hiçe sayan kimselerin “kâfir” olacağını farklı farklı üslup ve farklı farklı metotlarla anlatmaya çalıştık. Rabbim bu ruhu bu bedende tuttuğu müddetçe de –inşâallah– Kur’ânî bu hakikati anlatmaya devam edeceğiz. Bu yazımızda belki de faydalı olur ümidiyle bir farz-ı misal üzerinden günümüz tâğutlarının desteklenip desteklenmeyeceğini anlatmaya ve izah etmeye çalışacağız. Kim bilir, belki de Allah bu varsayım sayesinde henüz mühürlenmemiş bazı kalplere hayat verecek ve bizi, hayat bulacak bu gönüllere sebep kılacaktır? Ne mutlu bir canı cehennemden kurtarmaya sebep olabilenlere!

Zâlim de Olsa, Mazlum da Olsa Kardeşine Yardım Et!

Değerli kardeşim, Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadisinde buyurur ki: “Zâlim de olsa, mazlum da olsa din kardeşine yardım et.”

İslam’ın her daim zâlimlere karşı çıkılması gerektiğine dair koymuş olduğu hükümleri bilen bir sahabî, Allah’ın bu kesin hükmü ile Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in bu sözü arasında bir bağlantı kuramıyor ve zâlimlere nasıl yardım edileceğini anlayamayarak: “Ya Rasûlallah! Kardeşim mazlumsa ona yardım edeyim. Ama zâlimse ona nasıl yardım edeyim?” diyerek çok anlamlı ve bir o kadar da gerekli bir soru soruyor. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), zâlime yardımın ona destek vererek değil, ondan desteği çekip, ortaya koyduğu zulme engel olarak gerçekleşeceğini şu mükemmel sözü ile ifade ediyor:

“Zâlimi zulümden alıkoyar, onun zulmüne engel olursun. Şüphesiz ki bu da, ona yardım etmektir.”[1]

Bu hadis, üzerinde ciddî bir şekilde düşünmeye ve çatlatırcasına kafa yormaya değer hadislerdendir. Zira eğer halkımız, bu ve benzeri hadisler üzerinde birazcık düşünüp gereği gibi kafa yorsalardı, bu gün Allah’ın kanunlarını bir tarafa koyup yerine kâfir Batı’nın ihdas ettiği kanunlarla ülkeleri idare eden İslamî (!) yöneticilere veya isimleri Müslüman ismi olan idarecilere destek vermez; bilakis onların, Kur’ân literatüründe adı “zulüm” olarak yerini bulan Allah’ın hükümleriyle hükmetmemelerine bir “dur!” derlerdi. Lakin insanlarımız düşünmek, tefekkür etmek veya kafa yormak bir yana bu meseleleri daha Allah’ın kitabından bir kere olsun açıp okumamışlardır. Bu nedenle de adına “şirk” denilen birçok hataya düşmüşlerdir.

Şüphe yok ki biraz önce zikrettiğimiz hadis, üzerinde düşünen ve kafa yoran kimseler için aslında çok şeyler anlatmaktadır. Biz, halkımızın ne yaptığını bir tarafa koyarak bu yazıyı okuyan birisi olarak seninle bir düşünme ve kafa yorma mesaisine çıkalım ve hadisimiz üzerinden bir varsayımda bulunarak günümüzün yöneticilerinin durumlarını değerlendirelim. Kim bilir, belki de sen, bu varsayım sayesinde –tıpkı halkımız gibi– bu güne kadar içerisine düşmüş olduğun bir hatanın farkına varacak ve kendine çeki-düzen vereceksin?

Haydi, başlayalım.

Öncelikle kardeşim, konunun daha iyi anlaşılabilmesi için şu iki hususun altını çizmek istiyoruz:

1- “Zulüm” kelimesi anlam olarak: “Bir şeyi olması gereken yerden alıp başka bir yere koymak, hak sahibine hakkını vermemek” demektir. Bunun zıt anlamını adâlet” kelimesi ifade etmektedir. Buna göre adâlet: “Bir işi yerli yerine, olması gereken yere koymak ve hak sahibine hakkını vermek” anlamındadır. Elbette ki bu iki kavramın anlamları bunlarla sınırlı değildir; ama bu kavramlar kullanıldığında anlatılmak istenen manaları özetle bunlardır. Buradan hareketle şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki: Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmek adâletin; Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyi terk etmek de zulmün ta kendisidir.

“Kim Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse, işte onlar, zâlimlerin tâ kendileridir.” (Maide, 45)

Dolayısıyla, bir yönetici Allah’ın hükümleri ile hükmetmiyor, Kur’ân yasaları ile idarede bulunmuyorsa, en asgari şartlarda “zâlim” olur. Böylesi bir yönetici, hiçbir zaman ve hiçbir durumda âdil olamaz; çünkü adâlet ancak ve ancak Kur’ân ile hükmetmekle olur.

“Rabbinin kelimesi (olan Kur’an) doğruluk ve adâlet bakımından tas tamam olmuştur.” (En’am, 115)

Adâlet ve doğruluk bakımından tas tamam olan şey, anayasalar ve beşer mahsûlü kanunlar değil, sadece ve sadece Rabbimizin kitabı olan Kur’ân-ı Kerim’dir. Bu nedenle bir yönetici eğer Kur’ân ile hükmetmezse, adâleti ve doğruluğu tam olmayan bir şeyle hükmetmiş olur ki, bu da zulmün ta kendisidir.

2- Biz, kesinlikle hükmedilmeye layık olan tek kitabın Kur’ân olduğuna, Kur’ân’dan başka bir kitapla insanlar arasında hüküm vermenin ve onları idâre etmenin bâtıllığına ve yönetici kadrosunun –şartlar ve durumlar ne olursa olsun– mutlaka bu kitapla hükmetmeleri gerektiğine inanıyoruz. Rabbimiz şöyle buyurur:

Biz bu kitabı sana, insanlar arasında (sadece) Allah’ın sana gösterdiği şeylerle hükmedesin diye hak olarak indirdik.” (Nisâ, 105)

“O halde onların aralarında Allah’ın indirdiği (Kur’ân ile) hükmet ve sana gelen hakdan sonra onların hevâ ve heveslerine uyma!” (Mâide, 48)

(Rasûlüm!) onların arasında Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmet, onların arzularına uyma!” (Mâide, 49)

“Yoksa onlar (İslâm’ın yönetimi dururken) daha câhiliyenin hükmünü mü istiyorlar? Oysa kesin iman eden bir toplum için (idare ve) hükmü Allah’tan daha güzel olan kim vardır? (Mâide, 50)

Ve yine biz, yazının girişinde de ifade ettiğimiz gibi Allah’ın kitabını dikkate almayarak ve O’nun şeriatına sırt çevirerek hüküm mekanizmasını işleten kimselerin “kâfir” olacağına iman ediyoruz. Bizim bu inancımız, gençliğin verdiği hızla veya hamasî duyguların kalbe galebe çalmasıyla elde edinilmiş bir itikad değildir; aksine bu, Kur’ân’ın ortaya koyduğu, bütün peygamberlerin dişlerini tırnaklarına takarak mücadelesini verdikleri, hak yolunun yolcusu mübarek âlimlerin dillerinde tüy bitirerek anlattıkları ve aziz şehidlerin, uğruna kanlarını severek feda ettikleri yüce bir hakikattir. Alıcı gözle Kur’ân’ı inceleyenler, kolaylıkla bu sonuca ulaşacaklardır; zira Kur’ân baştan sona kadar bu hakikati anlatmakta, A’dan Z’ye bu realiteyi ortaya koymaktadır.

Bu iki nokta, konuyu daha iyi anlayabilmen için bir alt yapı oluşturmaktadır. Bu nedenle özellikle ifade etmek istedik. Umarım söze başlar başlamaz bu kadar net cümleler kullanmamızdan dolayı bize kızmamış ve kırılmamışsındır. Biliyorum, bir hakikat dile getirilecekse, yavaş yavaş, sindire sindire ifade edilmeli ve damdan düşer gibi değil, zemini ve alt yapısı hazırlanarak söylenmelidir. Bu doğrudur; ama biz, zikretmiş olduğumuz hadis üzerinden bir varsayım yaparak net bir sonuca ulaşacağımız için, aynı netlikte cümleler kullanarak öncelikle inancımızı ifade etmeli, ardından diyeceğimizi demeliyiz. İşte bundan dolayı öncelikle inancımızı ortaya koyduk ki, varsayımı okuyanlar bizim hakkımızda yanlış bir inanca kapılmasın ve bizi yanlış anlamasınlar…

Şimdi meseleye girebiliriz.

Kardeşim, Efendimiz’in bu hadisinde “Zâlim de olsa mazlum da olsa din kardeşine yardım et” buyruluyor. Peki, bu ne demek? Bu, akla gelen ilk anlamıyla şu demek: Bir Müslüman, kendisiyle aynı dinde ve aynı inançta olduğuna inandığı bir insana mutlaka yardım etmeli, mutlaka ona destek vermelidir. İsterse bu insan mazlum birisi olsun, isterse zâlim birisi olsun fark etmez.  

İyi de bu güne kadar biz hep mazlumlara yardım edilmesi gerektiğini, zâlime ise karşı durulmasının bir zorunluluk olduğu biliyorduk? Şimdi Allah’ın Rasulü bize, zâlime de yardım etmemiz gerektiğini emrediyor?

Acaba bu nasıl olacak?

Bizim taaccüp edip hayrete düştüğümüz şeye, hadiste söz konusu edilen sahabî de taaccüp etmiş ve aklımıza gelen soruyu hiç beklemeden hemen Efendimize soruvermiş: “Ya Rasûlallah! Kardeşim mazlumsa ona yardım edeyim. Ama zâlimse ona nasıl yardım edeyim?”

Bu soruya Allah’ın Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) gayet anlamlı ve hikmetli bir cevapla şöyle karşılık vermiş: “Onu zulümden alıkoyar, zulmüne engel olursun. Şüphesiz ki bu da, ona yardım etmektir.”

İşte Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in ağzından dökülen bu ifade, ilk etapta yanlış algıladığımız manayı düzeltiyor ve zâlimlere yardımın, aslında onların zulümlerine ortak olarak ve destek vererek değil, aksine engel olarak ve karşı durarak olacağını ifade ediyor.

Şimdi yukarıdan beri sözünü ettiğimiz şu varsayımımıza gelelim ve bir an önce meseleyi açıklığa kavuşturalım.

Değerli okuyucu kardeşim, Maide Sûresinin 44. âyetinde Rabbimiz: “Kim Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse, işte onlar, kâfirlerin tâ kendileridir”  buyurarak, Allah’ın kitabını arkasına atıp yerine başka kanunlar icad ederek bunlarla hükmedenlerin öncelikle “kâfir” olacağını ve aynı sûrenin 45. âyetinde “Kim Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse, işte onlar, zâlimlerin tâ kendileridir” buyurarak böylelerinin “zâlim” olacağını beyan ediyor… Biz, buradaki insan tiplemelerinin günümüz uygulamaları çerçevesinde “zâlim” değil, “kâfir” olacağını düşünüyoruz, ama haydi diyelim, farz edelim ve varsayalım ki, bunlar kâfir değil, zâlim… (!)

Yani Allah’ın kitabını dikkate almayarak, O’nun şeriatına sırt çevirerek Kur’ân’dan başka kitaplarla insanlar arasında hükmeden ve onları, Batı’nın kokuşmuş şirk dolu kanunlarıyla idâre eden sözüm ona bu Müslüman yöneticiler diyelim ki zâlim. (!)

Ve yine farz edelim ki, yapmış oldukları işlerde ve söylemiş oldukları sözlerde onlarca şirk sözü ve şirk ameli bulunduran sözüm ona İslâmî yöneticiler “kâfir” değil de “zâlim”… (!)

Haydi, diyelim ki bunlar böyle…

Acaba bu durumda benim onlara karşı nasıl bir tavır almam ve onlara karşı neler yapmam gerekiyor?

Onlara destek mi vermeliyim, yoksa karşı mı çıkmalıyım?

Onlarla beraber mi olmalıyım, yoksa karşılarında mı durmalıyım?

Onlara alkış mı tutmalı, yoksa önlerine geçerek “Kardeşim sen ne yapıyorsun! Senin bu yaptığın zulümdür. Sen bu amelinle cehenneme gidiyorsun. Sakın ha bu işi yapma, vazgeç!” mi demeliyim?

Hangisi?

Elbette ki Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in hadisini dikkatlice okuyanlar, bu sorulara hep ikinci şıkta yer alan cevaplarla cevap vereceklerdir. Yani zâlime engel olma, ona karşı çıkma ve onun karşısına dikilerek onu bu işten vazgeçirme manasını taşıyan cevaplarla…

Cevap bu kadar net olduğuna göre, o zaman biz, Allah’ın hükmüyle hükmetmeyen zâlim yöneticilere –onların kâfir değil, zâlim kardeşlerimiz olduğunu farz edersek– nasıl olurda destek verebiliriz?

Eğer onlar bizim, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen zâlim kardeşlerimizse, bu durumda Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in tavsiyesine göre bizim onlara destek değil, köstek olmamız ve kendilerini cehenneme götüren bu yolda onları engellememiz gerekiyor; zira zâlimin zulmüne mani olmak, ona karşı yapılabilecek en büyük hayırdır. Yok, eğer Allah’ın indirdikleriyle hükmetmedikleri için kardeşlerimiz değillerse –ki biz bu topraklarda uyguladıkları şekliyle böyle olmadıklarına inanıyoruz– bu durumda zaten onlara destek olamayız; çünkü Rabbimiz kâfirlere itaat edip arka çıkmayı Rasulullah üzerinden kesin bir dille bizlere yasaklamıştır. (bkz. Furkân, 52; Ahzâb, 1, 48; İnsan, 24)

Maalesef bu gün birileri, Allah Teâlâ, kendi haklarında “Kim Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse, işte onlar, kâfirlerin tâ kendileridir” buyurduğu halde O’nun indirdiği hükümlerle hükmetmeyen kimselerin “kâfir” olacağına inanmıyorlar. Böylelerine soruyoruz: Haydi diyelim ki bu yöneticiler kâfir değil; peki, bu durumda onlar zâlim de mi değiller? Allah Teâlâ “Kim Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse, işte onlar, zâlimlerin tâ kendileridir” buyurduğu halde onlar nasıl zâlim olmazlar ki?!

Gerçi onlardan bazıları, bu tür yöneticilerin her ne kadar kâfir olacağını söyle(ye)mese de, Maide Suresi 45. ayet gereği zâlim olacaklarını da inkâr edemiyorlar. Hatta kimileri, gerek yapmış oldukları konuşmalarda, gerekse yazdıkları eserlerde bu tür yöneticilerin zâlimlikten kendilerini kurtaramayacaklarını bizzat dillendiriyorlar.

Bazıları ise bu yöneticilerin “küfrun dûne küfür” işlediklerini, yani dinden çıkarmayan, ama normal haramlardan daha büyük günah olan bir iş yaptıklarını ifade ediyorlar. Şimdi bunlara soruyoruz: Acaba küfrun dûne küfür işleyen bir yöneticiye destek mi olmak gerekir, yoksa normal haramlardan daha büyük bir günah işlediği için köstek mi? Rabbimiz “Onlardan günaha bulaşmış ve nankör olmuş kimseye sakın itaat etme!” (İnsan, 24) buyurduğu halde, nasıl olur da böylesi insanlara hâlâ itaat eder, destek veririz?

Bu bir samimiyetsizlik değil midir?

“Biz Müslümanız” diyorsak eğer, o zaman Rabbimizin emirlerine kulak vermeli ve asla bu tür insanlara destek olmamalıyız.

Yeri gelmişken burada bir noktaya daha temas etmek istiyoruz ki, bu da konunun iyi anlaşılması için önem arz etmektedir: Halkımız “zâlim” dediğimiz zaman Türkçe’de genellikle bununla astığı astık, kestiği kestik olan acımasız, despot, diktatör ve müstebit kimseleri anlıyor. Veya daha somut bir ifadeyle, Kur’ân’ı yasaklayan, ezanı Türkçe okutturan, samanlıkta insanları Kur’ân okumaya mahkûm eden ve Mushafları kâğıt fabrikalarında yaktıran zihniyet akıllarına geliyor. Onların böyle anlamaları çok doğaldır ve gerçektende bu zihniyet kelimenin tam manasıyla bir zâlimdir. Evet, zâlim kelimesi, bu despotları içine alacak şekilde geniş bir kelimedir, ama sadece bu manaya münhasır değildir. Aksine Kur’ân dilinde zâlim, Allah’ın hükümleriyle hükmetmeyen yönetici ve hâkimlerdir.

İşte olaya bu zaviyeden baktığımız zaman bu gün adı Müslüman adı olup, söylemleri İslamî söylemler olduğu halde nice yöneticinin bu isme müstahak olduğunu görürüz. Bu tür yöneticiler, Allah’ın kitabıyla hükmetmeyi terk edip yerine beşerî kanunlarla hükmettikleri için en asgarî şartlarda kesinlikle “zâlim” ismini alırlar. Durum böyle olunca da bu, bizleri onlara destek vermekten alıkoymaya yeter ve artar bile. Çünkü Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) izahını yapmaya çalıştığımız mübarek hadisinde zâlimlere yardımın, onların zulmüne engel olarak mümkün olacağını belirtmiştir. Eğer onlara yardım, onların zulmüne engel olmakla olacaksa, bu durumda “Ben Müslümanım” diyen hiçbir kimsenin onlara destek vermemesi ve onların Allah’ın hükümleri ile hükmetmemeleri noktasında onlara arka çıkmaması gerekir.

Zulme Aracılık Edenler, Zâlimle Aynı Kefede Olurlar

Müslüman asla zulme ve zâlime destek olamaz. Müslüman, asla zâlimin yaptıklarına arka çıkmaz, aracı olamaz. Eğer oluyorsa, bu durumda kendisinin de bu zulümde payı olacağını bilir. Zira İslam zâlimle, zâlime destek verenlerin arasında ayırım yapmamış, hepsini aynı kefeye koyarak tek bir hükme tabi tutmuştur. Rabbimiz şöyle buyurur:

 “Her kim güzel bir işe aracılık ederse, ona ondan bir pay (sevap) vardır. Kim de kötü bir (işe) aracılık ederse, (yine) ona ondan bir pay (vebal) vardır. Allah her şeyin karşılığını vermeye kâdirdir.(Nisa, 85)

Görüldüğü üzere bu ayette Allah, kötü bir işe aracılık edenlere o kötü işten bir pay verileceğini ve şerre vasıta olanlara, onu bizzat işleyenler gibi bir nasip olacağını bildirmektedir.

Burada hemen hatırlatmakta yarar var –ki bir işe aracılık edenlerin kesinlikle bunu bilmeleri gerekir– aracılıkta bulunulan kötü işin ismi ve hükmü ne ise, o işe aracılık eden kimselerin ismi ve hükmü de o olur. Örneğin bir mekruha aracılık edene mekruh, bir harama aracılık edene haram, bir şirke aracılık edene de şirk günahı verilecek ve bu kimse, bu hükmün gerektirdiği ismin hükmünü alacaktır.

Allah’ın hükmü ile hükmetmemek en asgarî şartlarda zulüm olduğuna göre, bu işe aracılık eden ve destek verenler yine en asgarî şartlarda zâlim olmuş olacaklardır. Hele birde Allah’ın hükmü ile hükmetmemenin küfür olduğunu düşündüğümüzde –ki bu günkü yürürlükte var olan şekli kesinlikle böyledir– o zaman bu işe aracılık eden ve destek verenlerin durumu ne olur?

İşte mesele bu kadar ciddî ve önemlidir.

Benim, adları künyeleri veya lakapları ne olursa olsun Allah’ın hükmü ile hükmetmeyen yöneticilere destek verip arka çıktığımda, kesinlikle onların aldığı ismi aldığımı ve onların oturtturulduğu konuma oturtturulduğumu bilmem gerekir; zira İslam’da aracılık edenlere, işi yapanlara verilen hükmün aynısı vardır.

Zulüm bir suçsa –ki bunda en ufak bir ihtilaf yoktur– bu durumda ona aracılık eden ve o zulmün işlenmesine “olabilir”  diyenler, o suçta pay sahibidir ve ondan, onlar da nasibini alacaklardır.

Laf buraya geldiğinde, Sâlih Peygamber’in kavmi olan Semud’un neden helak edildiğini hatırlamamız gerekir.

Bilindiği üzere Sâlih (aleyhisselam)’ın kavmine Allah’a iman etsinler ve bu imanlarında mutmain olsunlar diye mucize olarak taşın arasından çıkmış bir deve verildi. Bu deve, Semud kavminin imtihanı olmuştu. Kuyularındaki suyu bir gün onlar içiyor, bir gün de deve içiyordu. İlk zamanlar belki de pek problem olmuyordu, ama zamanın geçmesi ve şeytanın tahrikleriyle gün aşırı kavmin bütün suyunu tek başına içmesi bazı densizleri rahatsız etmiş ve farklı düşüncelere kapılmalarına neden olmuştu. Bu densizler, Kur’an’ın ifadesiyle “dokuz” kişi idi. Bir araya geldiler ve Allah’ın mucize olarak verdiği deveyi kesme kararı aldılar. İçlerinden en azgın olanı gitti ve en ufak bir çekinceme duymadan o mübarek deveyi kesti. Sonunda ne oldu biliyor musunuz? O şehirde yaşayan ve onlara ses çıkarmayıp aksine destek veren herkes ayırım yapılmaksızın helak edildi. Bakınız Rabbimiz bu olayı nasıl anlatıyor:

“O şehirde dokuz adam vardı ki, o yerde bozgunculuk yaparlar, düzeltmeye uğraşmazlardı…” (Neml, 48)

“Semûd (kavmi) azgınlığı yüzünden yalanladı. Hani onların en bedbaht olanı (mucize olarak verilen deveyi öldürmek için) ayaklanmıştı. Allah’ın peygamberi (Salih) onlara: ‘Allah’ın dişi devesine ve onun su içmesi ne dokunmayın’ demişti. Fakat onu yalanladılar ve onu devirip kestiler. Rableri de onları, günahları yüzünden, kırıp geçirdi.” (Şems, 11-14)

Ayetlerde, planı yapanların dokuz, deveyi kesenin ise bir kişi olduğu ifade edildiği halde bu kesme işlemi bütün bir kavme nispet edilmiştir. Altı çizili yerleri dikkatlice okuduğunuzda kesme işleminin çoğul kipiyle geldiğini fark edeceksiniz. Kesen tek bir kişi olduğu halde acaba bu işlem neden bütün bir kavime nispet edilmiş ve ayırım yapılmaksızın hepsi helak edilmiştir? Deveyi kesme işlemine katılmayanların ne suçu vardır?

Bu soru gerçekten de çok önemlidir. Cevabı ise şu şekildedir:

Çünkü onlar, o dokuz kişiye destek veriyor ve onların aldığı veya alacakları kararları ön kabulle şimdiden kabul ediyorlardı. Belki de onlar bu kararı aldıklarında, onları destekleyenler evlerinde mışıl mışıl uyuyor, gecenin derinliklerinde yatak keyfi yapıyorlardı? Ve yine belki o dokuz kişinin aldığı bu meşum karardan onların zerre kadar haberleri de yoktu?

Ama önceden onları desteklemeleri, destekledikleri insanların aldıkları her karardan onları da mesul tutmuştu.

Günümüz parlamentolarında da durum aynı değil mi?

Bu gün insanlar birilerine destek vererek, onların yapacakları her işe peşinen imza atıyor ve ortalama beş yıl boyunca çıkaracakları her kanunu “Eyvallah” diyerek ön kabulle kabul ediyorlar. Dün bu işlemi Semud kavmi yapıyordu, bu gün ise bizim Semudlular yapıyor. Aradan geçen binlerce yıldan başka arada ne gibi bir fark var söyler misiniz? Allah, başlarındakilere destek vermeleri nedeniyle onları en ufak bir ayırım yapmadan topluca helak edivermişti; acaba bu günde bizleri aynı şekilde helak eder mi?

Bunu düşünmek, üzerinde kafa yorarak tefekkür etmek gerekir; zira Kur’an’da bize anlatılan bu ve benzeri kıssalar sayfa dolsun diye anlatılmamıştı.

Zâlime Destek Verenlere Allah’ın Rasûlünden Korkutan Bir Uyarı

Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadisinde zâlimlerin zulmettiği görüldüğü zaman onlara engel olmayanların şu şekilde bir belaya uğrayacaklarını ifade eder:

إن الناس إذا رأوا الظالم فلم يأخذوا على يديه أوشك أن يعمهم الله بعقاب منه

 “İnsanlar zâlimi görür de ona engel olmazlarsa, bundan dolayı Allah kısa bir zamanda onların hepsini umumen katından bir ceza ile cezalandırır.”[2]

Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmemek bir zulüm olduğuna göre, bu zulme “dur!” demeyenlerin durumu ne olur?

Allah Rasulü’nün ifadesiyle bunlar Allah katından gelecek bir ceza ile cezalandırılırlar.

Engel olmayan kimselerin hali bu ise, peki ya bizzat destek olanların durumu ne olur?

Allahu ekber!

Bunlar helak edilmeye daha fazla müstahak olmazlar mı?

Unutmamak gerekir ki, zâlimin zulmüne engel olmak, mazluma yardımcı olmak sayılır; zulme engel olmamak ise, bir çeşit zulümdür.

Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir başka hadisinde yapmış oldukları kötülüklerden birbirlerini engellemeyen İsrâiloğulları’nı zikrettikten sonra şöyle buyurmuştur:

Hayır, Allah’a yemin ederim ki ya iyiliği emreder, kötülükten nehyeder, zâlimin elini tutup onun zulmüne mani olur, onu hakka döndürür ve hak üzerinde tutarsınız ya da Allah kalplerinizi birbirine benzetir de, ardından İsrâiloğullarına lânet ettiği gibi size de lânet eder.”[3]

Bu hadis de günümüz insanı için gerçekten çok önem arz eden hadislerden bir tanesidir. Âh keşke Allah’ın hükmü ile hükmetmeyenleri destekleyenler bu gibi hadisleri akledip, üzerinde biraz kafa yorsalardı! Allah’ın Rasulü zâlimin elinden tutup onun zulmüne mani olmayı ve onu hakka döndürmeyi bize emrettiği halde, biz nasıl olurda onları destekler, onlara arka çıkarız?

Zâlime İtaat Eden Hüsrana Uğrar

Câbir b. Abdillah’ın naklettiği şu hadis,  zâlimlere itaat edip, onlara tabi olanların bizzat Rasulullah’ın dili ile hüsrana uğrayacaklarını ifade etmektedir. Bu bakımdan çok önemlidir.

 Cabir (radıyallâhu anh) anlatır: “Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) Huneyn’den dönerken, (Mekke’ye yakın bir yer olan) Ci’râne mevkisinde yanına bir adam geldi. O anda Bilâl’in elbisesi içerisinde gümüş vardı ve Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) bundan avuçluyor, halka veriyordu. Bu kimse Rasûlullah’a:

—Ey Muhammed! Adâletli ol!” dedi. Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem):

Yazıklar olsun sana! Ben adâlet göstermezsem o zaman kim adâlet gösterir? Şayet ben adâlet göstermezsem o zaman sen, (adâletli olmayan birisine itaat ettiğin için) perişan olur ve hüsrana uğrarsın” buyurdu. Bunun üzerine Ömer İbnu’l-Hattâb (radıyallâhu anh):

—Ey Allah’ın rasûlü! Bana izin ver de şu münâfığı öldüreyim, dedi. Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem):

İnsanların, arkadaşlarımı öldürdüğümü söylemelerinden Allah’a sığınırım… buyurdu.[4]

İmam Nevevî (rahimehullah), Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in Şayet ben adâlet göstermezsem o zaman sen perişan olur ve hüsrana uğrarsın” buyruğu hakkında şöyle der: “Bunun anlamı ‘Ey (bana) tabi olan kişi! Eğer ben adâletle davranmazsam, bu durumda sen, adâletli davranmayan birisine tabi olduğun ve peşinden gittiğin için perişan olursun’ demektir.”[5]

Adaletle hükmetmeyen bir yöneticiye tabi olup destek verenlerin, hem dünyada hem de ahirette mutlaka hüsrana uğrayacaklarını bu ifadeden anlamamız zor değildir. Kur’an’la hükmetmek adaletin; Kur’an dışı kitaplarla hükmetmek de zulmün ta kendisi olduğuna göre, bu gün böylesi idarecilere tabi olanlar adaletle hükmetmeyen önderlere tabi oldukları için hüsrana uğramış olmazlar mı? Eğer dünyada da ahirette de sıkıntıya düşmek istemiyorsan, bu durumda, sakın ha Allah’ın hükmü ile hükmetmeyen idarecilere destek verme! Aksi halde adâletli olmayan birisine itaat ettiğin için perişan olur ve hüsrana uğrarsın.

Zâlime İtaat Şöyle Dursun, Zâlime Meyletmek Bile Ateşe Götürür

Burada, zikretmemizin oldukça fayda vereceği bir konu daha var ki, insan bunu öğrendiğinde zâlimlere itaat etmek, destek vermek veya arka çıkmak şöyle dursun, onların adını bile anmaktan korkar hale geliyor. Bu korkunç ve tedirgin eden ifade, kitabımız Kur’an-ı Kerim’in 11. sûresi olan Hûd Sûresi 113. âyetinde yer alıyor. Rabbimiz orada zâlimlere meyletmekten bizleri sakındırarak şöyle buyuruyor:

وَلَا تَرْكَنُوا إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ أَوْلِيَاءَ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ

 Zâlimlere (sakın ha) meyletmeyin, yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostunuz yoktur; sonra, yardım da göremezsiniz.”

Bu ayeti gereğince düşünen ve “Ben Rabbime hesap vereceğim” diye derdi olan bir Müslümanın asla zâlimlerle işi olamaz. Bu zâlimlerin kendi öz babası, can-ciğer kardeşi veya yakın bir akrabası olmasının hiçbir farkı yoktur; çünkü Müslüman bilir ki zâlimlere en ufak meyil bile insanı dayanılması muhâl olan ateşe götürür.

Rabbimizin burada “zâlimler” demek suretiyle müslüman-kafir ayırımı yapmaksızın umumî bir ifade kullanması ve hiçbir ayırıma gitmeksizin zâlime itaatin her türlüsünü insanı cehenneme götüren bir gerekçe kabul etmesi çok manidardır. İmam Şevkanî (rahimehullah) “Fethu’l-Kadîr” adlı kıymetli tefsirinde der ki:

“Müfessirlerden öncü olanlar, bu ayet müşriklere mi hastır, yoksa herkes için geçerli midir, diye ihtilaf etmişlerdir. Denilmiştir ki: Bu, müşriklere hastır ve ayetin manası müşriklere meyletmekten nehyetmekte olup zâlimlerle “müşrikler” kastedilmektedir. Bu görüş, İbn-i Abbas’tan rivayet edilmiştir. Ve yine şöyle denilmiştir: Bu ayet Müslüman-kâfir ayırımı yapmaksızın tüm zâlimler hakkında geçerlidir.

İmam Şevkanî devamla şöyle der:

“Bu (ikinci) görüş ayetten (anlaşılan) doğru anlamdır. Biz, ayetin iniş sebebinin müşrikler olduğunu farz etsek bile, bu durumda itibar edilmesi gereken şey, iniş sebebinin hususîliği değil, lafzın umumîliğidir.”[6]

Birçok müfessir gibi İmam Şevkanî de buradaki zâlimlerle kastedilenlerin, Müslüman-kâfir ayırımı yapılmaksızın zulme sapan her idareci olduğunu kabul etmiştir. Buna göre, Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyen her bir idareci –Müslüman olduğu kabul edilse bile– zâlimdir ve onlara itaat edip destek verenler bu ayetin tehdidi kapsamı altında olup her an ateşle karşı karşıya kalabilirler.

Zaten Selefin büyük müfessirlerinden Katâde ve İkrime gibi âlimler, bu ayette yer alan meyletmeyin ifadesini “sevmeyin ve itaat etmeyin” şeklinde anlamlandırmışlardır.[7]

Bu nedenle biz Müslümanların, böylesi idarecileri desteklemek şöyle dursun, sevmesi, sempati beslemesi, arka çıkması veya “eyvallah” demesi asla söz konusu olamaz. Aksi halde bize de ateş dokunur.

Kasas Suresi 17. âyette de Rabbimiz, hiçbir günahkâra yardımcı olmamamızı ve destek vermememizi peygamberi Musa (aleyhisselam)’ın dilinden şu şekilde ifade eder:

 قَالَ رَبِّ بِمَا أَنْعَمْتَ عَلَيَّ فَلَنْ أَكُونَ ظَهِيرًا لِلْمُجْرِمِينَ

 “Musa dedi ki: ‘Rabbim, bana verdiğin nimetler adına, artık suçlu-günahkârlara asla destekçi olmayacağım!”

Burada Üstat Mevdudî’nin âyete yapmış olduğu yorumunu zikrettikten sonra, zikrettiği nakilleri aktararak Selef’in zâlimlere destekçi olmama noktasında ne kadar hassas olduğunu vurgulamak istiyoruz. Üstat der ki:

“Hz. Musa’nın bu ahdi çok kapsamlı kelimelerle ifade edilmiştir. O’nun bununla demek istediği; fert olsun, topluluk olsun, dünyada zulüm ve hainlik eden hiç kimseye yardımcı olmamak idi. İbn Cerir ve diğer birkaç Müfessirin de doğru anladığı gibi, o günlerde Hz. Musa (aleyhisselam), Firavun ve hükümetiyle olan ilişkilerini kesmeyi ahdetmişti; zira hükümet, zâlimdi ve ülkede kötü bir sistemi hâkim kılmıştı. Daha sonra muttakî bir insanın böyle zorba bir krallıkta görev yapmaya, onun güç ve itibarının yükselmesine alet olmaya daha fazla devam edemeyeceğini anladı. Müslüman âlimler, Hz. Musa (aleyhisselam)’ın bu sözünden genellikle şunu istidlâl ederler: Bir mümin, ister bir fert, ister bir zümre, isterse iktidardaki bir hükûmet olsun zâlime yardım etmekten tamamen kaçınmalıdır.

* Bir kimse, Ashabın tanınmış tabiîlerinden olan Atâ b. Ebi Rabah’a şöyle sordu: “Benim kardeşim, Emevî hâkimiyetinde olan Kûfe’nin vali kâtibi. Gerçi halkın meseleleriyle ilgili kararları o vermiyor, ama kararlar onun kalemiyle neşrediliyor. Bu hizmeti sürdürmek zorunda, çünkü bu onun tek gelir kaynağı.” Hz. Atâ bu ayeti okudu ve şöyle dedi: “O kardeşin kalemini elinden atsın. Rezzak Allah’tır.”

* Başka bir Emevî kâtibi, Amir Şa‘bî’ye sordu: “Ey Ebu Amr! Ben yalnızca verilen kararları kaydedip, neşretmekten sorumluyum. Bunun dışında hiçbir şey yapmam. Bu memuriyet dolayısıyla kazandığım rızk helal mi, değil mi?” O şöyle cevapladı: “Mümkündür ki masum biri, cinayet suçuyla hüküm giyer ve karar senin kaleminden çıkar yahut birinin mülkü adaletsizce müsadere edilir yahut bir başkasının evinin yıkılması emredilir ve tüm emirler senin kaleminden çıkar.” Sonra İmam bu ayeti okudu. Bunun üzerine kâtip şunları söyledi: “Bu günden itibaren kalemimden Emevîlerin hükümleri çıkmayacak!” İmam da karşılık verdi: “Öyleyse Allah da seni günlük rızkından mahrum bırakmayacak.”

* Abdurrahman b. Müslim, (İmam) Dahhak’dan yalnızca Buhara’ya gidip oradaki memurların maaşlarını dağıtmasını istemişti, fakat o bunu bile reddetti. Arkadaşları bunda bir kötülük olmadığını söyleyince şöyle cevap verdi: “Bir zâlime hiç bir şekilde yardımcı olmak istemem.”[8]

Bu rivayetleri dikkatlice okuyarak Selef-i Salihîn’in zâlimlerden uzak durma noktasında ne kadar hassas olduğunu tekrar idrak etmeli ve o sâlih insanların yolundan giderek bizler de zâlimlere ve günahkârlara hiçbir surette destek vermemeliyiz.

Son Olarak

Değerli kardeşim, buraya kadar anlatmaya çalıştığımız şeylerle sana, Allah’ın hükümleriyle hükmetmeyenlerin en asgarî şartlarda zâlim olacağını ve zâlim kimselere karşı bizim tavrımızın destek vermek değil, aksine engel olmak şeklinde tezahür edeceğini ifade etmeye ve Allah’ın hükmüyle hükmetmeyen sözüm ona İslamî (!) yöneticilere destek vermekten ve zulümlerine aracı olmaktan seni sakındırmaya çalıştık. Bu yazıyı okuduktan sonra gerçekten de ne yaptığını ve hangi safta yer aldığını şu soruyu sorarak yeniden düşün:

Acaba ben, Allah’ın hükmü ile hükmetmeyi terk ettikleri için Kur’an’ın kendilerine “zâlim” dediği kimselere destek verenlerden miyim, yoksa Kur’an ile yönettikleri halde sırf zulme saptıkları için “zâlim” ismini alan kimselere Selef-i Salihîn gibi karşı duranlardan mıyım?

Eğer cevabın “Elbette ki ben zalimlere karşı duranlardanım” şeklinde oluyorsa, Allah’a hamd et ve seni zalimlere karşı duranlardan kıldığı için O’na şükranlarını sun. Yok, eğer cevabın aksi doğrultuda ise, bu durumda hemen kendini kontrol et, Rabbinden af dile ve bir an önce kendine çeki-düzen vererek zulme destek olmaktan uzaklaş; aksi halde hüsrana uğrayan ve ahirette kaybedenlerden olursun.

Ne mutlu zâlimlere itaatten elini çekip sadece Allah’ın rızasını gözeterek âdil bir hayat yaşamaya çalışanlara!

“Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem.

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.

Biri ecdâdıma saldırdı mı, hatta boğarım,

Boğmasam da hiç olmazsa yanımdan kovarım.

Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam.

Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.

Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,

Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle.

Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum.

Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.

Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.

Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım.

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.

Zâlimin hasmıyım amma severim mazlûmu,

İrticâın şu sizin lehçede mânâsı bu mu?”[9]

 

Faruk Furkan

 



[1] Buhârî, Mezâlim 4; İkrâh 6. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 68

[2] Ebû Dâvûd, Melâhim 17; Tirmizî, Fiten 8. Ayrıca bkz. İbn Mâce, Fiten 20.

[3] Ebû Dâvûd, Melâhim 17; Tirmizî, Tefsîru sûre (5), 6, 7.

 

[4] Müslim, Zekât, 47.

[5] el-Minhâc, 6/173.

[6] 3/491, 492.

[7] Fethu’l-Kadir, 3/491.

[8] Tefhîmu’l-Kur’an, 168, 169.

[9] Safâhat, s. 400

Okunma Sayısı:730