“Onlar, Kur’ân (ayetlerini) hiç düşünmezler mi, yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var?” (47/Muhammed, 24)

HARİCÎLİK NEDİR, HARİCÎLER KİMLERDİR?

بسم الله الرحمن الرحيم

Rahmân ve Rahîm Olan Allah’ın Adıyla…

 

“Hâricetün” kelimesinin çoğulu olup (itaatten) çıkan, ayrılan, uzaklaşan anlamında bir taifeye verilmiş addır. Bu fırkaya mensup olan ve onun görüşlerini benimseyen birisine “Haricî” denir. Haricîler, Bağdadî’nin beyanına göre yirmi fırkaya ayrılmışlardır.[1]

Bu Ad İle Anılmalarının Sebepleri

 Grubun bu isimle anılması hususunda birkaç görüş vardır:

a) Bazıları, Ali radıyallâhu anh’a itaatten çıktıkları için bu ismi onlara vermiştir.

b) Bazıları, gerek Ali radıyallâhu anh olsun, gerekse bir başkası olsun, meşru olan bir halifenin emrinden çıktıkları için bu ismi onlara vermiştir. İmam Şehristânî, bu görüşü tercih ederek şöyle der:

“Müslüman toplumun, imamlığı üzerinde ittifak ettikleri hak imama başkaldıran kimseye “Haricî” denir. Bu başkaldırı, Sahabe devrinde olduğu gibi, Tâbiûn ya da sonraki imamlar devrinde de olabilir.”[2]

c) Hariciler, “kâfirler arasından Allah ve Peygamberine kaçan, kâfirlerle her türlü bağ ve ilişkiyi koparan” anlamında bu ismi kendilerine kullanmışlardır.

Haricîler, bu isimle anılmalarının yanı sıra Sıffin olayının ardından taraflarca benimsenen hakemlere rıza göstermeyi reddetmelerinden dolayı “Muhakkime”, Ali radıyallâhu anh’den ayrıldıktan sonra ilk toplandıkları yer olan Harura’ya nispetle “Haruriyye” ve buradaki reisleri Abdullah b. Vehb er-Râsibî’ye izafeten “Vehbiyye” adı ile de anılmışlardır. Onların kendileri için kullanmış oldukları “Şurât” şeklinde başka bir isimleri daha vardır. Tevbe suresinin 111. ayetinden hareketle konulan bu isim “cennet karşılığında mallarını ve canlarını satanlar, feda edenler anlamına gelmektedir.[3]

Tüm bu isimlerin yanı sıra Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in bazı hadislerinde yer alan “Murûk” kelimesi ve türevlerinin zahirinden hareketle dinden çıktıklarına inanıldığı için onlara “dinden çıkan” anlamında “Mârika” adı da verilmiştir.

Haricîlerin Doğuşu

Haricîlerin bidatlerinin ilk çıkışı genel görüşe göre Hz. Ali dönemine rastlamaktadır. Kökleri ise Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem dönemine dayanmaktadır.[4] Ebû Saîd el-Hudrî radıyallâhu anh şöyle anlatır:

“Biz Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanında bulunuyorduk. Kendisi de ganimet taksimi yapmaktaydı. O sırada yanına Zu’1-Huveyrisa (denilen bir adam) geldi. Adam, Temîm oğullarından birisi idi. Derken adam:

—Yâ Rasûlallah! Adaletli ol, dedi. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:

—Yazıklar olsun sana! Eğer ben adaletli olmazsam kim adaletli olur? Eğer ben adalet etmezsem (sen âdil olmayan bir insana tâbi olduğun için) muhakkak eli boş kalmış ve ziyan etmişsindir, buyurdu.

Bunun üzerine Ömer radıyallâhu anh:

—Yâ Rasûlallah! Bana izin ver de onun boy­nunu vurayım, dedi.

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:

—Onu bırak! Onun öyle arkadaşları olacak ki, sizden biriniz onların namazı yanında kendi namazını, onların oruçları yanında ken­di orucunu muhakkak küçük görecektir. Onlar Kur’ân okuyacak­lar, fakat Kur’ân onların gırtlaklarından öteye geçmeyecek. Onlar okun avı delip çıktığı gibi İslâm’dan (itaatten) çıkacak­lar, (avı delip geçen) okun demirine bakılır, orada kan namına bir şey bulunmaz. Sonra okun yaya giriş yerine bakılır, orada da bir şey bu­lunmaz. Sonra okun ağaç kısmına bakılır, orada da bir şey bulunmaz. Sonra okun tüyüne bakılır, orada da bir şey bulunmaz. Ok, avın işkembesi içindeki şeylere ve kana girip çıkmış, fakat onlardan hiçbir şey oka yapışmamıştır. Onların alâmeti iki pazusundan biri kadın memesi gibi yahut öteye beriye gidip gelen büyük bir et parçası gibi olan siyah bir adamdır. Onlar, insanlar (Müslümanlar) arasında bir ayrılma olduğu zaman ortaya çıkacaklardır.”[5]

Haricîlerin doğuşu hemen hemen bütün tarihçiler tarafından Sıffîn Savaşı’nda hakem meselesinin ortaya çıkışına bağlanmıştır. Buna göre Havâric, hakem tayinini (tahkim) kabul etmesinden dolayı Ali b. Ebi Talip’ten ayrılanların meydana getirdiği bir fırkadır. Fırkanın doğuşunun böyle bir olaya bağlanması isabetli gibi görünse de, tahkimden çok önce Hz. Osman’ın hilafetinin son yıllarında vuku bulan sosyal karışıklıklar sebebi ile Müslümanların zihinlerini meşgul eden bazı fikir ve davranışlar göz önünde tutulduğu takdirde, Haricîliğin tahkim olayı üzerine birden bire varlık kazanmış bir fırka olmadığı anlaşılır. Esasen Haricîlerin “Osman’ı biz öldürdük” şeklindeki sözlerine ve daha o dönemlerden itibaren ihtilalci unsurların devamı oldukları yolundaki iddialardan hareketle menşelerinin Hz. Osman’ın 35 (656M.) yılında şehit edilmesinden önceki zamanlara kadar götürülmesi daha isabetli olur.(…)

Hicrî 37 yılının Safer ayı başında (Temmuz 657) başlayan Sıffîn Savaşı, 10 Safer (28 Temmuz) sabahına kadar bütün şiddeti ile devam etti. Ali b. Ebi Talip, ünlü kumandanı Eşter vasıtası ile Muaviye ordusuna son darbeyi vurmak üzere iken, Mısır fatihi Amr b. As, Muaviye’nin imdadına yetişti ve çarpışmayı durdurarak çözüm için Allah’ın kitabının hakemliğine başvurulması şeklindeki meşhur önerisini ortaya koydu. Hezimete doğru giden Suriyeliler, Amr’ın tavsiyesiyle büyük Şam Mushaf’ını beş mızrağın ucuna bağlayarak Iraklıları Allah’ın kitabının hakemliğine davet etiler. Bu hareket, savaştan yorulmuş ve karşısında kendi kabilesinden olanlara, dindaşına kılıç çekmede tereddüde düşmüş bulunan Iraklılar üzerinde Amr’ın beklediği tesiri gösterdi. Ali radıyallâhu anh tereddüde düşen ordusuna bunun bir tuzak olduğunu, gerçekte Şamlıların Allah’ın kitabını bir kenara ittiklerini söylediyse de etkili olamadı; hatta tehdit bile edildi. Bunun üzerine savaşı durdurup Eşter’i geri çağırmak zorunda kaldı. Hz. Ömer döneminde çeşitli fetihlere katılan, Hz. Osman ve Hz. Ali zamanında valilik yapan Eş’as b. Kays, tahkime gidilmesinde ısrar etti ve Ali’nin karşı çıkmasına rağmen kendisine katılanlarla birlikte Ebu Musa el-Eş’arî’yi, Iraklıların hakemi olarak ilan etti. Muaviye’nin hakemi ise Amr b. As idi. Hakemlerin anlaşmayı imzalaması üzerine Eş’as anlaşma metnini kimseye danışmadan askerler arasında okumaya başladı. Askerlerin pek çoğu ve özellikle Temim kabilesine mensup olanlar “La hükme illa lillah= hüküm ancak Allah’a aittir” sloganıyla anlaşmaya karşı çıktılar. Halife Ali’nin bütün açıklamalarına rağmen başlangıçta savaşın durdurularak hakeme başvurulması hususunda ısrar eden bu kişiler, öyle anlaşılıyor ki pişmanlık duymaya başlamıştı. Onlar, savaşa haklı olarak girdikleri inancını taşıdıkları halde bu defa bozguna uğramış ve haklılıklarında şüpheye düşmüş bulundukları intibaına kapılmışlardı. Bunun üzerine anlaşmayı bozması ve tevbe ederek tahkimi reddetmesi hususunda halifeyi ikna edemeyince onu terk edip Kûfe yakînındaki Harura’ya çekildiler ve böylece ilk Haricî zümreyi oluşturdular.

Harurâ’da toplanan 12.000 dolayındaki Haricî, Sıffîn'de Hz. Ali ordusunun sol kanadına kumanda eden Şebes b. Rib’î et-Temîmî'yi askerî kumandan, Abdullah b. Kevvâ el-Yeşküriyi de namaz kıldırmak üze­re imam seçtiler ve idareyi ellerine aldık­tan sonra bundan böyle İslâmî hususla­rın şûra yoluyla icra edileceğini, biatin Allah’a olduğunu ve iyiliğin emredilip kö­tülüğün yasaklanacağını ilân ettiler. Öte yandan onlarla görüşmek üzere Hz. Ali, Abdullah b. Abbas’ı görevlendirdi. İbn-i Abbas, çeşitli delillerle Hâricîleri davra­nışlarının yanlışlığı konusunda ikna et­meye çalıştıysa da, onlar bu delilleri ken­di kanaatlerine uygun biçimde yorumla­yarak baştan beri ortaya koydukları dar ve katı anlayışlarını sürdürdüler. Bu defa Hz. Ali, karargâhlarına kadar bizzat gide­rek imamları İbnü’l-Kevvâ ile ayrılmaları­nın sebepleri ve davranışlarının yanlışlığı hakkında bir görüşme yaptı. Bu görüş­menin sonunda İbnü'l-Kevvâ da dâhil ol­mak üzere yaklaşık 6000 kişi, halifenin tahkimden caydığını sanarak onunla bir­likte Kûfe'ye gittilerse de, Hz. Ali bundan caymadığını söyleyince geri döndüler. Bu­nun üzerine Hz. Ali yine Abdullah b. Ab­bas’ı gönderdi. İbn-i Abbas’ın telkinleriyle 2000 kadar Haricî fırkadan ayrıldı. Geri­de kalanlar üstün zekâsı, ileri görüşlülü­ğü, hitabeti ve ibadete düşkünlüğü ile tanınan Abdullah b. Vehb er-Râsibî’yi kendilerine emir seçtiler {19 Şevval 37/ 30 Mart 658}. Küçük gruplar halinde giz­lice Kûfe’den çıkarak Dicle’nin sol kıyısın­da Bağdat ile Vâsıt arasındaki Nehrevan kasabasında toplandılar.

Hz. Ali, Hâricîlere bir mektup yazarak meşru bir sebebe dayanmadıklarını, Ki­tap ve Sünnetle amel etmediklerini be­lirttikten sonra kendisine itaat etmeleri­ni ve düşmana karşı savaşmalarını iste­di. Ancak Haricîler bunu kabul etmediler. Hz. Ali, Şamlılara karşı savaş hazırlıkla­rına başlamayı tasarlarken gittikçe tu­tumlarını sertleştiren Haricîlerin, sırf ken­di görüşlerini paylaşmadığı için ashaptan Abdullah b. Habbâb b. Eret’i ve hamile karısını öldürmeleri, Osman ve Ali’yi tek­fir etmeyenin kâfir olduğunu ve bu se­beple öldürülmesi gerektiğini ilân etme­leri, görüşlerine katılmayanlara hayat hakkı tanımamaları üzerine onların üs­tüne yürüdü. Nehrevan’da önce kendile­riyle konuşup şehit edilen Müslümanların katillerinin teslim edilmesini istedi; red cevabını alınca da son olarak Kays b. Sa’d b. Ubâde ile Ebû Eyyûb el-Ensârîyi nasihat için gönderdi. Bunun üzerine Hâricîler'in bir kısmı Ferve b. Nevfel el-Eşcaî ile birlikte topluluktan ayrılıp Bendenîcîn’e gitti. Bu duruma sinirlenen Ha­ricîler savaşı başlattılar; sonuçta Hâricîler’in tamamına yakını katledildi {9 Safer 38/17 Temmuz 658}[6]

Haricilerin Görüşleri

1) Halifelik âdil, âlim ve zâhid olması şartıyla hür yahut köle her Müslümanın hakkıdır; diğer mezheple­rin ileri sürdükleri Kureyşî, Hâşimî, Emevî yahut Arap olma gibi şartlar geçerli de­ğildir.

2) Halife, Müslümanlar arasında ya­pılan hür seçimle iş başına getirilir; doğ­ru yoldan ayrıldığı zaman da azledilir ve öldürülür. Koruyucu çevresi az olacağı ve azledilmesi gerektiğinde güçlü bir dire­niş gösteremeyeceği için Arap olmayan kimsenin halifeliği tercih edilir.

3) Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer’in hilâfetle­rinin tamamını, Hz. Osman’ın ilk altı yılını ve Hz. Ali’nin tahkime kadarki halifeliğini meş­ru sayıp; Hz. Osman'ın ikinci altı yıllık hali­felik döneminden itibaren vuku bulan olayları, siyasî ve idarî karışıklıkları ve Os­man’ın bu dönemdeki icraatını adaletsiz­lik şeklinde değerlendirmeleri hemen bü­tün Hâricîlerin ittifak ettiği hususlardır.

4) Akide ve amelden oluşan dinin emirle­rini yerine getirmeyen ve yasaklarından kaçınmayan (büyük günah işleyen) kimseler Hâricîlere göre kâ­fir kabul edilir.[7]

5) Ali b. Ebi Talip, Osman b. Affan ve Ali ve Muaviye arasında gerçekleşen hakem tayini olayına katılan herkes küfre girmiştir. Hatta nikâhlarının geçerli olmasını bu görüşlerini kabul etmeye bağlarlar.[8]     

Onların tüm fırkalarının hemen hemen hepsinin kabul ettiği görüşleri özetle bunlardır.

Haricîlerin tüm kolları kebîre (büyük günah) işleyen bir Müslümanın dinden çıkarak mürted olacağı konusunda ittifak etmiştir; ancak içlerinden Necedât kolu –ileride açıklanacak bazı sebepler nedeniyle– bu noktada diğer gruplardan ayrılmış ve kebîre kavramına farklı bir anlam yükleyerek tekfir hususunda apayrı bir yol izlemiştir.

Üstte zikretmiş olduğumuz maddeler bazı âlimlere göre Haricîlerin tüm kollarının ortak görüşleridir. Ulemadan bazıları ise buna itiraz etmişler ve Haricîlerin bu maddelerde ittifak halinde olmadıklarını öne sürmüşlerdir.

İmam Eş’arî ve Bağdâdî, Haricîlerin bu maddelerden yalnızca Ali b. Ebi Talip, Osman b. Affan ve Ali ve Muaviye arasında gerçekleşen hakem tayini olayına katılan herkesin küfre girdiği görüşü ile zalim devlet başkanına baş kaldırıp isyan etmenin farz olduğu görüşünde ittifak ettiklerini söyler.

Fahreddin er-Razî ve İsferâyinî ise bu konudaki ittifaklarının yalnızca Hz. Ali, Hz. Osman ve Hz. Ali ve Muaviye arasında gerçekleşen hakem tayini olayına katılan herkesin küfre girdiği görüş ile büyük günah işleyenin kâfir olacağı noktasındaki görüş üzere olduğunu öne sürer.[9] Bu farklı yaklaşımlardan anlaşıldığına göre Haricîlerin mezhep olarak birkaç meselenin dışında görüş birliği sağladıkları pek söylenemez; ancak mezhep içerisindeki kolların hepsinin kendisine özgü fikir ve görüşleri vardır. Bunlar bir sonraki başlık altında incelenecektir.

Hâricî Grupları

Hâricîler kendi arala­rında çeşitli fırkalara ayrıldıkları gibi, bu fırkalar da tâlî kollara bölünmüştür. İs­lâm mezhepleri tarihiyle ilgili kaynaklar­da farklı sınıflandırmalar görülmekle bir­likte, ana Haricî fırkalarını şu başlıklar al­tında incelemek mümkündür: Muhakkime-i Ûlâ, Ezârika, Necedât, Sufriyye, Acâride, Seâlibe, Beyhesiyye, İbâzıyye.

1. Muhakkime-i Ûlâ: Sıffîn Savaşı sonunda tahkim hadisesi ortaya çıktığı zaman Harûrâ’da toplanan, bu sebeple “Harûriyye” diye de anılan, başlarında Abdullah b. Kevvâ, Ab­dullah b. Vehb er-Râsibî, gibi liderlerin bulunduğu bu fırka, hilâfetin Kureyş'e aidiyetini redde­derek Hz. Ali’yi önce hatalı, daha sonra da kâfir kabul etmiş, Osman b. Affân ile Cemel Vak’asına ve Sıffîn Savaşı'na katılan­lara dil uzatmıştır.

2. Ezârika: Nâfi‘ b. Ezrak’a nispet edilen ve Hz. Ali, Osman, Talha, Zübeyr, Âişe ile Cemel ve Siffîn'e ka­tılanların kâfir ve ebedî cehennemlik ol­duğunu ileri süren, kendilerinin bulun­duğu yere hicret etmeyen Hâricîleri –ki bunlara “ka‘ade/oturanlar” demişlerdir– tekfir eden, takiyyeyi reddeden, dev­rinin en güçlü fırkasıdır.

3. Necedât:[10] Necde b. Âmir el-Hanefî liderliğinde Ezârika’ya iltihak edecekken, Nâfi‘ b. Ezrak’ın, Hâricî olup hicret etmeyenleri kâfir say­ması üzerine bundan vazgeçen, içtihadî konularda bilgisizlikleri sebebiyle yanlış işler yapanları mazur kabul ettiği için “Âziriyye” diye de anılan bu fırka, Atıyye b. Esved’e uyan Ataviyye, Ebû Füdeyk’e tâ­bi olan Füdeykiyye ve kaynaklarda adı be­lirtilmeyen bir grupla birlikte üç tâli kola ayrılmıştır.

4. Sufriyye: Ziyâd b. Asfar veya Abdullah b. Asfar et-Temîmî’ye nis­pet edilen, günah işleyenleri müşrik ka­bul etmekle birlikte muhaliflerin kadın ve çocuklarını öldürmeyi caiz görmeyen bu fırka da, isimleri kaynaklarda zikredil­meyen üç tâli kola ayrılmıştır.

5. Acâride: Abdülkerîm b. Acred’in bağlılarından olu­şan bu fırka, kâfirlerin çocukları hakkın­da bulûğ çağına gelip İslâm’ı kabul veya reddettikleri sabit olmadan hüküm veri­lemeyeceğini, Hâricîler’in bulunduğu ye­re hicret etmenin farz değil, fazilet oldu­ğunu, hicret etmeyenlerin büyük günah işlemedikleri sürece mümin sayılması ge­rektiğini ileri sürmüştür. Çoğunluğunu Horasanlıların teşkil ettiği Acâride, Meymûniyye, Halefiyye, Hamziyye. Şuaybiyye, Hâzimiyye, Ma’lûmiyye, Mechûliyye, Saltiyye ve Etrâfıyye gibi tâli kollara ayrıl­mıştır.

6. Seâlibe: (Seâlibiyye). Sa’lebe b. Mişkân veya Sa’lebe b. Âmir’e nisbetle anılan fırka, Acâride ile aynı görüşte iken kâfirlerin çocukları yanında müminlerin çocuklarına da bulûğ çağına erişinceye, İslâm’a çağırılıncaya, iman veya inkâr et­tikleri sabit oluncaya kadar sevgi ya da düşmanlık beslemenin veya onlarla ilgiyi kesmenin doğru olmayacağını kabul ede­rek bu fırkadan ayrılmıştır. Ma’bediyye, Ahnesiyye, Şeybâniyye, Ruşeydiyye, Mükremiyye. Bid‘ıyye, Ziyâdiyye ve adı zik­redilmeyen diğer bir fırka Seâlibe’nin tâli kollandır.

7. Beyhesiyye: Ebû Beyhes Heysam b. Câbir’e nisbetle bu adı alan fırkaya göre iman; ilim, ikrar ve amelden meydana gelir. Dolayısıyla bir kimse Allah’ı, peygamberlerini, Hz. Muhammed’in tebligatını bilip ikrar etme­dikçe, ayrıca ilâhî emir ve yasakları yerine getirmedikçe Müslüman sayılmaz. Beyhesiyye'nin bünyesinde Avniyye yahut Avfiyye, Şebîb en-Necrânî’ye nisbet edilen Ashâbü's-suâl, Kûfeli Hakem b. Mervân’a bağlanan Ashâbü’t-tefsîr gibi tâli kollar ortaya çıkmıştır.

8. İbâzıyye: Abdullah b. İbâz’a nisbet edilen bu fırka, büyük gü­nah işleyenleri sadece nimete karşı nan­körlük anlamında kâfir sayar; muhalif Müslüman grupların yaşadığı topraklan İslâm ülkesi kabul ederek onlarla evlen­meyi ve miras intikalini meşru görür. İbâ­zıyye, Hâricîliğin en ılımlı ve günümüze kadar ulaşan tek koludur. Hârisiyye. Tarîfiyye, Yezîdiyye, Hafsıyye, Dahhâkiyye, Sekkâkiyye, Halefiyye, Ömeriyye, Nefâsiyye (Neffâsiye), Fersiyye ve Nükkâriyye gibi tâli kollara ayrılmıştır.[11]

Haricilerin Vasıfları

Haricîlerin vasıflarını şu şekilde özetleyebiliriz:

1) Şer’î nassları yanlış anlarlar. Onların en belirgin özelliklerinden birisi budur. Onlar nassları, Şari’nin o nasslardaki muradını ve nassların neye delalet ettiklerini anlamadan hüküm verirler. Onların anlayışları altüst olmuştur, bozuktur.[12] Bu nedenle Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem onları “akılları kıt”[13] diye nitelendirmiştir.

2) Şer’î ahkâmda katı tutumludurlar. Onlar Allah Teâlâ’nın Müslümanlar için öngördüğü kolaylıkları tanımazlar ve ümmetin işlerini zorlaştırırlar.[14]

3) Müslümanları tekfir etme hususunda cüretkârdırlar. Onlar sahabe ve tabiinden olan insanları bile pervasızca tekfir ederler.

4) Tekfir ettikleri insanların mal, can ve namuslarını helal addederler. Müslümanlar hakkında kötü bir tutum sergilerken, müşrik ve kâfirler hakkında yapay ve soğuk bir takva sergilerler. Hz. Habbab’ın oğlu Abdullah’a yapmış oldukları bunun en güzel örneğidir.[15] Onların bu tavrı Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in “Onlar putperestleri bırakır Müslümanlarla savaşırlar”[16] sözünü doğrulamaktadır.

5) Muhkem ayetleri bırakıp müteşâbih ayetlere uyarlar. Sahabe bu şekilde davrananları Haricî zannederdi.[17]

6) Saçlarını tamamen keserler.[18]

7) Çabuk görüş değiştirirler.

8) Ufak ve basit nedenlerden dolayı hemen ayrılır/bölünürler.[19]

Haricîlerin Tekfir Edilme Meselesi

İslam âlimleri, Haricîlerin dinden çıkıp-çıkmadıkları hususunda iki gruba ayrılmışlardır. Âlimlerden kimileri, hadislerin zahirine sarılarak onların dinden çıktıklarına kanaat getirmişken; kimileri de hadislerde yer alan ifadeleri tevil etmiş ve Sahabenin onları tekfir etmeyişinden hareketle onların dinden çıkmadıklarına kail olmuşlardır. Şimdi her iki grubunda getirmiş olduğu delilleri zikrederek tercihe şayan olan görüşü ortaya koymaya çalışacağız.

1) Haricîlerin Kâfir Olduğunu Söyleyen Âlimler:

 Kadı Ebu Bekir İbn-i Arabî der ki:

“Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in “Onlar İslam’dan çıkarlar”, “Onları ‘Âd’ kavminin katledildiği gibi katledeceğim”, “Onları ‘Semud’ kavminin katledildiği gibi katledeceğim”[20] sözünden dolayı, doğru olan görüşe göre Haricîler kâfirdir; zira bu kavimlerden her biri küfürleri nedeniyle helak olmuştur. Yine Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in “Onlar mahlûkatın en şerlileridir” ifadesi de onların kâfir olduklarının bir başka delilidir; çünkü böylesi bir ifade ile ancak kâfirler nitelendirilebilir…”[21]

Bu görüşte olan diğer bir âlimde Takiyyuddin es-Subkî’dir. O “Fetâvâ”sında şöyle der:

“Haricîlerle Rafızîlerin ğulatının (aşırılarının) kâfir olduğunu söyleyenler, onların sahabenin ileri gelenlerini tekfir etmelerini delil getirmişlerdir. Çünkü sahabîleri tekfir etmek, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in onların cennetlik olduğu yolundaki şehadetinde kendisini yalanlama manasına gelir.”[22]

Aynı görüşü paylaşan daha başka âlimlerde vardır.[23]  Maksat hâsıl olduğu için burada bu iki nakil ile yetineceğiz.

2) Haricîlerin Kâfir Olmadığını Söyleyen Âlimler

İmam Hattâbî der ki: “Müslüman âlimler, tüm sapıklıklarına rağmen Haricîlerin Müslüman gruplardan bir grup olduğu hususunda görüş birliği içindedir. Onlarla evlenmenin ve kestiklerini yemenin caiz olduğunu söylemişlerdir. Haricîler İslam’ın aslına tutundukları sürece kâfir olmazlar.”[24]

İbn-i Battâl şöyle der: “Âlimlerin çoğu Haricîlerin Müslümanların cümlesinden dışarı çıkmadıkları görüşünü benimsemişlerdir.[25]

İki Görüşten En Racih Olanı

İki tarafın delillerini dikkatlice analiz ettiğimizde, Haricîlerin genel itibariyle kâfir olmadıklarını öngören görüşün tercihe daha uygun olduğunu görüruz. Bunun birkaç nedeni vardır:

1) Haricîlerin dinden çıkacağını ifadeden hadislerde yer alan “din” kelimesi ile neyin murad edildiği kesin değildir. Bununla “İslam”ın kastedilmesi muhtemel olduğu gibi, “itaat” manasının da kastedilmesi mümkündür. Çünkü “din” kelimesinin Arap dilinde “itaat” manasına geldiği erbabının malumudur. Böylesi bir ihtimalin olduğu yerde tekfir yoluna gitmek en azından ihtiyat ilkesi ile çelişmektedir. Önceden de belirttiğimiz gibi, ihtimalin olduğu yerde tekfir olmaz; tekfirin gerçekleşebilmesi için elde hiçbir ihtimalin olmadığı kesin deliller gerekir. İbn-i Hacer “Onlar dinden çıkarlar”[26] hadisini şerh ederken şöyle der:

“Eğer dinden maksat İslam ise, bu Haricîleri tekfir edenlerin lehine bir delil olur. Bununla birlikte din kelimesi ile itaatin kastedilme ihtimali de vardır. O takdirde bu hususta delil olacak bir tarafı kalmaz.”[27]

İmam Hattabî’de buradaki “din” kelimesinin itaat manasında olduğunu tercih ederek şöyle der:

“Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in ‘Onlar dinden çıkarlar’ ifadesinin manası ‘onlar kendisine boyun eğilmesi farz olan halifeye itaat etmekten çıkarlar ve itaatten ayrılırlar’ demektir.”[28] 

2) Hadislerin zâhirinden Haricîlerin kâfir oldukları anlaşılabilir. Onlarla alakalı hadisleri okuyanların ilk bakışta bu anlama meyletmeleri doğaldır. Ancak burada dikkat etmemiz gereken önemli bir nokta vardır: Bilindiği üzere Ehl-i Sünnet’in en belirgin özelliklerinden birisi Kur’an ve Sünnette yer alan nassları Sahabenin anladığı gibi anlamaya çalışmalarıdır. Onlar, karşılarına zahirinde işkâl olan bir nass çıksa, bu nassı doğru anlayabilmek için sahabenin o nassı nasıl anladığına bakarlar. Şimdi bakalım, sahabeler acaba Allah Rasûlü’nün Haricîler hakkında söylemiş olduğu hadisleri nasıl anlamışlar?

Abdurrezzak “el-Musannef” adlı eserinde şu rivayete yer verir: İmam Ali radıyallâhu anh Harurîleri (Haricîleri) öldürdüğünde oradakiler:

—Ey müminlerin emiri! Bunlar neyin nesidir? Kâfir midirler? diye sordular. Bunun üzerine Hz. Ali radıyallâhu anh:

—Onlar küfürden kaçmışlardır, diye cevap verdi. Sonra

—Acaba münafık mıdırlar? denildi. Hz. Ali:

—Münafıklar Allah’ı çok az zikrederler, bunlar ise Allah’ı son derece çok anarlar, diye karşılık verdi. Sonra:

—Peki, o zaman bunlar kimlerdir? denildi. Hz. Ali cevaben:

—Bunlar kendilerine fitnenin isabet ettiği ve bu fitne içerisinde gözleri kör, kulakları sağır olan bir topluluktur, diye yanıt verdi.[29]

Hz. Ali’nin bu ifadeleri onları tekfir etmediğinin açık göstergesidir. Hatta bazı rivayetlerde “Onlar bize karşı gelen kardeşlerimizdir”[30] diyerek bunu açıkça dile getirmiştir.

Velid b. Raşid es-Sueydân, akaid ile alakalı meselelerde Ehl-i Sünnetin icma’larını cem ettiği “el-İcmau’l Akdî”  adlı eserinde, sahabenin Haricîlerin tekfir edilmeyeceği hususunda icma’ ettiklerini belirterek şöyle der:

“Sahabîler Haricîlerin tekfir edilmemesi hususunda icma’ etmişlerdir. Onların tekfiri hususunda ki ihtilaf sahabeden sonra vuku bulmuştur. Tekfir edenler onların tekfirini bir takım delillerden istinbat etmişlerdir. Allah en iyisini bilir.”[31]

İbn-i Teymiyye der ki:

 “Hâricîler, bidat çıkarma, ümmeti öldürme ve tekfir etme hususunda insanların en belirginleriydiler. Buna rağmen gerek Ali olsun, gerekse diğerleri, Sahabe arasında onları tekfir eden olmamıştır. Aksine onlar hakkında “haddi aşan zalim Müslümanlar” için verdikleri hükmü vermişlerdir.”[32]

Yaptığımız bu nakillerden sahabenin Haricîleri tekfir etmediği anlaşılmaktadır. Allah Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’den nakledilen hadisleri sahabe gibi anlayarak, bizim de Haricîleri tekfir etmememiz herhalde daha ihtiyatlı olanıdır. Ancak bu tutum onlardan sarih küfrü gerektirecek bir söz ya da bir eylem sâdır olmadığı zaman geçerlidir. Onlardan her ne zaman sarih küfrü gerektiren bir söz veya bir amel sudur ederse, o zaman küfürlerine hükmedilir. Meselâ, Yûsuf sûresini bir aşk hikâyesi olduğu gerekçe­siyle Kur'ân-ı Kerîm'den saymayan Acâride'nin bir grubu, Allah'ın Acemler'den Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in şeriatını iptal edecek bir nebî göndereceğini iddia eden Yezîdiyye, kız torunlarla erkek ve kız kardeş­lerin torunlarının haramlığının Kur'an'da yer almadığını ileri sürerek bunlarla ev­lenmeyi helâl sayan Meymûniyye gibi fır­kalar gâliyyeden olmaları sebebiyle İslâm dışı fırkalar olarak kabul edilmiş ve küfürlerine hükmedilmiştir.[33]

Bir Fetvanın Eleştirisi

Burada konumuzla alakalı olması bakımından Suud’un önemli âlimlerinden birisi olan Dr. Salih b. Fevzan’a yöneltilen şu soruyu ve bu soruya Şeyhin verdiği cevabı ele almak istiyoruz. Soru şu şekildedir:

“Haricîler ehl-i kıbleden sayılırlar mı? Onların arkasında namaz kılınır mı?”

Şeyh bu soruya şu şekilde cevap vermiştir:

“Âlimler, Haricîlerin kâfir mi, yoksa fasık ve sapık mı oldukları hususunda iki görüş öne sürmüşlerdir. Deliller onların küfre düştüğünü ortaya koyduğu için onların kâfir kabul edilmeleri daha isabetlidir. Onların arkalarında namaz kılma meselesine gelince; bu -fakihlerinde belirttiği gibi- ancak beldeyi tamamen ele geçirdikleri zaman caiz olur. Dolayısıyla Müslüman birisi onların arkasında namazını kılmalı ve cemaati terk etmemelidir.”[34]

Bu fetvada üç büyük yanlış bulunmaktadır.

  1. Haricîlerin tekfirinin isabetli olduğu,
  2. Kâfirin arkasında namaz kılmanın caiz olduğu,
  3. Bu sözün ulemaya nispet edilmesi.

Şimdi bu üç maddeyi tek tek izah edelim:

1-) Haricîlerin kâfir olduğunu ifade eden görüş –üstte de ifade edildiği gibi– râcih değil, aksine mercûh bir görüştür ve güçlü delillerden yoksundur.

2-) Bir âlim nasıl olur da kâfir gördüğü insanların arkasında namaz kılınmasına cevaz verebilir?! Malum olduğu üzere kendisi için namazı sahih olanın, başkası için de namazı sahihtir. Aynı şekilde kendisinin namazı sahih olmayanın, başkası için de namazı sahih olmaz. Bu noktada hiçbir İslam âlimi ihtilaf etmemiştir. Yine İslam ulemasının ihtilaf etmediği şeylerden birisi de, kâfirin namazının sahih olmadığıdır. Cünübün veya abdestli olmayan birisinin arkasında namaz kılmak nasıl ki caiz değilse, kâfir birisinin arkasında namaz kılmak da aynı şekilde caiz değildir. Hatta kâfirin arkasında namaz kılmak, abdestsiz birisinin arkasında namaz kılmaktan cürüm bakımından daha şiddetlidir. Çünkü abdestsiz birisi küçük taharetini kaybetmiştir. Kâfir birisi ise büyük taharetini kaybetmiştir.(!) Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Ey iman edenler! Müşrikler ancak necistirler” (Tevbe, 28)

İmam Şafiî “el-Ümm” adlı eserinde der ki: “Şayet kâfir birisi Müslüman olan bir topluluğa imamlık yapacak olsa, Müslümanlar onun “kâfir” olduğunu bilseler de bilmeseler de namazları sahih olmaz. Onun namaz kılması –eğer namazdan önce İslam’a girecek bir söz söylememişse– kendisini İslam’a sokmaz.[35] Onun kâfir olduğunu bildiği halde arksında namaz kılanlar çok kötü bir şey yapmış olurlar…”[36]

İbn-i Kudâme el-Makdisî der ki: “Kâfir birisinin arkasında –onun kâfir olduğu ister namazın bitiminde bilinsin, ister namazdan önce bilinsin– namaz kılmak hiçbir surette sahih olmaz. Arkasında namaz kılanların namazlarını iade etmeleri gerekmektedir…”[37]

İmam Nevevî der ki: “Küfre düşürücü bir bidat işleyen kimsenin arkasında namaz kılmak sahih değildir.”[38]

Kitabın aynı yerinde yine şöyle der: “İşlemiş olduğu bidat sebebiyle küfre düşmeyen bir bidatçinin arkasında namaz kılmak mekruh olmakla birlikte sahihtir. Ancak işlediği bidat sebebiyle küfre düşmüşse, önceden de ifade ettiğimiz gibi böylesi birisinin arkasında, diğer kâfirlerin arkasında olduğu gibi namaz kılmak sahih değildir.”[39]

Küfre düşmüş birisinin arkasında namaz kılınıp-kılınmayacağı meselesi kitabın sonlarına doğru inşâallah detaylıca ele alınacaktır.

3-) Bâtıl üzere bina edilen şey de bâtıldır. Şeyh Fevzan, evvelemirde Haricîlerin küfre düşmüş olduklarını söyledi, bu batıldır. Sonra da beldeyi tamamen ele geçirdikleri zaman onların arkasında namaz kılınabileceğini söyledi ve bunun fukahanın görüşü olduğu vehmine kapıldı. Bu da bâtıldır; çünkü bâtıl bir şey üzerine bina edilmiştir.

Şeyh Fevzan’ın “Haricîlerin –beldeyi tamamen ele geçirdiklerinde– arkasında namaz kılınmasının caiz olduğunu kendilerine nispet ettiği âlimler, Haricîleri kâfir olarak görmemektedirler. Haricîler, onlar nezdinde sadece fasık ve dalalet ehli kimselerdir. Dalalet ehli kimselerin arkasında namaz kılmak ise caizdir.[40]

Burada Şeyh Fevzan’ın içerisine düşmüş olduğu çelişkiyi bir nebze de olsa ortaya koymak istedik. Bir âlimin, kâfir olduğuna inandığı birisinin arkasında namaz kılmaya ruhsat vermesi aklın ve fıkhın kabul etmeyeceği büyük bir vartadır. Bu vartaya bizlerin de düşmemesi için usulümüzü iyi belirlememiz gerekmektedir. Aksi halde böylesi hataların bizden de sudur etmesi kaçınılmazdır.

Genel Bir Değerlendirme

Tüm bu anlatılanlardan sonra Haricîler hakkında doğru bir değerlendirme yapabilmek için şu hususların altını çizmek gerekir:

1) Bir kâfirde iman şubelerinden bir şube bulunması onu mümin yapmayacağı gibi, bir müminde de küfür şubelerinden bir şubenin bulunması onu kâfir yapmaz. Keza bir insanda Haricîlerin vasıflarından birisinin bulunması onun “Haricî” diye damgalanmasını gerektirmez. Bizler nasıl ki bir kâfirin yolda insanlara eziyet veren şeyleri izale etme, ana-babaya iyilik etme ve tasaddukta bulunma gibi imanın şubelerinden birisini eda ettiğini gördüğümüzde ona hemen “mümin” hükmü veremiyorsak ya da bir müminin adam öldürme, zina etme ve hırsızlık yapma gibi küfür şubelerinden birisini işlediğinde ona “kâfir” ismini kullanamıyorsak, aynı şekilde bir insanda Haricîliğin vasıflarından bir tanesinin bulunması sebebiyle hemen ona “Haricî” hükmü veremeyiz. Şeyh Ebu Hümam el-Eserî der ki:

“Haricîlerin temel ve fer’î inanç esaslarından birisine muvafakat eden birisi, onların tüm esaslarını kabul etmediği sürece “Haricî” olmaz. Geçmiş âlimler bunu bu şekilde izah etmişlerdir. Mutezile’den Kadı Abdulcebbar der ki:

“İnsan Mutezilenin beş temel ilkesini kabul etmediği sürece ‘Mutezilî’ olamaz.”

Ebu’l Hasen el-Hayyât şöyle der: “Kişi beş esası kabul etmediği sürece ‘Mütezilî’ ismine hak kazanamaz. Bu beş esas şunlardır: Tevhid, adl, vaad ve vaîd, el-menzile beyne’l-menzileteyn, emr-i bi’l-ma’rûf-nehy-i ani’l-münker. Kişi bu beş esası kabul ettiğinde, işte o zaman Mutezilî olur.”[41]

Bu kuralın Sünnet-i Seniyye’den de delili vardır. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:

“Dört şey vardır ki, bunlar kimde olursa halis münafık olur. Kimde de bunlardan birisi bulunursa –onu terk edene dek– kendisinde nifaktan bir şube bulunmuş olur. (Bu dört şey şunlardır:) Kendisine bir şey emanet edildiğinde ihanet eder. Konuştuğunda yalan söyler. Söz verdiğinde aldatır ve düşmanlık ettiğinde haddi aşar.”[42]

Kişide bu hasletlerden birisi bulunduğunda ona “Bu münafıktır” diyemeyiz. Böylesi birisine “münafıktır” diyebilmemiz için bu dört hasletin hepsinin bir anda o şahısta bulunması gerekmektedir.

Eğer bir hasletin varlığından dolayı bir kimseye “Haricî” denecekse bizim başta (hâşâ) Hz. Hüseyin radıyallahu anh’a “Haricî” dememiz gerekir; zira o, kendi dönemindeki yönetime baş kaldırmıştır. Yönetime baş kaldırmak malum olduğu üzere Haricîlerin temel niteliklerindendir.

2) Bir insanın “Haricî” diye adlandırılabilmesi için insanları bir günahtan dolayı değil, günahların tamamından dolayı tekfir etmesi gerekir. Yani İslam’ın günah kabul ettiği bazı amelleri küfür kabul etmek Haricîlik değildir. Bilakis Haricîlik; hangisi olursa olsun günah işleyen birisini sırf bu günahı sebebi ile tekfir etmektir. Örneğin seleften bazıları Kim bir mü’mini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedî kalacağı cehennemdir. Allah, ona gazap etmiş, lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” (Nisa, 93) ayetinin zâhirinden hareketle kasten adam öldüren birisinin dinden çıkarak kâfir olacağını söylemiştir. Yine Seleften bazıları orucu, haccı ve namazı terk etmeyi küfür addetmiş ve bunları terk edenleri kâfir saymışlardır.[43] Selefin bu amelleri terk edenleri tekfir etmesi veya adam öldüreni kâfir sayması “Haricîlik” diye adlandırılmaz. Kişi elindeki bazı deliller sayesinde kimi günahları küfür kabul edebilir. Onun bu inancı asla onu Haricî yapmaz. Onun “Haricî” diye adlandırılabilmesi için bazı günahları değil, –hangisi olursa olsun– tümüyle günah işlemeyi küfür kabul etmesi gerekir.

3) Bir şahsı tekfir etmek ile ümmetin tamamını tekfir etmek birbirinden farklı şeylerdir. Kişi elindeki delil ve argümanlardan hareketle bir insanın işlemiş olduğu günahı sebebiyle kâfir olduğuna hüküm verebilir. Bu onun “Haricî” olduğunu göstermez. Onun Haricî diye adlandırılabilmesi için o günahı işleyen herkesi tekfir etmesi gerekir. Yani bir günah sebebi ile bir şahsı tekfir etmekle, ümmetin tamamını o günahtan dolayı tekfir etmek birbirinden farklıdır. Bu noktada mutlaka bir ayırıma gidilmesi gerekmektedir.

4) Kişi elindeki delillerden hareketle bir ameli veya bir amelin terkini  “küfür” diye adlandırıyor ve neticesinde o hataya düşenleri tekfir ediyorsa asla “Haricî” diye itham edilemez. Örneğin namazın terkini küfür kabul eden birisine göre, doğal sonuç olarak namazı terk edenlerin kâfir olması gerekir. Böyle birisi “namazı terk eden herkesi ben tekfir ediyorum” dese hata yapmış olmaz; zira onun mezhebine göre bu hüküm haddi zatında doğrudur ve gereklidir.

5) Bu gün bazı İslam davetçileri, Allah’ın indirdikleri ile hükmetmeyi terk ederek beşer mahsulü yerden bitme kanunlarla hükmedenleri; İslam Şeriatını ortadan kaldıranları, Batı’dan ithal edilen kanunları tatbik edenleri, İslam’ın siyasi fonksiyonunu reddedenleri vs. vs. tekfir ettikleri için “Haricî” damgası yemektedirler.[44] Küfür olan bir ameli “küfür” diye adlandırmak, bırakın Haricîliği, Ehl-i Sünnet olabilmenin temel şartıdır. Unutulmamalıdır ki, Haricîlerin bu isimle anılmalarının altında yatan en önemli etken –İbn-i Hacer’in de belirttiği gibi– yeryüzünün en hayırlı insanlarının yönetimine karşı çıkıp ayaklanmalarıdır. Onlar yeryüzünün en şerli insanlarına karşı ayaklandıkları için bu ad ile adlandırılmamışlardır. Bu gün Allah’ın şeriatını işlevsiz bırakarak beşerî kanunlarla hükmetme sevdasında olan yöneticilere karşı çıkan bazı Müslümanlara da çağdaş Mürcie çığırtkanları tarafından bu isim verilmektedir. Oysa bir kimseye bu ismin verilebilmesi, ancak onun yeryüzünde Allah’ın şeriatını ikame eden adil yöneticilere karşı çıkmayı meşru görmesinden sonra caiz olabilir. Aksi halde küfre ve küfrü meşrulaştıran tâğutlara karşı çıktığı için bir Müslümana bu ismi takmak büyük bir bühtan, haksız bir isimlendirme olur. 

6) Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in bize bildirdiğine göre Haricîlerin en önemli vasıflarından birisi ehl-i evsânı (putperestleri) bırakıp ehl-i İslam’la uğraşmalarıdır. Bu gün tevhid davetçilerinin davetleri “tekfircilik” veya “çağdaş Haricîlik” denilerek susturulmaya çalışılmaktadır. Onlara bu vasıfları vererek kutlu davetinin önüne geçmeye çalışan, aynı zamanda Allah’ın indirdiği mübarek kitapla hükmetmeyi terk edenleri itaat edilmesi zorunlu olan bir merci gibi gösteren ve onlarla mücadele etmeyi terk edenler, Haricî olmaya ve Haricîlik vasfını taşımaya tevhid davetçilerinden daha layıktırlar.[45]

Bazı Karşılaştırmalar

Haricîlerin usullerini/temel ilkelerini şu üç ana başlıkta toplayabiliriz:

1-) Büyük günah işleyenleri tekfir etmek, onların ebedi cehennemlik olduğuna hükmetmek ve şefaati inkâr etmek.

Haricîler büyük günah işleyen herkesi, günahın nevine bakmaksızın tekfir eder ve böylesi birisinin ebedî cehennemlik olduğuna hükmederler. Bu iki temelin yanı sıra bir de şefaati inkâr ederler. İbn-u Ebi’l-İzz der ki:

“Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in şefaati ümmetinden büyük günah işleyip ateşe giren kimseler içindir. Onlar (bu şefaat sayesinde) ateşten çıkarılacaklardır. Şefaatin bu çeşidi ile ilgili hadisler mütevatir olarak gelmiştir. Bunun bilgisi Hariciler ile Mutezile‘ye gizli kalmıştır. O bakımdan hadislerin sıhhatini bilmemeleri ve bunu bilenlerinin de inat edip, bid’atlerini sürdürmelerinden ötürü bu hususa muhalefet etmişlerdir.”[46]

Abdulkerim el-Hamîd der ki:

“Ehl-i Sünnet şefaati kabul ederken, Haricîler ve Mutezile bunu reddetmişlerdir.”[47]

Bu gün Şeriat-ı Ğarrayı yürürlükten kaldıran yöneticilere karşı çıktıkları için bu adla anılan muvahhid müminler, acaba böyle mi inanmaktadırlar; yani onlar böylelerini işlemiş oldukları bir takım günahlar sebebiyle mi tekfir etmektedirler? Ebu Hümam Abdulaziz el-Eserî der ki:

“Ey insaf ehli! Allah için söyleyin, bizler böylesi insanlardan mıyız? Bizler tâğutlaşmış bu yöneticileri acaba zina ettikleri, hırsızlık yaptıkları ve içki içtikleri için mi küfre düşmekle suçluyoruz? Acaba bizler şefaatin varlığını ispat eden hadislerin varlığını inkâr mı ediyoruz? –Allah bizi o şefaate ehil kılsın– yoksa günah işleyenlerin ebedî cehennemde kalacağını mı söylüyoruz?

“Allah’ım! Sen noksanlıklardan uzaksın. Bu, büyük bir iftiradır.” (Nur, 16)[48]

2-) Hiçbir ayırım yapmaksızın dâru’l-küfürde yaşayan her Müslümanı tekfir etmek.

İmam Eş‘arî der ki:

“Ezarika[49] daru’l-küfür de yaşayan herkesin kâfir olduğunu ve oradan ayrılmaktan başka bir seçeneğin olmayacağı zannına kapılmıştır.”[50]

Haricîler hiçbir ayırım yapmaksızın kendileri dışında kalan tüm toplulukları tekfir ederler. Onların bu fiilleri ile bu gün muvahhidlerin yaptıklarını karşılaştırmak zorundayız. Muvahhidler yalnızca Allah ve Rasûlünün, küfrüne hüküm verdiği kimseleri –şer’î kaide ve kurallar çerçevesinde– tekfir ederler.

Haricîler ise hiçbir kaide ve kural tanımadan kendi dışında kalanları –bu kimseler yeryüzünün en müttaki insanları olsa bile– tekfir ederler. İki grup arasındaki fark serâ ile Süreyya[51] arasında ki fark gibidir.

3-) Allah’ın hükmü ile hükmeden müslüman yöneticilere karşı ayaklanmak.

Haricîlerin en önemli vasıflarından biri de Allah’ın hükmü ile hükmeden Müslüman yöneticilere karşı ayaklanmalarıdır. Bu gün Haricî olmakla suçlanan muvahhidler ise; zulüm de etse, haksızlık da yapsa, sırtlarına kırbaç vurup mallarını da alsa Allah’ın hükmüyle hükmeden Müslüman bir yöneticiye karşı gelmez ve ona karşı ayaklanmazlar. Her ne kadar böyle yapan bir yöneticiye karşı çıkmak Ehl-i Sünnet âlimlerinden bazıları tarafından caiz görülse de, onlar bu görüşü mercûh/zayıf kabul edip bağlılıklarında sebat gösterirler.

* Onların diğer bir özelliği de, Hz. Osman ve Hz. Ali gibi zevattan beri olmaları ve Rasûlullâh’ın sahabesini tekfir etmeleridir. Onlar bunu tüm taatlerin önüne geçirirler ve evlilikleri ancak bu ilkeye göre sahih kabul ederler. Çağdaş Mürciîlere soruyoruz: Allah’ın hükümlerini reddeden tâğutları tekfir eden muvahhidlerden hangi birisi bir sahabeyi tekfir etmiştir? Herkes bilir ki, bizim isim ve künyelerimiz –tekfir etmek şöyle dursun– sahabeye bağlılığımızın en büyük delilidir.[52]

* Onların diğer bir özelliği de, hayızlı kadına namaz kılmasını vacip görmeleridir. Bu sapık anlayışın nedeni ise, Kur’an’ı temel kabul edip Sünneti reddetmeleri ve Sünnetin ortaya koyduğu hükümleri kabul etmemeleridir. Haricîler, Sünneti reddedip ona muhakeme olmayı kabul etmiyorsa, acaba Kur’an ve Sünneti reddedip onlara muhakeme olmayı kabul etmeyenlerin hali nedir? Acaba bu iki gruptan hangisi Haricîlikte daha ileridir?

* Onların bir diğer bir vasfı da, zina eden evlilere uygulanan recim cezasını iptal etmeleridir. Acaba recim cezasının tatbikini iptal eden muvahhidler midir, yoksa bu günün tâğutları mı?

Özür dileriz, onların recim cezasını uygulamadıkları ağızımızdan yanlışlıkla çıktı. Onlar Allah’ın dininin hâkim olmasını isteyen Müslümanları recim edip dururken, nasıl olurda onlar için “Recim cezasının tatbikini yürürlükten kaldırmışlardır” diyebiliriz ki?

“Çünkü onlar eğer size muttali olurlarsa, ya sizi recmederler veya kendi dinlerine çevirirler ki, o zaman ebediyen iflah olmazsınız.” (Kehf, 20)

“(Babası:) ‘Ey İbrahim! Sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, andolsun seni recmederim! Uzun bir zaman benden uzak dur!’ dedi” (Meryem, 46)[53]

* Haricîlerin diğer bir vasfı da, mestler üzerine mesh etmeyi reddetmeleridir. Hatta onlardan bazıları der ki: “Ayağın bıçakla kesilmesi, mest üzerine mesh etmekten daha ehvendir!”

Okuyucu, bazı akait kitaplarında mestler üzerine mesh etme meselesini görünce şaşırmamalıdır. Mütekaddim ulema Ehl-i Sünnet’in Haricîlerden ayrıldığını ifade etmek için bu meseleyi akait kitaplarına taşımış ve Müslümanlara uyarıda bulunmuşlardır.


Faruk Furkan

 



[1] Bkz. “el-Fark beyne’l-Firak”, sf. 54.

[2] “el-Milel ve’n-Nihal”, 1/113.

[3] DİA, 16/169.

[4] Bkz. “er-Risaletü’s-Selasînîyye”, sf. 442.

[5] Buhârî, Menakib, 25. Hadis no: 3610.

[6] DİA, 16/ 169, 170.

[7] Age, 16/ 172, 173. Ayrıca bkz. Ebu Zehra, “Mezhepler Tarihi”, sf. 70.

[8] Bkz. “el-Milel ve’n-Nihal”, sf. 1/113.

[9] Bkz. “Şamil İslam Ansiklopedisi”, 3/177. Hâricîlik maddesi.

[10] Haricîlerin bu kolu kebîra (büyük günah)  ve sağîra (küçük günah) kavramına farklı bir anlam yüklemişlerdir. Onlara göre büyük günahı ve küçük günahı belirleyen temel unsur fiil üzerinde “ısrar etmek” veya “ısrar etmemek”tir. Örneğin birisi ufak bir yalan söylese veya çok basit küçük bir günah işlese, sonra da bunun üzerinde ısrarcı davransa sırf bu ısrarı nedeniyle müşrik olur. Buna karşılık ısrar etmeksizin büyük günahlardan sayılan zina fiilini işlese, hırsızlık yapsa veya içki içse Müslümandır, müşrik değildir. Dolayısıyla Necedât kolu kişinin kâfir olup-olmamasını günah üzerinde ısrarcı davranmaya bağlamıştır. Eğer ısrar etmeden günah işlenirse –velev ki bu günah kebire olsun– bu günahın sahibi dinden çıkmaz. Onlar bu görüşleri ile Haricîlerin diğer tüm kollarına muhalefet etmişlerdir. Geniş bilgi için bkz. “el-Fıraku’l-Kelâmiyyetu’l-İslamiyye”, Ali Abdulfettah el-Mağribî, sf. 184.

[11] DİA, 16/ 173.

[12] İbn-i Ömer radıyallâhu anh der ki: “Onlar kâfirler hakkında inen ayetlere gidip, bunları Müslümanların aleyhine tevil ettiler.” bkz. Buhârî, Kitabu İstitâbeti’l-Mürteddîn, 6.

[13] Buhârî, Kitabu İstitâbeti’l-Mürteddîn, 6. Hadis no: 6930.

[14] Buna şu örnekleri verebiliriz: Onlar hayızlı kadının kılamadığı namazları sonra kaza etmesini vacip görürler. Hırsızlıkta nisap ölçüsünü gözetmeden az veya çok mal çalan kişinin elini omzundan keserler. Kendilerine hicret edilmesini vacip kılarlar. (bkz. “Selasîniyye”, sf. 442.)

[15] Onların ileri gelenlerinden birisi bir gün Hz. Habbab’ın oğlu Abdullah’ın yanına gelir ve: “Bize babandan duyduğun Rasûlullâh’ın bir hadisini naklet” der. Abdullah: “Ben babamdan Rasûlullâh sallâllahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim: “Fitne olacak. O zaman oturan ayakta olandan, ayakta olan yürüyenden, yürüyen koşandan daha hayırlıdır. Katil olmaktansa maktul olmak daha iyidir” dedi. Bunun üzerine onu yanlarına aldılar. Yolda onlardan birisi zimmet ehline ait bir domuz gördü ve kılıcı ile vurarak yaraladı. Diğeri ona “Zımminin malı olduğu halde niçin vurdun?” dedi. Ve o domuzun sahibi olan zımmiye gidip onu memnun etti. Ve yine hurma ağacından bir hurma düştü. Biri alıp onu ağzına attı. Diğeri ona “İzin almadan ve parasını ödemeden mi?” dedi. Bunun üzerine düşen hurmayı ağzına alan kişi onu çıkarıp attı. İbn-i Habbab onlara. “Ben haklarım konusunda hurmadan daha saygın olmalıyım” dedi. Bunun üzerine Misma’ denilen biri kılıcını çıkararak ona vurdu. Sonra hanımına geldiler. Kadın: “Ben hamileyim; hiç Allah’tan korkmaz mısınız!” dedi. Buna rağmen onu da öldürdüler ve karnını deştiler. (bkz. “Selasîniyye”, sf. 432.)

[16] Buhârî, Kitabu’t-Tevhid, 23. hadis no: 7432.

[17] Bkz. “Fethu’l-Bârî”, 8/85.

[18] Buhârî, Kitabu’l Meğâzi, 61. Hadis no: 4351. ayrıca bkz. “Fethu’l-Bârî”, 7/835.

 Şeyh Makdisî der ki: “İlginçtir ki, haksız yere Haricî olmakla suçlanan biz ve diğer tevhid davetçilerinin bilinen tavrı, saçları uzatmalarıdır. Hatta bazıları bunu bize uygun görmemiş ve eleştirmiştir.”

[19] Bu bölümü bazı düzenlemeler yaparak Şeyh Makdisî’nin “er-Risaletü’s Selasînîyye” adlı eserinden özetledik.

[20] Bkz. Buhârî, Kitabu’t-Tevhid, 23. hadis no: 7432.

[21] Fethu’l-Bârî’den naklen. Bkz. 12/420.

[22] Aynı yer.

[23] İmam Buhârî ve İmam Taberî bunlardandır.

[24] Fethu’l-Bârî’den naklen. Bkz. 12/421.

[25] Age. 12/422.

[26] Bkz. Buhârî, Menakib, 25. Hadis no: 3611.

[27] “Fethu’l-Bârî”, 6/864.

[28] İbn-i Esir’in “Camiu’l-Usûl fi Ehâdîsi’r-Rasûl” adlı eserinden naklen. Bkz. 7549 numaralı rivayetin şerhi.

[29] “Musannef”, Abdurezzak es-San’anî, 18656 numaralı rivayet.

[30] Bkz. “Musannefu İbn-i Ebi Şeybe”, 38918 numaralı rivayet.

[31] “el-İcmau’l-Akdî”, Velid b. Raşid es-Sueydân, 587. madde.

[32] “Mecmuu’l-Fetâvâ”, 7/217.

[33] DİA, 16/ 174.

[34] “el-İcâbâtu’l-Muhimme fi’l-Meşâkili’l-Mulimme”, 10.

[35] Namazı mutlak anlamda İslam alameti kabul eden ve aksini iddia edenleri tekfircilik veya hâricîlikle suçlayanlara İmam Şafiî’nin bu sözünü dikkatle okumalarını tavsiye ederiz. Eğer iddialarında doğru ve samimi olsalardı öncelikle İmam Şafiî’yi itham etmeleri gerekirdi; ama onlar imamlara laf kondurmuyor, imamların söylediğini söyleyen bazı muasır Müslümanları yerden yere vuruyorlar. Ne diyelim, la havle vela kuvvete illa billâh demekten başka diyecek bir söz bulamıyoruz.

[36] “el-Ümm”, 1/168.

[37] “el-Muğnî”, 3/438.

[38] “el-Mecmu’ Şerhu’l-Mühezzeb”, 4/252.

[39] Aynı kaynak.

[40] Burada hemen belirtelim ki, bu mesele hakkında (yani bidatçi birisinin arkasında namaz kılma meselesi hakkında) çok detaylar vardır. Bazıları buna cevaz verirken bazıları da bunu caiz görmemiştir. Kimi âlimler ise ayırıma gitmişlerdir. Konunun detayı fıkıh kitaplarında mevcuttur.

[41] “el-Kevkebu’d-Durriyyu’l-Münîr”, sf. 45.

[42] Buhârî, İman, 24; Müslim, İman, 25.

[43] Bkz. “Câmiu’l-Ulûm ve’l-Hikem”, sf. 69, 70.

[44] Abdurrahman el-Eserî der ki: “İslam’ın gariplik devrini yaşadığı şu çağda birisi bir tâğutu tekfir edecek olsa âlimler (!) onun üzerine çullanır ve hakkında ileri geri konuşarak “yok bu haricîdir, yok bu peşin hükümlüdür, yok bu teröristtir” derler ve halkı ayartırlar. Oysa haricîliğin temel prensibi “büyük günah” sebebi ile tekfir etmektir. O şahıs ise bir tâğutu kendisinden sadır olan (küfrî) bir söz veya (küfrî) bir amel sebebi ile tekfir etmektedir…” “el Hakku ve’l-yakîn fi Adâveti’t-Tuğâti ve’l-Mürteddîn”, sf. 13.

[45] Hamas hükümeti zikrettiğimiz bu vasfa ne kadar da layıktır! Onlar, –bizim bu satırları yazdığımız sıralarda– “Bizi beşerî kanunlarla değil,  Allah’ın dini ile yönetin” diyen Ebu’n-Nur el-Makdisî ve beraberindeki tevhid ehli insanları katlettiklerinde, buna gerekçe olarak onların “tekfirci” olduklarını ileri sürmüşlerdi. Hamas ve benzeri hükümetler, bölgelerindeki ehl-i evsânı bırakıp Allah’ın dinine göre yönetilmek isteyen ehl-i İslam’ı kendilerine düşman bilerek Haricîlerin bu vasıflarına ne kadar da çok benzemişlerdir. Allah’ın şeriatını isteyenler böylesi hükümetlere göre terörist, haricî veya tekfircidir. Eğer böylesi bir talepte bulunmak Haricîlik veya tekfircilik ise o zaman Allah’ın şeriatına düşman olan kâfirleri bırakarak Müslümanları katletmek nedir?

[46] “Şerhu’l-Akîdeti’t-Tahâviyye”, sf. 233.

[47] “eş-Şenâ’a ala Men Redde Ehadîse’ş-Şefâ’a”, sf. 6.

[48] “el-Kevkebu’d-Durriyyu’l-Münîr”, sf. 36.

[49] Haricîlerin bir fırkasıdır.

[50] “Makâlâtu’l-İslâmiyyîn”, 1/89.

[51] Bu, Araplar arasında yaygın bir ifade şeklidir. “Serâ” yere, toprağa ve nemli bir yer parçasına verilen addır; “Süreyya” ise bir yıldızın ismidir. Burada anlatılmak istenen şudur: Yer ile gökteki yıldızın arası ne kadar uzak ise, bu iki görüş arasındaki fark da o kadar birbirinden uzaktır.

[52] “el-Kevkebu’d-Durriyyu’l-Münîr”, sf. 38.

[53]A.g.e. sf. 40.

Okunma Sayısı:8640