"Musa 'Rabbim!' dedi, 'Gönlüme ferahlık ver. İşimi bana kolaylaştır. Dilimden düğümü çöz. Ki sözümü iyi anlasınlar.' " (Tâhâ, 20/25-28)

İBADET VE TAATLERE GÖSTERİLEN SABIR MI, YOKSA BELAYA GÖSTERİLEN SABIR MI DAHA ÜSTÜNDÜR?

İbadet ve taatlere gösterilen sabır, başa gelen belaya gösterilen sabırdan daha üstündür; çünkü taatlere gösterilen sabır “tercih”le yapılan sabır iken bela ve musibetlere gösterilen sabır ise “zorunlu” sabırdır. İşte bundan dolayıdır ki, Nuh, İbrahim, Musa ve İsa aleyhimusselam'ın Allah yolunda kavimlerine karşı durdukları için çektikleri sıkıntılar, Eyyüb aleyhisselam’ın çektiği bela ve sıkıntılardan daha faziletli kabul edilmiştir. Çünkü onlar kendi tercihleriyle ve başlarına sıkıntı geleceğini bildikleri halde imtihanlara “eyvallah” demişlerken, Eyyüb aleyhisselam tamamen kendi iradesi dışında imtihana maruz kalmıştı.

Aynı şekilde İbrahim aleyhisselam'ın, oğlu İsmail’i kesme emrini uygulama noktasında gösterdiği sabrı, Yakup aleyhisselam’ın Yusuf'unu kaybettiğinde gösterdiği sabırdan daha üstün idi. Çünkü İbrahim aleyhisselam kendi tercihi ile bunu yaparak sabra muhatap olmuşken, Yakup aleyhisselam mecburiyetten dolayı sabretti. (Bunu "Medâric" adlı eserinde İbn Kayyım ifade etmiştir.)

İbadet ve taatlere gösterilen sabrın, başa gelen bela ve musibetlere gösterilen sabırdan daha üstün olduğunun bir diğer delili de, kişinin “taati neticesinde imtihan olmasından sonra bile onu yapmaya devam etmesi”dir. Bunun en güzel örneklerinden birisi, Uhud Gazvesinden fazla değil ortalama on beş saat sonra, birçok musibet ve yaraları olduğu halde yeniden Allah'ın ve Resul'ünün çağrısına icabet ederek Hamrâu’l-Esed Gazvesine katılan sahabîlerdir. Rabbimiz onlarla alakalı olarak şöyle buyurur:

“Onlar (öyle mü’minlerdir) ki, kendilerine yara isabet ettikten sonra bile Allah’ın ve Resûl’ün davetine icabet ettiler. Onlardan güzel davranıp iyilik edenlere ve Allah’a karşı gelmekten sakınanlara büyük bir mükâfat vardır. Yine onlar öyle kimselerdir ki, halk kendilerine: ‘İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun’ dediklerinde, bu söz onların imanını artırdı ve: ‘Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!’ dediler.” (Âl-i İmrân, 172, 173)

Ensar’dan, Abduleşheloğulları’ndan Abdullah b. Sehl ve Rafi‘ b. Sehl isminde iki kardeş vardı. Bunların her ikisi de Uhud’da ağır yara almıştı. Ama sabah namazında Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in müezzininin insanları Hamrâu’l-Esed’e doğru gitmeye çağırdığını duyunca hemen bu çağrıya icabet ettiler ve tüm yaralarına rağmen yeni bir cihad hareketinden geri durmadılar. Hatta kardeşlerden birisi diğerine:

—Bu yaralarımızdan dolayı şimdi Allah Rasûlü ile birlikte bir gazveye katılamayacak mıyız, dedi.

Bunun üzerine öbürü mazeretini hatırlatarak:

—Bineceğimiz bir binitimiz yok ve biz ağır yaralar almışız, diye karşılık verdi.

Ama Allah Rasûlü ile birlikte bir gazveyi bile kaçırmaya tahammülü olamayan diğer kardeş:

—Ben senden daha az yaralıyım; gel, ben seni taşıyayım da bu gazveye gidelim, dedi ve Hamrâu’l-Esed’e kadar düşe kaka ve bin bir zorluk içerisinde kardeşini sırtına alarak oraya götürdü. Neticede Müslümanların karargâhına erişip Hamrâu’l-Esed Gazvesini idrak ettiler. (Bkz. el-Bidâye ve’n-Nihaye, 4/49)

Useyd b. Hudayr radıyallahu anh da Uhud’da ağır yara alanlardandı. Tam yedi yerinden isabet almıştı. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in müezzininin insanları Hamrâu’l-Esed’e doğru gitmeye çağırdığını duyunca bir an bile beklemeden: “Allah ve Rasûlünün çağrısını işittim ve itaat ettim” dedi ve bütün yara-beresine rağmen hiç tereddüt etmeden yola çıktı. (Muhammed Hâtemu’l-Murselîn, sf. 249)

İşte zikrettiğimiz bu âyetten ve onun pratik uygulamasını hayatıyla bizlere gösteren sahabe uygulamalarından anlıyoruz ki, eğer bir insan, kalbindeki manevî canlılığını yitirmemiş ve imanî duyarlılığını kaybetmemişse, Allah yolunda gördüğü eziyet ve belalar onu daha çok dinine bağlar, Allah ve Resul'ünün emrine daha sağlam bir şekilde sarılmasını, din konusunda daha çok gayret etmesini temin eder.

Bu işin bir boyutu…

İşin bir de şöyle bir boyutu var: Allah subhânehu ve teâlâ, Uhud Gazvesinde Müslümanların imtihanından bahsederken şöyle buyurmuştur:

“Muhammed, ancak bir rasûldür. Ondan önce de rasûller gelip geçmiştir. Şimdi O ölür veya öldürülürse gerisin geriye (cahiliyenize) mi döneceksiniz? Kim gerisin geriye (cahiliyesine) dönerse, Allah’a hiçbir zarar veremez. Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır.” (Âl-i İmrân, 144)

Bu ayette Allah subhânehu ve teâlâ “Allah şükredenleri mükâfatlandıracaktır” dedi de “Allah sabredenleri mükâfatlandıracaktır” demedi. Oysa bu makam şükür makamı değil, Uhud’da yetmiş şehid vermek ve bu dünyanın belki en büyük musibeti olan Rasulullah'ın vefat haberini almak gibi çok ağır bir imtihanla karşı karşıya kalınan sabır makamıdır. Normal şartlarda böylesi bir durum için “Allah sabredenleri mükâfatlandıracaktır” demeliydi; ama öyle demek yerine “Allah şükredenleri mükâfatlandıracaktır” dedi.

Acaba bu neden olabilir, hiç düşündük mü?

Şimdi gözlerinizi yumun ve burada niçin böyle bir şey denildiğini kısa süreliğine tefekkür edin…

Siz düşündüğünüz cevabı gönlünüzde tutadurun, ben size bazı âlimlerimizin buna nasıl bir cevap verdiğini aktarayım. Âlimlerimiz bu önemli inceliğe şu şekilde cevap vermişlerdir: Bir insan,

•Uhud’da yetmiş şehid vermek,

•Onlarca arkadaşının yaralanmasını görmek,

•Liderinin dişinin kırılıp yüzünün yara aldığına şahit olmak ve

•Belki bu dünyanın en büyük musibeti olan Rasûlullah'ın vefat haberini duymak gibi çok ağır imtihanlarla imtihan edilmesine rağmen hâlâ Allah’a itaat etmekten vazgeçmiyorsa, böylesi bir insan artık sabır makamını aşmış ve gerçekten Allah’a kullukta sebat eden “şâkir” insanların makamına ulaşmıştır. İşte Uhud’da dinlerinde sebat eden sahabîler böylesi kimselerdi. Onlar imtihanlara sabırdan öte rıza ve şükür ile karşılık vermişlerdi. Bundan dolayı da Allah onların imtihanlarını anlattığı ayetinde onları “şükreden insanlar” olmakla vasıflandırdı.

Buradan hareketle şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, imtihanlarına sabredip, tüm sıkıntılarına rağmen hâlâ davalarında sebat edenler, geri adım atmadıkları için “şükreden” insanlar derecesine yükselirler. Bu da Allah yolunda karşılaşılan sıkıntılara sabır göstermenin, normal imtihanlara sabır göstermekten daha üstün olduğunu ifade eder.

O nedenle ey Allah için örtündüğünden dolayı bin bir zorlukla yüz yüze kalan bacım! Sen kendi tercihinle bu imtihana seve seve "eyvallah" dediğin için, bu noktada göstereceğin sabrın, başına hastalık gibi bir imtihan gelen insanların göstereceği sabırdan daha üstün olduğunu bilmelisin.

Ey Allah için sakal bıraktığından dolayı iş bulamayan yiğit muvahhid! Sen kendi irade ve gönül rızan ile bu imtihana "baş üstüne" dediğin için, bu noktada göstereceğin sabrın, kader gereği başına dert gelen insanların göstereceği sabırdan daha üstün olduğunu iyi idrak etmelisin.

İşte bu önemli ve ince ayrıntıyı iyi fıkhedenler, İslamî tercihlerinden dolayı başlarına gelen sıkıntılara daha aktif bir şekilde sabır gösterirler.

VE MÜKÂFAT…

 Allah'a kendi özgür iradesi ve tercihi ile itaat eden ve tüm sıkıntılarına rağmen bu itaatinden vazgeçmeyenlere, mükâfatların en büyüğü, en değerlisi ve en pahalısı vaad edilmiştir.

“Nedir o?” dediğini duyar gibiyim?

O, kıyamet gününde peygamberler, sıddıklar, şehitler ve sâlihlerle beraber olmaktır. Allahu Teâlâ söyle buyurur:

وَمَن يُطِعِ اللّهَ وَالرَّسُولَ فَأُوْلَئِكَ مَعَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللّهُ عَلَيْهِم مِّنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاء وَالصَّالِحِينَ وَحَسُنَ أُولَئِكَ رَفِيقًا

“Kim (kendi iradesi ile) Allah’a ve Rasûle itaat ederse, (yani her durumda onların emir ve yasaklarını üstün tutar, yaşamaya çalışırsa) işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle ve sâlihlerle birlikte olacaktır. Bunlar ne güzel arkadaştır.” (Nisa, 69)

“Sıddık” demek Allah'ı ve onun sözlerini tasdik etmede en önde giden ve bu uğurda birinciliği kimseye kaptırmayan kişi demektir. Böyleleri, tarih boyunca peygamberlerin en değerli arkadaşları ve kendilerine yaklaştırılmış özel dostları olmuşlardır. Ebu Bekir radıyallahu anh bunlardan birisidir.

“Şehid” ise, maddî anlamda sahip olduğu en üstün değer olan ruhunu Mevlası uğrunda çekinmeden feda eden ve onun şeriatını tüm nizamlardan daha üstün olsun diye yüceltmek için can veren kimse demektir.

“Sâlihlere” gelince; onlar da ömürlerinin tamamını Allah'a güzel bir şekilde kulluk edebilmek için harcayan ve bu uğurda salâhlarından bir an olsun taviz vermeyen kimselerdir.

“Nebiler” denilince, onları ve onların nasıl insanlar olduklarını anlatmaya bilmem hâcet var mıdır?

İşte bu dört sınıf insan, kendi tercihi ile Allah'a itaat eden ve tüm sıkıntılarına rağmen bu itaatinden vazgeçmeyenlerin cennet arkadaşları olacaktır. Onlar ne güzel arkadaş, ne güzel yârendirler! Onların arkadaşlığı ve dostluğu ne güzel arkadaşlık, ne güzel dostluktur!

Ey Allah'a itaat yolunda sabreden kardeş! İşte yarın kıyamet gününde senin arkadaşların, dostların, yârenlerin ve komşuların bunlar olacak. Seni bekleyen komşular işte böylesi insanlar! Böyleleri ile komşu olmak için Allah’a kulluğun zorluklarına birazcık sabretmeye değmez mi?

Şimdi Allah’ın emir ve yasaklarına “özgün irade” ve “tercih” ile itaat etmenin ne kadar büyük bir ecir kazandırdığını anladın mı?

Ne mutlu dinlerini ikâme için karşılaştıkları imtihanlara özgün irade ve tercihleriyle sabır gösterebilenlere!

 

Okunma Sayısı:56