“Andolsun, size öyle bir kitap indirdik ki, sizin bütün şeref ve şanınız ondadır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” (21/Enbiya, 10)

İSLAM’DA HÜKÜMLER ZÂHİRE GÖRE VERİLİR

بسم الله الرحمن الرحيم

Rahmân ve Rahîm Olan Allah’ın Adıyla…

 

İslam insanların görünüşlerine göre hükmetmeyi bizlere emretmiştir. Kalplere ve niyetlere hükmeden ancak Allah’tır. Bizler sosyal hayatın gereği olarak insanlarla iç içe yaşamaktayız. Bu esnada insanlarla oturup-kalkmamız, yeyip-içmemiz, alış-veriş yapmamız veya herhangi bir muamelede bulunmamız kaçınılmazdır. Böylesi bir durumda muhatabımız olan kişiden hayra veya şerre delalet eden bir söz ya da bir eylem meydana gelebilir, gelmesi de kaçınılmazdır. Çünkü insan konuşmaktan veya bir eylem içerisinde bulunmaktan hâlî değildir. İşte tam bu durumda karşımızda ki insana nasıl muamele edeceğiz? Ondan sudur eden eylem veya söylem şer’an yasak olan bir şeyse tavrımız ne olmalı? Kötüye “kötü” demek zorunda mıyız? Veya daha somut bir ifadeyle İslam’ın şirk ya da küfür telakki ettiği bir ameli irtikâp eden birisi niyetinin iyi olduğunu söylüyor ve bu işi halis bir niyetle(!) yaptığını iddia ediyorsa, bu iddiası onu şirke düşmekten kurtarır mı? Bu ve emsali soruların insanlarla olan muamelelerimizi doğru bir çerçevede değerlendirebilmemiz için cevaplandırılması ve üzerindeki sis perdelerinin aralanması gerekmektedir. Bir önceki başlıkta bu soruların bazısını kısmen cevaplandırmış olmakla birlikte burada farklı bir konuya temas edecek ve “Ameller niyetlere göredir” hadisini ulemanın tahkikleriyle beraber değerlendirmeye çalışacağız. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurur ki:

“Ben insanların kalplerini yarmakla ve iç hallerini deşmekle emrolunmadım!”[1]

Üsame b. Zeyd (radıyallahu anh), Lâ İlâhe İllallâh diyen birisini öldürdüğünde Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona şöyle demişti: “Lâ İlâhe İllallâh’ı (gerçekten) söyleyip söylemediğini öğrenmek için kalbini mi yardın?”[2]

İmam Nevevî (rahimehullah) bu hadisin şerhinde şu önemli bilgiye yer vererek der ki:

“Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in “kalbini mi yardın?” sözünde fıkıh ve usul de meşhur olan “hükümler zahire göre verilir, niyet ve kasıtlar Allah’a havale edilir” kaidesine bir işaret vardır…”[3]

Hadisin manasını da şu şekilde açıklar: “(Ey Üsame!) sen yalnızca zahire göre ve dilin konuştuğu şeylerle hüküm vermek zorundasın. Kalbe gelince; senin için kalpteki şeyleri bilmeye bir yol yoktur…” [4]

İbn-i Hacer, Kutubî’nin şöyle dediğini nakleder:

“Bu hadiste, ahkâmın batınî sebeplere değil de, zahirî sebepler üzerine terettüp edeceğine dair bir delil vardır.”[5]

Buhari’nin naklettiğine göre Abdullah İbn-i Utbe (radıyallahu anh) Hz. Ömer’in şöyle dediğini duymuştur:

“Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) döneminde insanlar vahye göre değerlendirilirlerdi. Şimdi ise vahy kesilmiştir. Şu anda bizler sizleri ancak bize görünen amelleriniz ile yargılayabiliriz. Kim bize iyi şeyler gösterirse onu güvenilir kabul eder ve onu (kendimize) yakınlaştırırız. Onun niyetini bilmek bizim işimiz değildir. Niyeti konusunda onu hesaba çekecek olan yalnız Allah’tır. Her kimde bize bir kötülük gösterirse, niyetinin iyi olduğunu söylese dahi ona güvenmez ve inanmayız.”[6]

Bu müthiş tespit ile Hz. Ömer’in fıkhını bir kere daha idrak etmiş oluyoruz. O,niyetlerinin iyi olduğunu iddia ederek kötü ameller işleyen insanların iç hallerini Allah’a havale ederek onları zahirleri ile sorumlu tutuyor. Acaba Hz. Ömer, şu yaşadığımız coğrafya da bizlerle beraber olsa ve küfür ameli işleyen insanların “niyet kalkanı” ardına sığınmalarına şahit olsa nasıl davranırdı? Birçok hoca efendinin yaptığı gibi “İslam’ın maslahatı” gerekçesi ile insanların küfür ameli işlemelerini, biraz daha açacak olursak, onların Kur’an’ı bırakarak beşeri yasalarla hükmetmelerini, Allah’ın yasaklarını serbest, emirlerini de yasak kılmalarını, putlara ve putlaşanlara saygı ile eğilmelerini, Allah’ın dini için çabalayan Müslümanları zindanlara doldurmalarını veya bu amaç doğrultusunda yasalar çıkarmalarını, bir anlamı da “insanın insana ilahlık taslaması” olan Demokrasi ile ya da bünyesinde “dinsizlik” manası barındıran Laiklik ile amel etmelerini, bir işe girebilmek için küfrün kanunlarına bağlı kalacağına dair yemin içmelerini, kadınlarla tokalaşmalarını, öz şiarlarını terk etmelerini, gerekirse namazları terk ederek onları kazaya bırakmalarını ve daha sayamayacağımız nice gayr-i meşru amellerin işlenmesini caiz görür müydü? Bu sorunun cevabını siz düşüne durun, ben size bu rivayetle alakalı olarak âlimlerin ne dediğini nakledeyim.

 Şam’ın büyük âlimlerinden oluşan bir heyetin hazırlamış olduğu “Nüzhetü’l-Müttakîn” adlı değerli eserde, bu rivayetle alakalı olarak şöyle denmiştir:

“Hadis, İslamî hükümlerin insanların zahirine ve onlardan sudur eden amellere göre verileceğini ifade etmektedir. İyi niyet hadlerin ve kısasın uygulanmamasına engel teşkil etmez.”[7]

İyi niyetin hadleri düşürmeyeceği bilinen bir husustur. Bir kimse iyi niyetle(!) başkalarının malını çalsa, onları gasp etse, ya da iffetli kadınların ırzına geçse, durumu ne olur? Zannımca herkesin vereceği cevap aynıdır: “Olur mu öyle şey canım!” Evet, ahkâma ilişkin böyle bir şeyin nasıl ki tasavvuru dahi mümkün değilse, itikada dair sapmaların sırf “hüsn-ü niyet” tezi ile hükümsüz bırakılması da aynı şekilde mümkün değildir.

Ne demek istediğimizi biraz daha açacak olursak, insan kendisini dinden çıkaran bir söz söylese veya bir fiil işlese, onun hükümsüz bırakılması ve “hüsn-ü niyet” ile yapıldı iddiasına itibar edilmesi mümkün değildir. Kişi her ne zaman böylesi bir şey yapsa İslam’ın ona vereceği hüküm kesindir. O hükümde kuşkusuz “küfür” hükmüdür. Bu noktada kimsenin şek ve şüphesinin olmaması gerekir. Bir insanın iman ve İslamı’na delalet eden bir şey gördüğümüzde, onun küfrü reddeden durumuna şahit olduğumuzda nasıl ki “İslam” hükmü veriyorsak, küfre delalet eden bir amel içerisinde olan kimseye de aynı şekilde küfür hükmü veririz. Onların niyetleri bizi ilgilendirmez. Niyetlerini değerlendirecek olan yalnız âlemlerin Rabbidir. Meselemizi bir nakille sonlandırarak[8] “Ameller niyetlere göredir” hadisini izah etmeye geçeceğiz. Abdu’l Mun’im der ki:

“Kitap ve Sünnetten müteşekkil olan şer’î naslar, dünyadaki hükümlerin zahir üzere ve kişinin açığa vurduğu söz ve amel esasına göre bina edileceğini ifade etmektedir. Bu, iman ve küfür meselelerinde (de) böyledir. Yani, kişi imanına ve İslam’ına delalet eden bir söz ve amel izhar ederse, onun imanına hükmeder, batınının araştırmaksızın veya içini deşeleyip kalbinde karar kılan şeyin hakikatini öğrenmeksizin dünyada ona İslam ahkâmını icra ederiz. Aynı şekilde her kim söz ve amel olarak açık bir küfrü izhar ederse, batınını araştırmaksızın ya da içini deşeleyip kalbinde karar kılan şeyin hakikatini öğrenmeksizin onun küfrüne hükmederiz. “Men ezhera lena’l küfra ezherna lehu’t tekfir”  “kim -makbul olan şer’î bir mani olmaksızın- bize küfrü (nü) gösterirse, bizde ona tekfiri gösteririz.”[9]

 

Faruk Furkan

 



[1] Müslim, 1064.

[2] Müslim, 96.

[3] Nevevî,  Şerhu Müslim, 1/282. Daru’l-Menar baskısı.

[4] A.g.e. 1/280.

[5] Fethu’l Barî, 12/275. Daru Mısır baskısı.

[6] Buharî, Kitabu’ş-Şehadât, hadis no: 2641.

[7] Nüzhetü’l-Müttakiyn Şerhu Riyazi’s-Salihîn, 1/306.

[8] Konuyla alakalı bir başka delilde Bedir de esir düşen Abbas olayıdır. O, Müslüman olmasına rağmen sırf müşriklerin ordusunda görev aldığı için Hz. Peygamber tarafından müşriklerle aynı muameleye tabii ve niyetine itibar edilmemiştir. Bu olayda birçok mühim nokta vardır. Detaylı bilgi için bkz: M. Asım Köksal, İslam Tarihi, c.3, sf.389.

[9] A’malun Tuhricu Sahibeha Mine’l-Mille, sf. 15.

Okunma Sayısı:780