"Musa 'Rabbim!' dedi, 'Gönlüme ferahlık ver. İşimi bana kolaylaştır. Dilimden düğümü çöz. Ki sözümü iyi anlasınlar.' " (Tâhâ, 20/25-28)

KÂFİRİ TEKFİR ETMEYEN VEYA ONUN KÜFRÜNDEN ŞÜPHE EDEN KÂFİR OLUR


بسم الله الرحمن الرحيم

Rahmân ve Rahîm Olan Allah’ın Adıyla…

  من لم يكفر الكافر أو شك في كفره فقد كفر

Şerhini yapacağımız bu kural tekfir kaidelerinin sonuncusudur.[1] Bir önceki bölümde şer‘î bir gerekçeye dayanmaksızın müslümanı tekfir etmenin ne kadar tehlikeli bir iş olduğundan bahsetmiştik. Bu bölümde ise açıkça küfre düşen kimseleri tekfir etmemenin ne denli büyük bir yanlış olduğundan bahsetmeye çalışacağız.

Malum olduğu üzere dinimiz bizlere her şeyi yerli yerine koymayı emretmiştir. Bir şeyi hak ettiği yerden başka bir yere koymanın adı İslam’da zulümdür. Zulüm ise Allah tarafından sevilmeyen bir davranıştır. Allah bir insana Müslüman hükmünü vermişse, bizim o insana başka bir isim takmamız ona karşı yapılmış bir zulümdür. Aynı şekilde Allah bir insana kâfir hükmü vermişse, bizim kalkıp o insanı başka bir isimle tesmiye etmemizde zulüm kapsamına girmektedir. Bu nedenle varlıkları Allah’ın isimlendirdiği şekilde isimlendirmemiz bizlerin temel vasfı olmalıdır. Her hak sahibine hakkını vermeli ve asla insanları hak etmedikleri isimlerle isimlendirmemeliyiz. Aksi halde hem onlara hem de kendimize haksızlık etmiş oluruz.

“Kâfiri tekfir etmeyen veya onun küfründen şüphe eden kâfir olur” şeklinde zikrettiğimiz bu kaide, şer‘î delillerin ortaya koyduğu sahih bir kaidedir. Şimdi bu kaidenin delillerini zikredelim.

1-) Rabbimiz şöyle buyurur:

“Deki, ey kâfirler!” (Kâfirun, 1)

Bu ayeti kerimede Rabbimiz, elçisi Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’e kâfirleri küfürleri ile vasıflandırmasını emretmiştir. Aslı itibarı ile buradaki hitabın muhatapları Mekkeli müşrikleredir. Allah celle celâluhu, peygamberi Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’e “De ki ey Kureyşliler!” veya “De ki ey Mekkeliler” demesini emretmemiş, aksine onlara hak ettikleri küfür vasfı ile hitap etmesini emir buyurmuştur. Usul ilminde bilindiği üzere aksi bir karine olmadığı sürece emirler farziyet ifade eder, burada da aksini ifade eden bir karine yoktur. Dolayısıyla Hz. Peygamberin onlara bu şekilde hitap etmesi farz olmuştur.

Yine usul ilminde bilindiğine göre tahsis ifade eden bir karine olmadığı sürece Rasûlullah’a hitap aynı zamanda ümmetine de hitaptır. Yani O, ne ile mükellef ise ümmeti de aynı şeyle mükelleftir. Ancak Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e has olduğu bildirilen şeyler bundan müstesnadır. Burada da tahsis ifade eden bir şey olmadığına göre ümmetinin de bu emre dâhil olduğu kesinleşmiş olur.

Ayet-i kerimenin Arapça metninde yer alan “gul” lafzı Türkçede “söyle, bildir, haykır, ilan et” gibi manalara gelmektedir. Yani onların “kâfir” olduklarını de, bildir, söyle, ilan et” demektir. Allah’ın Rasûlü’de bu emri yerine getirmiş ve Mekkeli müşriklere bu ifadelerle hitap etmiştir.

Hatırlanacağı üzere kitabın giriş bölümlerinde Utbe b. Rebîa ile Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem arasında geçen bir konuşmayı nakletmiştik. Olay şu şekildeydi:

Utbe b. Rebîa Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelerek: “Ey kardeşimin oğlu! Sen aramızda bildiğin (gibi değerli bir) konumdasın. Ama kavmine öyle bir şey getirdin ki bununla onların birliğini bozdun, akıllılarını aptallıkla suçladın, ilâhlarını ve dinlerini kötüledin ve babalarını tekfir ettin. Şimdi beni dinle sana bir takım tekliflerde bulunacağım...” demişti.[2]

Yine, Hz. Ebu Bekir’in Müslüman olmadan önce Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem ile arasında geçen bir konuşmayı aktarmıştık. İbn-i İshak’ın naklettiğine göre olay şu şekilde cereyan etmişti: “Hz. Ebu Bekr, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem ile karşılaşır ve ona ‘Ey Muhammed! İlahlarımızı terk ettiğin, akıl(lı)larımızı aptallıkla suçladığın ve babalarımızı tekfir ettiğine dair Kureyş’in söyledikleri doğru mudur?’ der. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’de ona bunun doğru olduğunu anlatır…”[3]

Bu ve benzeri rivayetlerden anlaşıldığına göre Allah’ın Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem daveti esnasında hiçbir taviz vermemiş ve gerek Mekke’nin önde gelenlerini ve gerekse atalarını çok sarih ifadelerle tekfir etmişti. Rasûlullah’ın onları tekfir ettiği o kadar şöhret bulmuştu ki, bu artık dillerden dillere dolaşır olmuştu. Mekke’nin önde gelenleri Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in çok değerli bir konumda olduğunu kabul etmekle birlikte bu hareketi ona yakıştıramamışlar (!) ve kendilerince onu vazgeçirme çabası içerisine girmişlerdi.

Bu gün bazı çevrelerin “Allah’ın Rasûlü hiç, bir insana kâfir demiş midir?” şeklinde sıkça dile getirdikleri şüphenin cevabını Kâfirûn Suresine ilişkin yapmış olduğumuz değerlendirmeleri ve sonrasında yer alan rivayetleri okuyan değerli okuyucuların insafına bırakıyorum.

2-) Rabbimiz şöyle buyurur:

“Gerçekten İbrahim’de ve beraberindeki müminlerde sizin için çok güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine ‘Biz hem sizden hem de Allah’ın dışında ibadet ettiğiniz şeylerden uzağız. Biz sizi tekfir ettik.[4] Bir olan Allah’a iman edinceye kadar bizimle sizin aranızda ebedi bir düşmanlık ve kin baş göstermiştir’ demişlerdi.” (Mümtahine, 4)

Burada da bizler için “çok güzel bir örnek” olarak takdim edilen bir peygamberin, tekfiri hak eden kavmine karşı takınmış olduğu tavrı ile karşı karşıyayız. Hem o hem de yanında ki müminler hak ettikleri için onları tekfir etmiş ve bu tavır bize  “çok güzel bir örnek” olarak sunulmuştur.

Küfrü kesin olan kimseleri tekfir etmek imanın bir gereğidir. Küfründe iki akıl sahibi insanın dahi ihtilaf etmeyeceği kimseleri tekfir etmede duraksayanlar henüz imanın kendilerinden ne istediğini anlayamamış kimselerdir. İman her hak sahibine hak ettiği hükmü vermeyi gerektirir.

Konumuzun detayına geçmeden önce burada bir hatırlatmada bulunmanın yararlı olacağını düşünüyorum. Biz “Kâfiri tekfir etmek gereklidir” dediğimizde bununla birilerinin zannettiği gibi insanların yüzlerine karşı sürekli “kâfir, kâfir, kâfir” demeyi kastetmiyoruz. Bu ancak Hz. İbrahim örneğinde olduğu gibi istisnaî durumlarda, şartların gerektirmesi sonucu olabilir. Bizim bu söz ile asıl kastettiğimiz; tekfiri hak eden insanlara karşı bunun gerektirdiği ahkâmı icra edebilmektir. Yani namaz kıldırdıklarında arkalarında namaza durmamak, evlendirecek kızımız olduğunda onlara vermemek, öldüklerinde cenazelerine gitmemek ve benzeri şeylerde Müslümanlara uyguladığımız hükümleri onlara uygulamamaktır. Bu nokta önemlidir; buna dikkat edilmesi gerekir.

Kâfiri Tekfir Etmeyen Kimsenin Küfründeki İllet

Kâfiri tekfir etmemek küfürdür. Said Havva der ki:“Kâfiri tekfir etmeyen ve onun küfründe şüpheye düşen kimse kâfir olur.”[5] Kadı Iyaz der ki: “Kim Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanların dinini terk edenlerden birisini tekfir etmez, onların tekfirinde duraksar veya şüphe ederse kâfir olur.”[6]

Biraz sonra ilim ehlinin bu kaideye ilişkin sözlerini nakledeceğiz. Bu iki imamın sözlerinden de anlaşıldığı üzere küfrü sarih olan bir kâfiri tekfir etmeyen, onun tekfirinde duraksayan ya da şüphe eden kimse onlar gibi küfre girer. Onun küfre girmesinin illeti/gerekçesi ise şudur: Bu kimse varlıkları hak ettikleri isimden başka bir isimle adlandırmış ve eşyaya Allah’ın verdiği hükümden başka bir hüküm vermiştir. Allah ve Rasûlü bir kimse için “Bu kâfirdir” dedikleri halde o böylesi bir kimse için aynı ismi takmayarak Allah’ı ve Rasûlünü yalanlamış olur. Bu ise küfrün ta kendisidir. Abdulmun‘im der ki:

“Kâfiri tekfir etmeyen kimsenin küfre girişinde ki illet, onun, varlıklara şeriatın taktığı isimlerden başka isim takması ve onlara Allah’ın verdiği hükmün hılafına hüküm vermesidir. Şöyle ki; böyle birisi küfrü ve şirki iman, düşmanlığı hak eden kâfir ve müşrikleri de dost edinilmesi vacip olan Müslüman kabul etmiştir. Bu ise o kişinin Allah’ı tenkit etmesi, hükmünü reddetmesi ve -her ne kadar kendisi bunu yalanlama ve inkâr olarak değerlendirmese de- Allah’ın emrettiği şeyleri yalanlayıp inkâr etmesi manasına gelir. Bu hiç kuşku yok ki, açık bir küfür, sarih bir yalanlamadır.”[7]

Evet, Allah’ın kesin olarak kâfir diye adlandırdığı birisini tekfir etmemek Allah’ı yalanlamak demektir. Örneğin birisi “Ben Firavun’a kâfir diyemem” dese bu insan Allah’ın Kur’an’da Firavun’un küfrüne dair indirmiş olduğu ayetleri inkâr etmiş demektir. İşte bunun gibi bu günde tıpkı Firavun misali küfürde önder olmuş kimseleri tekfir etmeyen kimseler Allah’ın Kur’an’da ifade buyurduğu birçok nassı yalanlamış olmaktadır. Her ne kadar kendileri bunu kabul etmese de bu, yalanlamadan başka bir şey değildir.

Âlimlerin Bu Kaidenin Sıhhatine Dair Söylemiş Oldukları Sözler

Burada bazı âlimlerin konuya ilişkin sözlerini nakletmenin faydalı olacağını düşünüyorum. Ta ki bu sayede mesele hakkında şüphesi bulunanların şüpheleri zail olsun.

Araştırmalarımız neticesinde 42 farklı müellifin bu kaideyi kitaplarına yerleştirdiğini ve kaidenin sıhhati üzerinde söz söylediğini gördük. Hatta akaitle alakalı meselelerde âlimlerin icma‘ ettiği hususları kaleme alan Şeyh Velid b. Raşid es-Sueydân “el-İcmau’l-Akdî” adlı eserinde bu kaide üzerinde İslam âlimlerinin icma‘ ettiğini belirtmiştir. Şimdi burada bazı âlimlerin sözlerini naklederek konumuza devam edelim.  

Kadı Iyaz der ki: “Kim Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanların dinini terk edenlerden birisini tekfir etmez, onların tekfirinde duraksar veya şüphe ederse kâfir olur.”[8]

Kadı Iyaz bir başka ibaresinde şöyle der: “Biz, İslam dininden başka dinlere mensup olan kimseleri tekfir etmeyenleri veya onlar hakkında kararsız kalıp duraksayanları ya da şüphe edenleri yahut onların yollarının (dinlerinin) doğru olduğunu kabul edenleri tekfir ederiz. Böyleleri -her ne kadar Müslüman olduğunu ortaya koysa, İslam inancını kabul ettiğini söylese ve İslam’ın dışındaki tüm yolların/dinlerin batıl olduğuna inansa da- içindeki inancın hilafını ortaya koyduğu için kâfir olmuş olur.”[9]

İmam Nevevî der ki: “Kim, İslam dininden başka dinlere mensup olan kimseleri tekfir etmez veya onları tekfir etme hususunda şüpheye kapılır ya da onların yollarının (dinlerinin) doğru olduğunu kabul ederse Müslüman olduğunu ortaya koysa veya İslam inancını kabul ettiğini söylese dahi yine de kâfir olur.”[10] 

Ebu Batîn der ki: “Âlimler Yahudi ve Hıristiyanları tekfir etmeyenin veya onların küfründen şüphe edenlerin kâfir olacağı hususunda icma‘ etmişlerdir.”[11]

Velid b. Raşid es-Sueydân der ki: “Âlimler kâfir ve müşrikleri tekfir etmeyen, onların küfründen şüphe eden veya onların yollarını doğrulayan kimselerin kâfir olacakları hususunda icma‘ etmişlerdir.”[12]

Abdullah el-Eserî der ki: “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat âlimleri muayyen bir müslümanı tekfir etmekten sakınmış ve ilimsizce bir müslümanın tekfirine yönelmenin çok tehlikeli bir iş olduğunu beyan etmişlerdir. Şu kadar var ki, onların bu tavrı şer‘î şartlar çerçevesinde küfrü sabit olan kimselere küfür hükmü vermekten alıkoymamıştır. Şer‘î nasslar küfür ameli işleyen veya küfür sözü söyleyen bir kimsenin tekfir edilebileceğini gösterdiği için onlar Allah ve Rasûlünün tekfir ettiği kimseleri tekfir etmekte asla tereddüt etmemişlerdir. Hatta öyle ki, kâfiri tekfir etmeyi inanç esaslarının temellerinden kabul etmişler ve kâfiri tekfir etmeyenin veya onun küfründe şüphe edenin kâfir olacağına hükmetmişlerdir. Onların kâfir ve müşriklerin tekfirine böylesine ihtimam göstermesi heva ve heveslerinden kaynaklanmamaktadır. Onlar bununla ancak Allah’a kulluğu, velâ ve berâ akidesini yerine getirmeyi amaçlamışlardır…”[13]

Ali b. Nâif der ki: “Yahudi, Hıristiyan ve Putperestler gibi Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in getirdiği dine girmeyen kimselerin kâfir olduğuna inanmak, onları kâfir diye adlandırmak, onların Allah’ın, Rasûlünün ve müminlerin düşmanları, olduğuna ve cehennemde ebedî olarak kalacaklarına inanmak İslam’ın en temel asıllarındandır.”[14]

Yaptığımız bu nakillerden şerhini yapmaya çalıştığımız kaidenin sıhhati ve ulemanın bunun üzerinde ki ittifakı açığa çıkmış oldu.

Bir Uyarı

İzahını yapmaya çalıştığımız bu kaide her kâfiri tekfir etmeyenleri kapsamaz. Her kâfiri tekfir etmeyene bu kaideyi getirip kalkan gibi kullanmak caiz değildir. Nerede bu kaide zikredilse mutlaka bir ayırıma gitmek gerekir. Kimileri vardır ki bir içtihada ya da bir tevile dayanarak tekfirden uzak durur. Kimileri vardır kâfirin küfrünü ve küfrünün niteliğini bilmez, bu nedenle de tekfirlerinden uzak durur. Kimileri de vardır bir engelden dolayı tekfirden sakınır. İşte böylesi ihtimallerden bu kaideyi umumileştirmek doğru değildir.

Bizim bu kaide ile kastettiğimiz; küfrü kesin olan ve küfründe aklıselim iki insanın ihtilaf etmeyeceği kimselerdir. Böylelerini tekfir etmeyenler Kur’an ve Sünnet nasslarını tekzip ettikleri için küfre düşerler. Kimin hali böyle ise bu kaideyi ona hamletmek caiz olur; aksi halde ayırıma gitmek ve konuyu detaylandırmak gerekir.

Burada Şeyh Ebu Hümam el-Eserî’nin zikrettiği şu güzel taksimata yer vermenin faydalı olacağını düşünüyorum. O, “el-Kevkebu’d-Durriyyu’l-Münîr” adlı eserinde şöyle der:

“Biz bu meseleyi şu şekilde özetleriz:

1) Kim vahyin kâfir addettiklerini tekfir etmezse kâfir olur.

Kim Şeytanı, Firavun’u, Haman’ı, Ebu Leheb’i, Ebu Cehil’i, Ebu Talib’i ve Kur’an ve Sünnette kâfir olduğu belirtilen kimseleri tekfir etmezse vahyi yalanladığı için kâfir olur.

2) Kim Yahudi, Hıristiyan ve Mecusiler gibi aslî kâfirleri tekfir etmezse kâfir olur.

Kadı Iyaz der ki: “Kim Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanların dinini terk edenlerden birisini tekfir etmez, onların tekfirinde duraksar veya şüphe ederse kâfir olur.” (eş-Şifâ, 846)

3) Âlimlerin küfründe icma‘ ettiği kimseleri tekfir etmeyen kâfir olur.

Hafız Sehâvî, İbn-i Mukrî’nin “er-Ravd” adlı eserinin “riddet” bahsinde şöyle dediğini nakleder: “Kim Yahudilerin, Hıristiyanların ve İbn-i Arabî ve taifesinin tekfirinde tereddüt ederse kâfir olur.”

4) Şer‘î deliler sonucu insanlardan birisinin kâfir olduğunu gören sonrada onu tekfir etmekte duraksayan kimse kâfirdir.

Ebu Zer‘a er-Râzî der ki: “Kim Kur’an’ın mahlûk olduğunu zannederse yüce Allah’a karşı dinden çıkarıcı bir küfürle kâfir olmuş olur. Anlayış sahibi kimselerden kim de onun küfründe şüphe ederse o da kâfir olur.”[15]

İmam Tâvus, Haccac’ı tekfir eder ve onun kâfir olduğunu söylerdi. Seleften bazıları da onunla aynı görüşteydi.[16] Buna rağmen o, Haccac’ı tekfir etmeyenlere şöyle derdi: “Irak’ta ki kardeşlerimize şaşırıyorum doğrusu! Onlar Haccac’ı “mümin” diye adlandırıyorlar!”[17]

İmam Tâvus Haccac’ı tekfir etmesine rağmen Irak’ta ona Müslüman diyenlere “kardeşlerimiz” diye hitap etmiş ve tekfir ettiği birisine mümin dedi diye karşıyı itham etmemişti. Bunun da nedeni Haccac’ın tekfirinde icma‘ olmamasıydı. Bu noktayı iyi anlamak gerekir. Aksi halde konular birbirine karışır, Müslümanlar birbiri ile anlaşmazlığa düşer.

Yahudi ve Hıristiyanları Tekfir Etmemek

Yaşadığımız dönemin en acı olaylarından birisi de kendisini İslam’a nispet eden bazı çevrelerin “Allah üçün üçüncüsüdür” diyen, O’na oğul isnat eden ve Hz. Muhammed’in peygamberliğini inkâr eden Yahudi ve Hıristiyanlarla inanç birlikteliklerinin (!) olduğunu savunmaları ve onların cennete gireceğini iddia etmeleridir. Bu gerçektende garip bir iddiadır. Tarihte böylesi bir söylemi ortaya atan hiçbir Rabbanî âlim olmamasına rağmen bu çevreler biraz önce atıfta bulunduğumuz garip inancı hararetle savunmakta ve bunun için gece-gündüz demeden çalışmaktadırlar.

Biz burada onların ortaya attıkları bu iddialara cevap verecek değiliz. Ancak onların böylesi bir inanca sahip olmaları kitabımızın konusu olması itibarı ile bizi ilgilendirmektedir. Dolayısıyla burada böylesi bir insanın İslam’a göre hükmünün ne olduğunun izah edilmesi gerekmektedir.

Tarih sayfasına adını kaydetmiş Sünnet ehli âlimlerinin tamamı Yahudi ve Hıristiyanların cehennemlik oldukları hususunda görüş birliği içerisindedirler. Bu noktada içlerinden farklı bir görüş öne süren birisini bilmiyoruz. Durum bu kadar kesin olmasına rağmen bu gün bazı çevreler ümmetin bu ittifakını göz ardı ederek Allah düşmanı olan Yahudi ve Hıristiyanları dost kabul etmekte hatta daha da ileri giderek cennetlik olduklarını bile söyleyebilmektedirler. Bırakın onları tekfir etmemelerini onların cennete gireceklerine inanmaları tehlikenin boyutlarını gözler önüne serme açısından son derece önemlidir. Bu noktada üstte yaptığımız nakillerden bazılarını burada tekrar hatırlatarak Yahudi ve Hıristiyanları tekfir etmemenin insanı dinden çıkaran bir amel olduğunu hatırlatmak isteriz.

Kadı Iyaz der ki: “Kim Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanların dinini terk edenlerden birisini tekfir etmez, onların tekfirinde duraksar veya şüphe ederse kâfir olur.”[18]

İmam Nevevî der ki: “Kim, İslam dininden başka dinlere mensup olan kimseleri tekfir etmez veya onları tekfir etme hususunda şüpheye kapılır ya da onların yollarının (dinlerinin) doğru olduğunu kabul ederse Müslüman olduğunu ortaya koysa veya İslam inancını kabul ettiğini söylese dahi yine de kâfir olur.”[19]

Ebu Batîn der ki: “Âlimler Yahudi ve Hıristiyanları tekfir etmeyenin veya onların küfründen şüphe edenlerin kâfir olacağı hususunda icma‘ etmişlerdir.”[20]

Bu noktada daha birçok nakil zikretmek mümkündür. Ancak buna gerek yoktur; zira ümmetin tamamı bu hususta icma‘ ettiği için bir tek nakil bile meselenin hükmünü belirtme açısından yeterlidir. Bu gün bırakın onları tekfir etmeyi aksine onların cennet ehli insanlar olduğunu savunanlar tüm ulemaya göre kâfir olmuştur. Onların kâfir olmalarının nedeni ise Kur’an ve Sünnette yer alan nassları yalanlamaları ve geçici dünya menfaatleri karşılığında dinin hükümlerini satmalarıdır. Onların bu durumu ilimden birazcık nasibi olanlar için son derece açıktır. Allah’tan böyleleri için hidayet diliyor ve konumuzu burada sonlandırıyoruz.


Faruk Furkan 

 



[1] Buraya kadar zikretmiş olduğumuz tekfir kaidelerini Abdulmun‘im Mustafa et-Tartûsî’nin “Kava‘id fi’t-Tekfîr” adlı eserinden seçtik. Zikretmiş olduğumuz kaideler elbette bunlarla sınırlı değildir. Ancak halkımızın durumu göz önüne alındığında mezkûr kitaptaki kaidelerin hepsinin zikredilmesinin faydalı olmayacağı aşikârdır. Bu nedenle bu kaideleri sekiz ile sınırlandırdık. Dileyen kardeşlerimiz adı geçen kitaba müracaat ederek konu hakkında yeterli bilgiye ulaşabilirler.

[2] “Siyretu İbn-i Hişam”, sf. 293 vd.

[3] “Siyretu İbn-i İshak”, 1/44. ayrıca bkz. “Delailü’n-Nübüvve”, 2/33, 468 nolu haber.

[4] Ayetteki “Kefernâ biküm” ifadesini biz bazı âlimlere ittibaan bu şekilde tercüme ettik.

[5] “el-İslâm”, sf. 122.

[6] “eş-Şifâ, bi Ta‘rîfi Hukuki’l-Mustafâ”, sf. 846.

[7]Kava‘id fi’t-Tekfir”, sf. 256.

[8] “eş-Şifâ, bi Ta‘rîfi Hukuki’l-Mustafâ”, sf. 846.

[9] “eş-Şifâ, bi Ta‘rîfi Hukuki’l-Mustafâ”, sf. 851. (Not: Yaptığımız bu tercüme “eş-Şifâ” adlı eserin elimizde bulunan “Dâru’l-Fayhâ” baskısından değil, başka bir yayınevinin baskısından yapılmıştır; çünkü elimizdeki baskıda bazı yerlerin atlandığı son anda fark edilmiş ve bazı karşılaştırmalar sonucu mevcut baskının hatalı olduğu tespit edilmiştir. Bu nedenle başka baskıdan alıntı yapılmıştır.)

[10] “Ravdatu’t-Talibîn”, 10/70.

[11] “el-İntisâr li Hizbillahi’l-Muvahhidîn”, sf. 32.

[12]el-İcmau’l-Akdî”, sf. 54. 374. madde.

[13] “el-Îmân, Hakikatuhu, Havarimuhu, Nevakiduhu”, sf. 129.

[14] “el-Mufassal fi’r-Reddi alâ Şubuhâti A‘dâi’l-İslâm”, sf. 82

[15]el-Kevkebu’d-Durriyyu’l-Münîr”, sf. 11.

[16] Said b. Cübeyr, İbrahim en-Nehaî, İmam Mücahid ve İmam Şa‘bî bunlardan bazılarıdır.

[17]  “Kava‘id fi’t-Tekfir”, sf. 257.

[18] “eş-Şifâ, bi Ta‘rîfi Hukuki’l-Mustafâ”, sf. 846.

[19] “Ravdatu’t-Talibîn”, 10/70.

[20] “el-İntisâr li Hizbillahi’l-Muvahhidîn”, sf. 32.

Okunma Sayısı:2026