(Allah'ım!) Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz.(Fatiha-5)

KÜFRE RIZA KÜFÜRDÜR

 


بسم الله الرحمن الرحيم

Rahmân ve Rahîm Olan Allah’ın Adıyla…

 

الرضا بالكفر كفرٌ

Tekfir meselesinde ikinci kural olarak bu kaideyi şerh ve izah etmeye çalışacağız.

Ehl-i Sünnet küfre rızayı küfür, zulme rızayı zulüm, günaha rızayı da günah olarak kabul etmiştir. Kim -şer‘î bir gerekçesi olmaksızın- küfre rıza gösterir, onu güzel görür veya onun meşruiyetini kabul ederse kesinlikle Allah’ın dini ile olan tüm bağlarını koparmış ve küfre girmiş olur. Bunun delillerine gelince;

1-) Rabbimiz şöyle buyurur:

O, size Kitapta: “Allah'ın ayetlerine küfredildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğinizde, onlar bir başka söze dalıp geçinceye kadar, onlarla oturmayın, yoksa siz de onlar gibi olursunuz” diye indirdi. Doğrusu Allah, münafıkların da, kâfirlerin de tümünü cehennemde toplayacak olandır.” (Nisa, 140)

Bu ayet küfre rızanın küfür olacağını ispat etme noktasında son derece açıktır. İkrah altında olmayan bir insan Allah’ın ayetlerinin alaya alındığı, onlarla istihza edildiği veya onların inkâr edildiği bir mecliste hiçbir tepki vermeksizin oturuyorsa kesinlikle o ortamda söylenenlere rıza gösteriyor demektir. Eğer o işe rızası olmasaydı o meclisi terk eder ve tepkisini ortaya koyardı. Olaya tepki göstermemesi bu işe razı olduğunu gösterir. Şeyh Süleyman b. Abdillah der ki:

“Ayetin manası zahiri üzeredir. Kişi Allah’ın ayetlerinin inkâr edildiğini veya onlarla alay edildiğini işitir de hiçbir ikrah olmaksızın onları kınamadan ve onlardan uzaklaşmadan o alay eden kâfirlerle oturmaya devam ederse -her ne kadar onların yaptığını yapmasa da- o da onlar gibi kâfir olur. Çünkü bu, küfre razı olma manasına gelir; küfre rıza da küfürdür.

Âlimler bu ve benzeri ayetlerden “günaha rıza gösterenin günahı işleyenle aynı hükme tabi olacağını” istidlal etmişlerdir. İslam’da hükümler zahire göre verileceği için böylesi bir kimsenin onların yaptığını kalbi ile kerih gördüğünü iddia etmesi kendisinden kabul edilmez. Bu kimse zahiren küfrü izhar etmiş ve kâfir olmuştur.”[1]

İmam Kurtubî der ki:

Çünkü o zaman siz de onlar gibi olursunuz…” Allah’ın bu buyruğu, kendilerinden bir münker sadır olduğu zaman masiyet işleyenlerden uzak durma­nın vacip olduğuna delalet etmektedir. Çünkü onlardan uzak durmayan bir kimse, on­ların fiillerine razı olmuş demektir. Küfre rıza ise küfürdür. Nitekim yüce Allah: “Çünkü o zaman siz de onlar gibi olursunuz” diye buyurmaktadır. Buna gö­re masiyetin işlendiği bir mecliste oturup da onlara karşı tepki göstermeyen herkes, günahta onlarla eşit olur. Kişinin, masiyeti gerektiren bir söz söyleyip bunun ge­reğince de amel ettiklerinde onlara tepki göstermesi icap eder. Eğer onlara tepki gösterme gücü yetmiyorsa, bu ayetin tehdit ettiği kim­selerden olmamak için yanlarından kalkıp gitmesi gerekir.”[2]

İmam Taberî der ki:

“Ayetin manası şu şekildedir: Sizler Allah’ın ayetlerinin inkâr edilip alaya alındığını işitip dururken hâlâ o inkâr edip alaya sapanlarla oturmaya devam ederseniz, onlar Allah’ın ayetlerini alaya almaları neticesinde nasıl günaha girmişse sizde aynı onların işlediği bu günahı işlemiş ve Allah’a isyan etme hususunda onlarla eşit olmuş olursunuz.”[3]

Şevkânî şöyle der:

Çünkü o zaman siz de onlar gibi olursunuz…” Bu, yasaklamanın gerekçesidir. Yani, onlarla oturur ve bu oturmadan vazgeçmezseniz, o zaman sizde küfürde onlarla eşit olursunuz.”[4]

Abdulmun‘im Mustafa der ki:

“Eğer mecliste küfür icra ediliyorsa orada bulunan kimse onlar gibi kâfir olur. Ancak o yerde küfrün altında kalan günahlar cari ise o zaman orada bulunan kimse kâfir değil, bilakis günahkâr olur. Buradaki hükmün medarı o mecliste meydana gelen şeye göredir. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:

“Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir kul sakın ha içki içilen bir sofraya oturmasın!”[5] Malumdur ki, içki içilen bir sofraya oturan kimse küfre düşmez; sadece içki içen kimsenin hükmünü alır.

Bir gün Ömer İbn-i Abdulaziz’in huzuruna içki içen kimseler getirilmişti. Ömer İbn-i Abdulaziz hemen kendilerine celde vurulmasını emretti. O esnada kendisine içlerinden birisinin oruçlu olduğu söylenince, “Öncelikle ondan başlayın. Yoksa siz Allah Teâlâ’nın: “Allah’ın ayetlerine küfredildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğinizde, onlar bir başka söze dalıp geçinceye kadar, onlarla oturmayın, yoksa siz de onlar gibi olursunuz”  buyurduğunu duymadınız mı? dedi.

Görüldüğü üzere Ömer İbn-i Abdulaziz, münker ortamına iştirak eden kimseyi bizzat o münkeri işleyenle bir kabul etti. Çünkü o kişinin hiçbir ikrah olmaksızın tepkisizce orada bulunması oradakilerin durumuna razı olduğunun bir göstergesidir. O kişi bu nedenle onların maruz kaldığı ceza ile aynı cezaya çarptırıldı.”[6]

2-) Rabbimiz şöyle buyurur:

İsrailoğullarından kâfir olanlara, Davud ve Meryem Oğlu İsa’nın diliyle lanet edilmiştir. Bu, onların isyan etmeleri ve haddi aşmaları nedeniyledir. Onlar yapmakta oldukları kötü işlerden birbirlerini sakındırmazlardı. Yapmakta oldukları şey ne kötü idi!” (Maide, 78, 79)

Tefsirlerde nakledildiğine göre İsrailoğulları günah işlemeye başlayınca içlerindeki âlimler onları bu günahlardan sakındırmaya çalıştı. Ancak onlar bu günahlardan bir türlü vazgeçmiyorlardı. Onların vazgeçmediğini gören bu âlimler, onlarla oturup-kalkmaya ve yiyip-içmeye başladılar. Bunun üzerine Allah onların kalplerini birbirine benzeterek Davud ve İsa aleyhimesselâm’ın diliyle kendilerini lanete uğrattı. Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem bu olayı şöyle anlatır:

“İsrailoğulları arasında eksiklikler baş gösterince, içlerinden birisi (günah işleyen) kardeşini gördüğünde ona: “Ey filan, Allah'tan kork ve yapmakta olduğun şu işi terk et; çünkü bu işi yapmak senin için he­lal değildir” derdi. Ertesi günü onunla karşılaşınca bu durumu, onun­la birlikte oturup yiyip-içmesine engel teşkil etmezdi. Onlar bu işi yapınca, Allah da onların kalplerini birbirine çarptı.”

Daha sonra Hz, Peygamber: İsrailoğullarından kâfir olanlara, Davud ve Meryem Oğlu İsa’nın diliyle lanet edilmiştir. Bu, onların isyan etmeleri ve haddi aşmaları nedeniyledir. Onlar yapmakta oldukları kötü işlerden birbirlerini sakındırmazlardı. Yapmakta oldukları şey ne kötü idi!” buyruğundan itibaren: “Fakat onlardan birçoğu fasık kimselerdir” ayetine kadar olan bölümleri okuduktan son­ra şöyle buyurdu: “Allah'a yemin ederim ki, hayır (böyle olmaz), ya iyiliği em­reder, kötülükten alıkoyar, zalimin elini tutarak onun hakkın dışına çıkma­sına fırsat vermez, yalnızca hak işlemeye mecbur edersiniz yahut da Allah sizin de kalplerinizi birbirine çarpar ve onları lanetlediği gibi sizi de lanet­ler.”[7]

Birbirini günah işlemekten ve Allah’a isyan etmekten sakındırdıktan sonra onlarla içli-dışlı olanlar sırf bu nedenle lanete maruz kalıyorsa, acaba birbirini hiç sakındırmadan günah meclislerinde bir arada oturanlar ne olur? Elbette onların durumu daha kötüdür. Onlar günah bakımından berikilerden daha eşettirler. Allah’ın rahmetinden tart edilip lanete maruz kalmaya onlardan daha çok müstahaktırlar.[8]

3-) Tevbe Suresinin şu ayetleri de bu kapsamda değerlendirilebilir:

“Andolsun, onlara (Tebük gazvesine giderken söyledikleri o alaylı sözleri) soracak olsan, elbette şöyle diyeceklerdir: “Biz lafa dalmış şakalaşıyorduk.” De ki: “Allah ile O’nun ayetleri ile ve Rasûlü ile mi alay ediyorsunuz? Özür dilemeyin. Siz iman ettikten sonra gerçekten kâfir oldunuz…” (Tevbe, 65, 66)

Bu ayet -daha önceleri de ifade ettiğimiz üzere- Tebük gazvesi sırasında nazil olmuştu. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in ordusunda yer alan bazı kimseler Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ve ashabını kastederek: “Bizim şu Kur’an okuyanlarımız kadar midelerine düşkün, dilleri yalancı ve düşmanla karşılaşma esnasında korkak kimseleri görmedik” dediler. O esnada ismi “Muhaşin b. Humeyr” olan bir sahabe onların bu sözlerine güldü ve sonra bu ayetler nazil oldu.

“Muhaşin b. Humeyr” rivayetlerden anlaşıldığına göre onların bu sözlerini söylememiş, sadece onlara gülmüştü. Ama bu tavrı kendisini küfre girmekten kurtaramamıştı. Sonra Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelerek özür beyan etmiş ve diğerlerinin arasında onun özrü kabul edilmişti. Öbürlerinin ise azaba uğratılacağı haber verilmişti. Ayetin devamında yer alan: “Biz içinizden bir topluluğu affetsek bile, suçlarından ötürü bir topluluğa da azap edeceğiz” kısmından bunu anlamamız mümkündür.

Onun affedildiğine dair haber gelince ellerini semâya kaldırmış ve şöyle dua etmişti:

“Allah’ım! Ben, tüyleri diken diken eden ve kalpleri yerinden söken bir ayet işitiyorum ki, onunla kastedilen benim. Allah’ım! Bana kendi yolunda ölmeyi nasip et. Nasip et ki, hiç kimse “Onu ben yıkadım, kefenini ben giydirdim, onu ben defnettim” demesin.”

İkrime radıyallahu anh’ın bildirdiğine göre o, Yemâme Savaşında öldürülmüş, ama Müslümanlardan hiç kimse onu bulamamıştı.[9]

Küfür kelimelerinin söylendiği yerlerde hiçbir tepki göstermeksizin durmak onların bu işine rıza sayılır. Muhaşin b. Humeyr’in durumu aynen böyleydi ve onlara uygulanan muamele kendisine de uygulandı.

4-) Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:

“Allah Teâlâ’nın benden önceki her bir ümmete gönderdiği peygamberin, kendi ümmeti içinde sünnetine sarılan ve emrine uyan havarîleri ve ashabı vardı. Onlardan sonra, yapmadıklarını söyleyen ve emrolunmadık-larını yapan kimseler geldi. Böyle kimselerle eliyle cihad eden mümindir, diliyle cihad eden mümindir, kalbiyle cihad eden de mümindir. Bunun ötesinde ise artık hardal tanesi kadar bile iman yoktur.”[10]

 Abdulmun‘im der ki: “Bunun ötesinde ise artık hardal tanesi kadar bile iman yoktur”  çünkü kalbin inkârının ardında rıza ve kabulden başka bir şey yoktur. İşte bunun için iman yok olmuştur.”[11]

Yani insan, kalbi ile de onlarla cihad etmezse, bu, onlardan razı olduğu ve kendilerini kabul ettiği manasına gelir. Bu ise kişiyi küfre sokmak için yeterlidir.

Münkerin işlendiği bir ortamda hiçbir tepki göstermeksizin oturan bazı kimseler bu ve bu manada nakledilen bazı hadisleri yanlış anlamaktadırlar. Onlar bu hadislerde yer alan “kalp ile cihadı” o ortamda oldukları halde “nasıl olsa ben kalben bunları sevmiyorum, kalbimle onlara buğz ediyorum” diyerek yalnızca kalbî bir tepkiye bağlamaktadırlar. Hâlbuki hadis bunu anlatmamaktadır. Hadis öncelikle onlarla elimizle cihad etmeyi, eğer bunu yapamazsak dilimizle cihad etmeyi, şayet bunu da yapamazsak o zaman kalbimizle cihad etmeyi emretmektedir. Kalp ile cihad ise; el ve dil ile bir şey yapılamazsa, o ortamı terk ederek oradakilerin yaptıklarına buğz ederek olur. Eğer hiçbir tepki olmaksızın o ortamda oturulmaya devam edilirse bu zaten rızanın ta kendisidir. Kalp ile buğz veya kalp ile cihad o ortamda bulunmak değildir, o ortamda bir şey yapılamazsa kalben nefret duyarak o ortamı terk etmektir.

5-) Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurur: “Yeryüzünde bir günah işlendiğinde birisi ona şahit olur da bundan hoşlanmazsa (bunu kerih görürse) o günahtan uzakta olan kimse gibidir. O günahtan uzakta olup ta ona rıza gösteren kimse de ona şahit olan kimse gibidir.”[12]

Bir kimse günaha şahit olur, ama hemen tepkisini gösterirse adeta hiç ona şahit olmamış hükmündedir. Bir kimsede günaha şahit olmaz yani günahın işlendiği yerde bulunmaz, ama ondan hoşnut olursa, adeta onu işleyen kimse gibidir. Tüm bunların gerekçesi; rızadır. Günümüzde Allah’ın ayetlerinin hiçe sayıldığı, onlarla alay edildiği, bazen de inkâr edildiği meclislerde bulunup Allah’ın dinine faydalı olmaya çalışanlar artık Allah’tan korksunlar. Allah’ın dinine faydalı olabilme adına Allah’ın ayetlerinin hiçe sayıldığı ortamlarda tepki göstermeksizin durmak Allah ve Rasûlü’nün razı olmadığı bir iştir. Allah ve Rasûlü’nün razı olmadığı bir işi yaparak nasıl İslam’a hizmet edilebilir ki? Bunların hepsi bir aldatmacadan başka bir şey değildir.

Zahir-Bâtın İlişkisi

İslam dini insanların durumlarının tespiti için bir takım karine ve alametler koymuştur. Bu karine ve alâmetler sayesinde karşımızdaki insana iyi-kötü, doğru-yanlış, müttaki-facir, mümin-kâfir, diye hüküm vermemiz mümkün olmaktadır. İnsanın dış görünümü ve etrafında yansıtmış olduğu davranışlar onun iç dünyasını ortaya koyan bir ayna mesabesindedir. İnsanın içi ile dışı arasında sıkı bir irtibat vardır. İçi (batını) düzgün olduğunda bu dış dünyasına tesir eder. Bozuk olduğunda da durum aynıdır. Dışı (zahiri) bozuk olduğunda bu zorunlu olarak onun batınını etkiler.

Abdulmun‘im der ki: “Şer‘î nasslar zahirin (dış görünümün), bâtının (kişinin iç dünyasının) bir şubesi ve onun kılavuzu olduğuna işaret etmektedir. Zahir ile bâtının her biri, bir diğerini etkiler ve etkilenir. Eğer bâtın bozuk ise zahir de bozuk olur; bâtın düzgün ise zahir de düzgün olur. Bu, kaçınılmaz olarak böyledir. Bâtın ne kadar bozuksa zahir de o kadar bozuk olur. Aynı şekilde zahir ne kadar bozuk ise bâtın da o kadar bozuk olur.

Bozuk bir zahir ile düzgün bir bâtının veya bozuk bir bâtın ile düzgün bir zahirin bir arada bulunmasını farz etmek caiz değildir (yani bunların bir arada bulunması asla mümkün değildir)”[13]

Bilinmelidir ki, zahir ve batının birbiri üzerinde güçlü bir tesiri vardır. Zahirin bozukluğu batının bozukluğundan kaynaklanır. Bunun zıttı da böyledir. Bu hakikati “İrca fikriyle” malul olanlar hariç, aklı başında her insan rahatlıkla tasdik edebilir.

İrca ehline göre ise kalp ile bedenin ve zahir ile batının birbiriyle alâkası yoktur. Kişi zahiri ile kötü bir amel işlediğinde, bu onun kalbine hiçbir suretle zarar vermez. Hatta bu, kişiyi dinden çıkaran bir amel bile olsa…

Onların bu enteresan fikrini reddetmek için sadece Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in şu sözünü nakletmek yeterli olacaktır.

“Dikkat edin! Şüphesiz bedende bir et parçası vardır ki o doğru olduğunda tüm beden doğru olur, eğer o bozuk olursa tüm beden bozuk olur. Dikkat edin! O et parçası kalptir.”[14]

Bu hadis zahir ile batın arasındaki sıkı irtibata dikkat çekmektedir. Kalbin doğru ve salih olması bedeninde doğru olmasını gerektirir. Eğer beden Allah’ın istediği surette düzgün değilse, bu, kalbinde bozuk olduğuna işarettir. İmandan bahsedip de ona göre amel etmeyenlerin kalbi iman etmiş değildir.[15]

Bu hadisi dikkatlice düşündüğümüzde, tevhidi gerçekleştirmediği, namaz kılmadığı ve İslam’ın kendisine yüklemiş olduğu amelleri işlemediği halde kalbinin temiz, hatta kardan bile beyaz (!) olduğunu iddia edenlerin ne kadar da yalancı olduklarını anlamış oluruz...

Veya zahirde fısk-ı fücura batmış, her türlü harama bulaşmış ve dinin yasak kabul ettiği tüm amelleri işleyen sözde kalpleri tertemiz kimselerin yalanlarının ne denli büyük olduğunu idrak ederiz…

Adam haramlara bulaşmışken hatta bazen bizzat o haramı işlerken ikaz ediyorsunuz, ama adamın cevabı hazır: Sen benim kalbime bak! Kalbim temiz ya!

Ya da konumuzla alakalı bir misal verecek olursak; adam küfrün ve şirkin işlendiği, Allah’ın ayetleri ile istihza edildiği bir mecliste hiçbir tepki vermeksizin oturuyor, sen ona bunun caiz olmadığını söylüyorsun, ama adam seni kendince bir cevapla mat ediyor: Sen benim kalbime bak!

İşte bu gün durum bundan ibaret. Bu yanlış fikir yıllar boyu insanlarımıza empoze edilmiş ve ta benliklerine işlenilerek haktan uzaklaştırılmışlardır.

Küfre Rıza Göstermenin Karineleri

Malum olduğu üzere rızanın yeri kalptir. Bir kimsenin bir işe razı olup-olmadığını bilmemiz aslen mümkün değildir. Çünkü razı olup-olmamak kalbin amellerindendir. Ancak İslam bunun için bir takım alamet ve karineler ortaya koymuştur. Bu karineler, kişinin bâtınına delalet eden lafzî ve amelî karinelerdir. Bizler bunlar sayesinde kişinin kalbinde yer eden şeylerin hakikatlerine muttali oluruz.

Şimdi bunları bir bir izah etmeye çalışalım.

A-) Lafzî Karineler

Söz, kişinin kalbindeki inancın hakikatini yansıtan en güçlü organdır. Kalpte yer eden iyi veya kötü düşünceler dil vasıtası ile açığa vurulur. Bu nedenle söz, hakikate delalet yönünden amellerden daha kuvvetli kabul edilmiştir. Abdulmun‘im der ki:

“Lafzî karineler kişinin kalbinde yer eden hakikati gösteren en güçlü alametlerdir. Örneğin, kişinin -ikrah olmaksızın- küfre rıza gösterdiğine ve onu helal gördüğüne işaret eden sarih bir söz söylemesi, Allah’ın şeraitine alternatif olan beşerî kanunları güzel görerek ilerlemenin ancak bu kanunlar sayesinde gerçekleşebileceğini ifade etmesi veya buna benzer kalbinde yer eden gerçeği yansıtan ibareler kullanması gibi… Böylesi birisinin kâfir olacağı ve dinden çıkarıcı bir şey yaptığı hususunda ümmetin âlimleri arasında hiçbir ihtilaf yoktur.”[16]

Lafzî karineler ikiye ayrılır.

1) Küfre delaleti sarih/açık olanlar. Bunları söyleyen bir kimsenin niyet ve kastını araştırmaya gerek yoktur. Böylesi bir kimse sırf bu sözler nedeniyle dinden çıkar. Eğer hâkimin önüne çıkarılsa hâkim ona “Bu sözü ne niyetle söyledin” diye sormaz. Aksine bu sözü söyleyip söylemediğini sorar. Şayet adamın söylediği şer‘î ispat yollarından birisi ile ispat edilirse o zaman ona gerekli ceza uygulanır.

2) Küfre delaleti ihtimalli olanlar. Bunların küfür sözü olup-olmadığı ihtimallidir. Yani bunların bir yönden küfür sözü olma ihtimali varken, diğer yönden böyle bir ihtimali yoktur. Böylesi bir durumda kişinin kastını araştırmak ve bununla ne kastettiğini öğrenmek zorunludur. Bu netlik kazanmadığı sürece kişinin küfrüne hüküm verilmez. Mesela birisi “Hain Muhammed” dese biz böylesi birisine hemen “Bu, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e hakaret etmiştir” hükmünü veremeyiz; çünkü adamın bu sözü ile adı Muhammed olan bir arkadaşını kastetme olasılığı vardır. Bu olasılıktan dolayı adama öncelikle “Sen bu sözünle kimi kastettin” diye sorarız. Adam eğer “Peygamberi kastettim” derse o zaman kâfir olduğuna hüküm veririz. Ama adam “Ben falanca arkadaşımı kastettim” dese o zaman zaten problem yoktur.

Dolayısıyla, kişi herhangi bir ikraha maruz kalmadan net, açık ve hiçbir ihtimali olmayan bir küfür sözü söylediğinde, bununla kalbinde yer eden inancı açığa vurmuş ve küfrünü dışarı kusmuş olur. Bu, küfre razı olduğunu ortaya koyan en güçlü karinedir.

B-) Amelî Karineler

Bunlar, kalpte yer eden inancı dışa vuran zahirî amellerdir. Bunlar sayesinde kişinin iç dünyasında hâkim olan düşünce ve inançlar bilinir. İkrah olmaksızın bu amellerden birisini işleyen kimseye “Sen bunu kalben helal görüyor musun?” veya “Sen kalben bundan razı mısın? diye sormaya gerek yoktur. Diğer bir ifadeyle, böylesi amelleri işleyen birisine bu amellere kalben razı olup-olmadığı hususunda lafzî karineler aracılığına ihtiyaç duyulmaz. Çünkü o bunları işlemek sureti ile zaten küfre kalbini açmış ve ona razı olmuştur. Olay, lafzî karinelere ihtiyaç duymayacak kadar kesinlik kazanmıştır.

Şimdi küfre delalet eden amelî karinelerden bazısını açıklamaya çalışalım:

1) Din İle Alay Edilen ve Küfür Ameli İşlenen Meclislerde Oturmak

Allah’ın ayetleri ve dinin mukaddesatıyla istihza edilen meclislerde oturmak caiz değildir. Kişi ikrah olmaksızın tepkisiz bir şekilde böylesi bir mecliste oturursa orada cereyan eden fiillere razı olmuş demektir. Bu konuya önceki satırlarda değinmiş ve gereken bilgiyi orada vermeye çalışmıştık.

Bu konunun temel dayanağı olan Nisa Suresi 140. ayeti ve o ayete ilişkin İmam Kurtubî’nin önemli cümlelerini hatırlatarak diğer maddelerin izahına geçmek istiyoruz. Rabbimiz buyurur ki:

O, size Kitapta: “Allah'ın ayetlerine küfredildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğinizde, onlar bir başka söze dalıp geçinceye kadar, onlarla oturmayın, yoksa siz de onlar gibi olursunuz” diye indirdi. Doğrusu Allah, münafıkların da, kâfirlerin de tümünü cehennemde toplayacak olandır.” (Nisa, 140)

İmam Kurtubî der ki:

“Her kim onlardan uzak durmazsa, on­ların fiillerine razı olmuş demektir.”[17]

Görüldüğü gibi İmam Kurtubî tepkisiz bir şekilde o mecliste oturmayı (sadece oturmayı) onların fiillerine razı olmaya bir karine kabul etmiştir. Buda göstermektedir ki, hiçbir tepki olmaksızın din ile alay edilen ve küfür ameli işlenen meclislerde oturan kimseler orada cereyan eden amellerden razı olmuş demektir; bu da küfürdür.

2) Şaka Yere Dahi Olsa Din İle Alay Etmek

Din ve dinin mukaddesatı ile alay etmek veya onları kötüler mahiyette cümleler kullanmak, kişinin bâtınının bozukluğuna delalet eder. Böylesi bir kimse her ne kadar kendisinden sadır olan alay vâri cümleleri helal görerek yaptığını söylemese bile ortaya koyduğu iş bunu helal saydığının en büyük delilidir. Eğer bu kimsede iman olsaydı, bu iman kendisini Allah’ın dini ile alay etmekten men ederdi.

Burada kişinin dili ile “Ben bunu helal görerek söyledim” demesine gerek yoktur. Böylesi bir pozisyonda helal görüp-görmediği söylemiş olduğu alaycı cümlelerden ortaya çıkmıştır. Rabbimiz şöyle buyurur:

“Andolsun, onlara (Tebük gazvesine giderken söyledikleri o alaylı sözleri) soracak olsan, elbette şöyle diyeceklerdir: “Biz lafa dalmış şakalaşıyorduk.” De ki: “Allah ile O’nun ayetleri ile ve Rasûlü ile mi alay ediyorsunuz? Özür dilemeyin. Siz iman ettikten sonra gerçekten kâfir oldunuz…” (Tevbe, 65, 66)

İbn-i Teymiyye der ki:

“Allah Teâlâ, ‘Biz, o küfür sözlerini (içeriğine) inanmadığımız halde söyledik. Bizler lafa dalmış eğleniyorduk’ demelerine rağmen onların mümin olduktan sonra küfre düştüklerini haber verdi ve Allah’ın ayetleri ile alay etmenin küfür olduğunu, bunun ancak bu söze göğsünü açanlardan meydana gelebileceğini ve şayet kalbinde iman olsaydı, o imanın bu sözü söylemeye engel olacağını beyan etti.”[18]

Allah’ın dini ile alay etmenin yalnızca o alaya kalbini açan bir kimseden sadır olabileceğine, bunun kalpteki imanın yokluğuna işaret eden bir alamet olacağına ve kalpteki imanın buna engel teşkil edeceğine dair İbn-i Teymiyye’nin kullandığı cümleler gerçektende dikkate şayandır.[19]

Kitabın geçen sayfalarında bu ayet üzerine yeterince bilgi vermiş ve din ile alay etmenin veya küfrü gerektiren bir söz söylemenin niyeti aksi doğrultuda olsa bile kişiyi dinden çıkaran bir amel olduğunu izah etmeye çalışmıştık. Dileyen kardeşlerimiz oraya tekrar müracaat edebilirler.

 

3) İkrah Olmaksızın Küfür Ameli İşlemek

Kişi ikrah olmaksızın küfrü gerektiren bir amel işlediği zaman tüm ulemaya göre dinden çıkar. Onun bu ameli küfre razı olduğunun en büyük delilidir. Şayet razı olmasaydı o ameli işlemezdi, işlediğine göre kesinlikle ona razı olmuş demektir. Rabbimiz şöyle buyurur:

Kalbi iman üzere sabit ve bununla mutmain olduğu halde, -ikrâha uğratılanlar müstesna olmak üzere- kim imanından sonra Allah’a karşı küfre saparsa işte onların üstünde Allah'tan bir gazap vardır ve büyük azap onlarındır.” (Nahl,106)

Bu ayette ikraha uğratılanlar hariç küfür ameli işleyen herkesin ona kalbini açtığı, yani ona razı olduğu açıkça ifade edilmiştir.

4) Tağuta Muhakeme Olmak

Kişinin kalbinin bozukluğuna ve inancının fesadına delalet eden karinelerden bir tanesi de Allah’ın hükmünü terk edip tağutun hükmüne müracaat etmektir. Rabbimiz şöyle buyurur:

“(Ey Muhammed!) Sana ve senden önce indirilen kitaplara iman ettiklerini iddia edenleri görmüyor musun? Tağutu inkâr etmeleri kendilerine emrolunduğu hâlde, onun önünde muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan da onları derin bir sapıklığa düşürmek istiyor.” (Nisa, 60)

Bir müslümanın Kur’an-ı Kerimde yer alan hükümleri bir tarafa bırakıp yerine kendisine “hüküm” diyebileceğimiz bir takım kanunlara muhakeme olması olacak bir şey değildir.[20] Böylesi bir amelde bulunan insanların imanı, Kur’an’a göre boş bir iddiadan öteye geçmemektedir. Yani böylesi insanlar kendilerinin Müslüman olduğunu kabul etseler dahi Kur’an’a göre iman etmiş sayılmazlar. Çünkü böylelerinin imanına engel olan bir şey vardır; tağuttan hüküm talep etmek…

Bu gün kendilerini “Müslüman” olarak adlandıran nice insanlar yeri geldiği zaman teslim oldukları Allah’ın buyruklarını bir tarafa bırakıp yerine kendileri gibi beşer olan insanların kanunlarına müracaat edebilmektedirler. Örneğin, birisinin yakını öldüğünde İslam’ın kendisine ön gördüğü mirasa razı olmayıp hemen kendilerine üç kuruş fazla veren kokuşmuş beşer kanunlarına müracaat edenleri görmek hiçte zor değildir. Acaba bu insanlar hiç mi Rableri olan Allah’tan korkmazlar? Allah kendilerine en adil olan hakkı verdiği halde nasıl olurda birkaç kuruşluk dünya menfaati için O’nun hükmünü bırakıp başka hükümlere müracaat ederler? Gerçektende bunu anlamak mümkün değil.

Böylesi insanlar namazda, oruçta, hacda ve menfaatlerine dokunmayan diğer ahkâmda söz hakkını Allah’a verirler, ama iş menfaatlerine dokunduğunda Rableri olan ve her daim huzurunda boyun eğdikleri Allah’ı bir anda unutuverirler. İşte böylesi insanlar her ne kadar kendilerini Müslüman olarak adlandırsalar da hakikatte İslam’a boyun eğmiş kimseler değillerdir. Çünkü İslam tam bir teslimiyettir. Namazda olduğu gibi mirasta da Allah’ın kanunlarına boyun eğebilmektir. Oruçta olduğu gibi diğer meselelerde de Allah’ın yasalarına uyabilmektir. Bir meselede İslam’ın hükmüne başka meselelerde de başkalarının hükmüne itaat etmenin İslam’da tek bir adı vardır; o da şirktir.

5) Allah’ın Şeraitine Muhakeme Olmaktan Yüz Çevirmek

Rabbimiz şöyle buyurur:

“Bir de ‘Allah’a ve Rasûlüne iman edip itaat ettik diyorlar’ sonra da bunun arkasından yan çiziyorlar, bunlar mü'min değillerdir. Onlar, aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve Peygamber'e çağırıldıklarında, birde bakarsın ki içlerinden bir kısmı yüz çevirip dönerler.” (Nur, 47, 48)

Ayet-i kerime, Allah ve Rasûlü huzurunda muhakeme olmaya çağırıldığında yüz çeviren ve yan çizen insanların mümin olamayacaklarını ifade etmektedir. Allah’a ve Rasûlüne çağırıldığında sırt çevirmek, kişinin kalbinin bozuk olduğunu gösterir. Yani böylesi kimseler her ne kadar dilleri ile mümin olduklarını söyleseler de aslında kalpleri ile tam teslim olmuş insanlar değillerdir. Eğer iman onların kalbinde yer etseydi, Allah’a ve Rasûlüne çağırıldıklarında sırt çevirmezlerdi. Sırt çevirdiklerine göre iman etmedikleri ortaya çıkmış oldu.

İman, “semi‘nâ ve eta‘nâ” diyebilmektir. Yani her halde “işittik ve itaat ettik” sözünü kendimize şiar edinebilmektir. Bu, müminlerin vasfıdır.

“Aralarında hüküm vermek için Allah’a (Kur’an’a) ve Resûlüne davet edildiklerinde, mü’minlerin söyleyeceği söz ancak, “işittik ve itaat ettik” demeleridir. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (Nur, 51)

Yüz çevirmek ise münafıkların ve kalbinde hastalık bulunanların alametidir.

İşte bir insan Allah’a ve Rasûlüne davet edildiğinde “işittim ve itaat ettim” diyerek onların vereceği hükme razı oluyorsa, kalbinde iman taşıdığına şahitlik edebiliriz. Çünkü bundan ancak münafıklar yüz çevirir.

Münafıklara, ‘Allah’ın indirdiğine (Kur’an’a) ve Peygambere gelin’ denildiği zaman, onların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün.” (Nisa, 61)

İbn-i Teymiyye der ki:

Allah Teâlâ, Rasûlüne itaat etmekten yüz çeviren ve O’nun vereceği hükme sırt dönen kimselerin mümin değil, (bilakis) münafıklardan olduğunu beyan etmiştir. Mümin “işittik ve itaat ettik” diyen kimsedir…”[21]

Allah ve Rasûlüne muhakeme olmaktan kasıt, Kur’an ve Sünnetin hükümlerine muhakeme olmaktır. Bu gün Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem olmadığına göre O’nun Sünnetine müracaat etmeliyiz.

6) Küfür Olan Şeylerde Kâfirlere İtaat Etmek

Kişinin kalbinin bozuk olduğuna ve akidesinin fesada uğradığına delalet eden şeylerden bir diğeride, Allah’ın emirlerini yasak, yasaklarını da emir addetme hususunda kâfirlere itaat etmektir.  Daha orijinal bir ifadeyle helali haram, haramı da helal yapanlara, yani Allah’ın hükümlerini hiçe sayan ve bunlara alternatif olması için kanun çıkaran kâfirlere itaat etmektir. Rabbimiz şöyle buyurur:

Kendileri için hidayet yolu belli olduktan sonra irtidat edenleri, şeytan aldatıp peşinden sürüklemiş ve kendilerini boş ümitlere düşürmüştür. Bu, onların, Allahın indirdiğini beğenmeyen kimselere, “Bazı işlerde size itaat edeceğiz” demelerindendir. Allah, onların gizlice konuşmalarını bilir.” (Muhammed, 25, 26)

Ayet o kadar açık, o kadar nettir ki, hiçbir tevile ve yoruma ihtiyaç bırakmamaktadır. Ayette mevzu bahis edilen bu kimseler İslam’a girdikten ve hidayet yolu kendilerine belli olduktan sonra sırf Allah’ın indirdiği yasalardan hoşlanmayan kimselere “sizlere bazı konularda itaat edeceğiz” dediklerinden dolayı mürtet kabul edilmiş ve dinden çıktıklarına hükmedilmiştir.

“Sizlere bazı konularda itaat edeceğiz” diyen kimselerin hali bu ise ya “Sizlere her konuda itaat edeceğiz” diyenlerin hali nasıl olur? Elbette böyleleri irtidat hükmünü hak etmeye onlardan daha müstahaktırlar.

Ayette zikri geçen kimselerin Allah’ın kanunlarını beğenmeyenlere “Bazı konularda sizlere itaat edeceğiz” demeleri onların kalplerinin bozuk olduğuna işaret etmektedir. Bu günde küfür kanunlarına -hangi gerekçeyle olursa olsun- itaat edenler her ne kadar iman iddiasında bulunsalar da bu onlardan kabul edilmez; zira onların kâfirlere itaati kalplerinin bozukluğuna delalet etmektedir. Kalpleri fesada uğrayanlar da malum olduğu üzere iman etmiş değillerdir.

Allah Teâlâ’nın “Eğer onlara itaat ederseniz hiç şüphe yok ki (o zaman) siz de müşrik olursunuz” (Enam, 121) ayeti de aynı konuya temas etmektedir.

Allah Teâlâ ölmüş hayvanın etini yemeyi yasaklayınca Mekkeli müşrikler Müslümanlara: Ölmüş hayvanı siz öldürünce (kesince) helal oluyor da Allah (tabii bir ölümle) öldürünce niye helal olmasın!” diye itirazda bulundular. Bu itiraz karşısında bazı Müslümanların kalbinde bir şüphe hali belirdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ bu ayeti indirdi.[22]

Ayet Allah’ın haram kılmış olmasına rağmen ölü hayvan etini yiyen kimselerin müşriklere itaat ettiklerinden ötürü şirke düşeceklerini bildirmektedir. İbn-i Kesir der ki:

“Eğer siz Allah’ın şeriatından başkalarının sözlerine döner ve bunu Allah’ın emrinin önüne geçirirseniz –ki bu şirktir- sizler de müşrik olursunuz.”

Allah’ın verdiği bu hükmün illeti oluştuğunda günümüzde de aynı hükmü verebiliriz. Yani Allah’ın yasaklarını çıkardıkları yasa ve kanunlarla serbest bırakanlara veya emrettiklerini yasaklayanlara itaat edilmemeli ve destek verilmemelidir. Eğer böyle bir destek söz konusu olursa o zaman şirk ortaya çıkar. Allah bizleri kâfirlere yardımcı olmaktan uzak kılsın.

7) Allah ve Rasûlü’nün Verdiği Hükme Rıza Göstermemek

İman etmenin temel niteliklerinden biriside, Allah ve Rasulü’nün emredip yasakladığı şeylere itiraz ve tenkit etmeksizin rıza göstermek, boyun eğmek ve teslim olmaktır. Allah ve Rasulü’nün belirlemiş olduğu hükümlere rıza göstermemek, boyun eğmemek veya teslim olmamak kişinin kalbinin bozukluğuna delalet eden karinelerden birisidir. Rabbimiz şöyle buyurur:

“Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan ihtilaflarda seni hakem yapıp sonrada verdiğin hükümden dolayı içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisa, 65)

Allah Rasulü’nün getirmiş olduğu tevhide muhakeme olmadığı ve onu hakem kabul etmediği sürece, kulun iman iddiası geçerli değildir. Ayetin “Aralarında çıkan ihtilaflarda seni hakem yapmadıkça” kısmı bunun delilidir.

“Sonrada verdiğin hükümden dolayı hiçbir sıkıntı duymadan...” Ayetin bu kısmı ise, tevhide boyun eğmiş birisinin, Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in verdiği hükmü içinde hiçbir sıkıntı duymadan ve ona tam bir rıza göstermeden kabul etmediği sürece imanının tahakkuk etmeyeceğini ifade etmektedir.

“Tam bir teslimiyette teslim olmadıkça...” kısmı da, tüm itiraz ve eleştirilerden uzak bir şekilde hem zahiren hem de bâtınen verilen hükme teslimiyet göstermeyen kimselerin imanını reddetmektedir.

Ayet içerisinde zikri geçen bu üç şartın gerçekleşmemesi durumunda imanın aslı yok olmaktadır. Bunun delili, ayetin başında yer alan ifadelerdir. Şimdi maddeler halinde bunları ele alalım.

1-) Ayette ilk olarak nefiy edatı olan “Lâ” zikredilmiştir. Bunun getiriliş nedeni, önceki ayetlerde Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in hakemliğine razı olmayan kimselerin iman iddialarını reddetmektir. Muhakkik âlimlerin bildirdiğine göre “La” edatının getirilişi ile ayetin tekidi artmış ve Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in hakemliğini kabul etmeyenlerin mümin olamayacakları kesinlik kazanmıştır.[23]

2-) Daha sonra “ve Rabbike” (Rabbine andolsun ki) denilerek bu hakikat daha net olarak ifade edilmiştir. Rabbimizin kendi nefsine yemin etmiş olması onların mümin olamayacaklarını bir kere daha ortaya koymaktadır.

3-) Ayetin devamında “La yü’minune” (iman etmiş olmazlar) buyrularak, Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’i hakem kabul etmeyen ve O’nun verdiği hükme içerisinde hiçbir sıkıntı duymaksızın boyun eğmeyenlerin mümin olamayacakları bizzat ifade edilmiştir.

4-) Ayeti-i kerime isim cümlesi ile başlamıştır. İsim cümlesinin fiil cümlesinden daha kuvvetli olduğu, âlimlerin büyük bir kısmının tercihidir. Bu da, ayetin ifade ettiği anlama ayrı bir tekit kazandırmıştır.

Ayeti-i kerimede sanki Allah Rasulü’nün hükmünü kabul etmeyen ve verdiği hükme razı olmayanların mümin olamayacakları dört kez vurgulanmıştır. Bu da çok önemli bir noktadır. Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’i hakem kabul etmeyenlerle, Kur’an’ı hakem/anayasa kabul etmeyenler arasında hiçbir fark yoktur.   

Efendimizin verdiği hükmü kabul etmeyenler nasıl mümin olamıyorsa, Allah’ın kitabını arkalarına atarak hükümlerini işlevsiz bırakanlarda aynı şekilde mümin olamamaktadırlar; aralarında hiçbir fark yoktur.

Bu ayet hakkında bazı âlimlerin yorumlarını zikretmekte fayda görüyoruz. İbn-i Kesir tefsirinde der ki:

“Tüm işler(in)de Allah Rasulü’nü hakem yapmadıkça bir kimsenin mümin olamayacağına dair Allah Teâlâ mukaddes zâtına yemin etmektedir...”[24]

Razî der ki: “Aralarında çıkan meselelerde seni hakem yapmadıkça” ayetinin ifade ettiği şart, Hz. Peygamberin hükmüne razı olmayan kimsenin mümin olamayacağına delalet etmektedir.”[25]

İbn-i Teymiyye der ki: “Dini veya dünyevi hangi mesele olursa olsun, aralarında çıkan meselelerde Hz. Peygamberin hükmüne rıza gösterene ve O’nun hükmünden dolayı kalplerinde bir sıkıntı duymayana dek Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in sünnetinden ve şeriatından yüz çevirenlerin mümin olamayacağına dair Allah Teâlâ mukaddes zatına yemin etmiştir.”[26]

İbn-i Kayyim de şöyle der: “Allah Teâlâ insanların, usul, furu, şer’i ahkâm, uhrevi hükümler ve karşılaşmış oldukları diğer meselelerde Allah’ın Rasulü’nü hakem olarak tayin etmedikçe, imanlarının olmadığına, mukaddes zatına andederek yemin ediyor. Tek başına, Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in hakem olarak tayin edilmesi de imanın ispatı açısından yeterli değildir. Bununla birlikte içlerinden de hiçbir sıkıntı duymamaları gerekir. İçlerinde sıkıntı duymaları, kişinin gerek Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e hükmolunmaktan dolayı ve gerekse onun vereceği hükümden dolayı göğsünün daralmasıdır. Dolayısıyla Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in hükmüne bütün açıklığıyla göğüslerini açmaları, tam olarak onu kabul etmeleri ve bundan razı olmaları gerekir. Onun hükmüne itiraz etmeden, tam bir kabul ve teslimiyet ile yönelmedikçe, iman etmiş olmazlar.”[27]

Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in hakem tayin edilmemesi durumunda kişi, akidevî açıdan probleme düşüyorsa, Allah’ın, insanların saadeti için gönderdiği kitabı hakem tayin etmemek, evleviyetle kişinin akidesinin bozulmasına sebep olur. Bu noktaya kısmen değinmiştik. Şimdi, Seyyid Kutup’un konuyla alakalı çok önemli bir tespitini buraya aktararak, bu gün yönetim mekanizmalarını Allah’ın kitabına ve O’nun bizler için tayin etmiş olduğu İslam nizamına göre şekillendirmeyen kişi ve kuruluşların akidevî açıdan durumlarını ele alalım.

Seyyid Kutup der ki: “Kimse, Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’i ‘hakem yapmanın’ O’nun şahsını hakem yapma manasına geleceği vehmine kapılmasın. Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’i hakem yapmak, O’nun getirdiği sistemi ve şeriatı hakem yapmak demektir…”[28]

Gerçektende bu cümleler çok önemlidir ve altı çizilmeye değerdir; zira kimileri bu ayetin sadece Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’i hakem tayin etmeyenlere şamil olacağını anlamışlardır. Bu hatalı bir anlayıştır. Eğer durum onların iddia ettiği gibi olsaydı, o zaman Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in vefatından sonra bu ayetin hükmü işlevsiz kalır ve hiç kimse ona muhakeme olamazdı. Bunu ise ne akıl kabul eder, ne de nakil!

Bundan dolayı -Seyyid Kutup merhumun da dediği gibi- Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in hakem tayin edilmesinden maksat, O’nun bizlere getirmiş olduğu şeriatı hakem yapmaktır. O’nun getirmiş olduğu şeriatı kabul etmeyenler, dolayısıyla O’nun hakemliğini kabul etmemektedirler. Onu hakem kabul etmeyenlerde bizzat ayetin ifadesi ile “mümin” değildirler.

8) Zahiren Dinin Emirlerine Bağlanmamak

Bir kimse Allah’ın insanların saadeti için göndermiş olduğu dinin emir ve yasaklarına bağlanmıyorsa, bu onun bâtınının bozuk olduğuna delalet eder.

“Lâ ilâhe illallah” diyen bir kulun bu iddiasında samimi olup olmadığı, onun Allah ve Rasulüne olan itaati ölçüsünde ortaya çıkar. Bu mübarek kelimeyi telaffuz eden bir kul, bu kelimenin bir gereği olarak Allah ve Rasulüne itaat etmek zorundadır. Aksi halde bu kelimenin ona herhangi bir faydası olmayacaktır. Rabbimiz şöyle buyurur:

“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Âl-i İmran, 31)

Allah’ı sevmek Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e uymayı gerektirir. O’nun getirdiği hidayet nuru ile aydınlanmayan, O’nun sünnetini ve hayat tarzını yaşamayan bir kimse Allah’a olan sevgi iddiasında yalancıdır. Çünkü Allah’ı sevmek Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e ittiba etmeyi gerektirmektedir. O’na ittiba etmeyenler, Allah’ı sevmiyor demektir. Allah’ı sevmeyen bir kimse de iman etmiş olamaz. Abdulmun‘im der ki:

“Kulun, Rabbini sevdiğinin göstergesi Allah katından getirdiği şeylerin tamamında Peygamberine ittiba etmektir. Sevgi, dinin hükümlerine bağlılık miktarınca olur. (Yani kul ne kadar dinin emirlerine bağlı ise o kadar sevgisi var demektir.) Sevgi kalpte kuvvetlendikçe dine olan bağlılıkta kuvvetlenir. Dine olan bağlılık arttıkça kalpteki sevgide kaçınılmaz olarak artar. Bu ikisinden her biri diğerinin delilidir.

Bu nedenle, kimin İslam şeriatına zahiren bağlılığı tamamen yok olursa, böylesi biri kalbindeki sevginin yok olduğunu gösteren bir şey ortaya koymuş olur. Mutlak sevgi ancak Allah’a iman etmeyen kâfir kimselerin kalbinden yok olur. Her kim, dili ile bunun aksini iddia eder ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e ittiba etmeksizin Allah’ı sevdiğini söylerse, ayet böylesi bir kimsenin bu zan ve iddiasını yalanlamaktadır.”[29]

9) Müslümanlar Aleyhinde Kâfirlere Yardım Etmek

Allah celle celâluhu müminlerin sadece birbirlerini veli edinmelerini yani yalnızca birbirlerine yardım etmelerini vacip kılmıştır. Kendilerinin dışında kalan kimselere -bu kimseler ister Ehl-i Kitap olsun, ister kâfirler olsun isterse de münafıklar olsun fark etmez- yardım etmelerini kesin bir dille yasaklamıştır. Bir kimse eğer müminler aleyhinde kâfirlere yardım ediyorsa bu kesinlikle onun bâtınının bozuk olduğuna delalet eder. Rabbimiz şöyle buyurur:

 “Onlardan çoğunun, kâfirlere velayet verdiklerini[30] görürsün. Nefislerinin onlar için önceden hazırladığı şey ne kötüdür. Allah onlara gazap etmiştir ve onlar azap içinde devamlı kalıcıdırlar! Eğer onlar, Allah’a Peygambere ve ona indirilene iman etmiş olsalardı, kâfirlere velayetlerini vermezlerdi. Fakat onların çoğu fasık (imandan çıkmış) kimselerdir.” (Maide, 80,81)

Ey iman edenler! Yahudi ve Hıristiyanları veli edinmeyiniz. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları veli edinirse o da onlardandır. Şüphesiz ki Allah zulmeden kimseleri doğru yola eriştirmez.” (Maide, 51)

Mü'minler, mü'minleri bırakıp da kâfirleri veliler edinmesinler. Kim böyle yaparsa onun artık Allah ile bir ilişiği kalmaz…” (Âl-i İmran, 28)

Bir kimse inananları bırakıp ta başka akide de olan kimselere velayetini verecek olursa artık iman ile bir alakası kalmaz. Böylesi bir kimse artık her ne kadar mümin olduğunu iddia etse de Allah tarafından kabul görmez. Çünkü böylesi bir kimse ayetin açık ifadesiyle onlardandır.” Yani mümin değil kâfirdir; Müslüman değil mürtetdir. Yine diğer ayetin ifadesine göre Allah ile bir ilişiği kalmaz[31] Bu gerçekten de çok kötü bir akıbettir. Bu akıbete duçar olmamak için kâfirlere velâyetimizi asla vermemeliyiz.

10) Küfür ve Kâfirlerle Mücadele Etmeyi Bırakmak

Kişi yaşamış olduğu yerdeki fesatları -ki bunların başında küfrün hâkim olması gelir- yok etmek için her hangi bir çaba ve gayretin içine girmez, hiçbir faaliyette bulunmaz, aksine böyle bir çaba içinde olan insanları engellemeye çalışırsa, bu, onun o duruma razı olduğunu gösterir.

Her kim Allah’ın dinini hâkim kılmak için çabalayan kimseleri engeller, onlar aleyhinde çalışır ve onlar hakkında ileri geri konuşursa,  demek ki orada bulunan fesada ve küfre razı olmuştur. Bu ise çok tehlikeli bir durumdur.

Zikretmiş olduğumuz bu on madde bir insanın küfre razı olduğunun karine ve işaretlerinden bazılarıdır. Bunların haricinde de bir takım karine ve alametler vardır. Bu saydıklarımızdan birisinin veya hepsinin içerisine düşen bir kimse kalben küfre rıza gösteriyor demektir. Küfre rıza ise küfürdür.

 

 

 Faruk Furkan  

 

 

 

 

 

 

 

 



[1] “Mecmuatu’t-Tevhîd”, sf. 48.

[2] “el-Cami‘ li Ahkâmi’l-Kur’an”, 3/286.

[3] “Tefsiru’t-Taberî”, 9/320.

[4] “Fethu’l-Kadîr”, 2/232.

[5] “Sünenu’d-Dârimî”, 2092.

[6] “Kava‘id fi’t-Tekfir”, 107.

[7] Tirmizî, Tefsir, 6. Hadis no: 3048; Ebu Davud, Melahim, 27.

[8] Bkz. “Kava‘id fi’t-Tekfir”, 108.

[9] “Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azîm”, 2/484.

[10] Müslim, İman, 20.

[11] “Kava‘id fi’t-Tekfir”, 108.

[12] Ebu Davut, Melahim, 17. Hadis no: 4345.

[13] “Kava‘id fi’t-Tekfir”, 111.

[14] Buhârî, İman, 52.

[15] “er-Reddü alâ Şeritati el-Küfrü Küfran” sf. 48. “Mecmuu’l-Fetâva”dan naklen Bkz. 14/120.

[16] “Kava‘id fi’t-Tekfir”, 116.

[17] “el-Cami‘ li Ahkâmi’l-Kur’an”, 3/286.

[18] “Mecmuu’l-Fetâvâ”, 7/220.

[19] “Kava‘id fi’t-Tekfir”, 117.

[20] Burada hüküm ve muhakeme kavramlarının çok iyi tahkik edilmesi gerekmektedir. Hangi meselelerin “hüküm isteme” kapsamına girip-girmediği ayırt edilmeden verilecek kararlar isabetli olmayacaktır. Bazı Müslümanlar bu noktaya dikkat etmedikleri için bir takım hataların pençesine düşmekten kendilerini kurtaramamışlardır. Allah’a teslim olmuş bir kul, tüm dünyası gitse dahi muhakeme kapsamına girecek bir meselede beşer mahsulü kanunların kapısını çalmamalıdır. Allah’ın kanunlarında tüm alternatifler mevcutken bir müslümanın başka kapıya gitmesi nasıl düşünülebilir ki? Allah ehl-i İslam’ı bu afetten korusun. 

[21] “es-Sârimu’l-Meslûl”, 1/42.

[22] “Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azîm”, 2/231.

[23] Geniş bilgi için bkz. “Mefatihu’l Ğayb”, 8/136; “el-Cami‘ li Ahkâmi’l-Kur’an”, 3/184.

[24]  “Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim”, 1/691.

[25] “Mefatihu’l-Ğayb”, 8/135.

[26]  “Mecmuu’l-Fetâva”, 28/471.

[27]  “et-Tıbyan fi Aksâmi’l-Kur’an”, sf. 270. “Kava‘id fi’t-Tekfir” den naklen. Bkz. 124.

[28]  “Fi Zilali’l-Kur’an”, 3/303 vd.

[29] “Kava‘id fi’t-Tekfir”, 126.

[30] Velâyet vermenin ne manaya geldiğini “Velâ” kavramını izah ederken anlatmaya çalışmıştık. Burada kısaca izah edecek olursak; “Velayet” kelimesi Arap dilinde “dostluk gösterme, kalben sevgi duyma, azalar ile yardım etme, destek verme, müttefik olma ve arkadaşlık kurma anlamlarına gelmektedir. Müminler birbirlerinin velisi olduğu için velâyet haklarını sadece birbirlerine verebilirler. Kendileri haricindekilere velâyet veren, yani onlara yardım eden, destek veren, onları seven onlara yakın olan, Müslümanlar aleyhinde onlarla beraber çalışan, Müslümanların sırlarını, gizliliklerini ve mahrem bilgilerini onlara veren ve buna benzer bir takım şeyleri yapan kimse onları veli edinmiş ve dinden çıkmış olur. Çünkü konuya ilişkin ayetler böylesi bir amel yapan kimselerin dinle hiçbir ilişkilerinin kalmayacağını haber vermektedir. Bkz. “Velâ Kavramı”

[31] İmam Taberî bu ayetin tefsirinde şöyle der: Kim böyle yaparsa onun artık Allah ile bir ilişiği kalmaz…”  Yani, dininden irtidat edip küfre girdiği için Allah’tan uzaklaşmış, Allah ta ondan uzaklaşmış olur.” (Bkz. 6/313.)

Okunma Sayısı:2040