“Rabbiniz buyurdu ki: Bana dua edin, duânıza icabet edeyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler aşağılanmış bir hâlde cehenneme gireceklerdir.” (Mümin, 60)

KÜFRÜN SEBEP VE ÇEŞİTLERİ

 


بسم الله الرحمن الرحيم

Rahmân ve Rahîm Olan Allah’ın Adıyla…

Bu bölüm içerisinde yer alan konuların bilinmesi tekfir meselesi açısından çok önemli bir yere haizdir; zira tekfir hükmünde doğru bir kanaate sahip olabilmek ancak küfrün sebep ve çeşitlerini bilmekle mümkün olur.

Küfrün sebepleri Ehl-i Sünnet ile Mürcie arasında hararetle tartışılmıştır. Ehl-i Sünnet bunun sebeplerinin “söz” ve “fiil” olduğunu savunurken Mürcie bunu sadece kalbe hasretmiştir. Aynı şekilde küfrün çeşitleri/türleri hakkında da bu iki mezhep arasında çok hararetli nizalar, tartışmalar ve görüş ayrılıkları meydana gelmiştir. Biz burada bu meselenin tahliline geçmeden önce “küfür” ve “tekfir” kavramlarının kısaca izah edilmesini uygun görüyoruz. Ta ki bu sayede okuyucu meseleyi hakkıyla kavramış olsun.

Küfür

Küfür sözlükte örtmek, gizlemek ve setretmek anlamlarına gelir. Bu nedenle çiftçiye, geceye ve kabre “kâfir/örtücü” denmiştir. Rabbimiz şöyle buyurur:

“(Bunların) örneği ekini çiftçilerin hoşuna giden yağmur gibidir.” (Hadid, 20)

Ayetin orijinalinde yer alan “el-Küffar” (kâfirler) kelimesinden kasıt çiftçilerdir. Çiftçiler tohumu toprak ile örttükleri için bu isimle anılmışlardır. Aynı şekilde her şeyi gizlediği için “geceye”, içerisine defnedilen ölüleri örttüğü için “kabre” kılıcı setrettiği için “kınına” ve yıldızları örttüğü için “buluta” da  “kâfir” denmiştir. Birtakım günahları örttüğü için bazı ibadetlere de keffâre(t) denilmiştir. Kâfir kişi de Allah'ın varlığını, ayetlerini, nimetlerini veya hükümlerini görmezlikten, bilmezlikten gelip örterek inkâra gittiğinden bu ismi almıştır.

Şer’î ıstılahta ise küfür kelimesi imana aykırı olan inanç, söz veya ameldir. İman ve küfür birbirinin zıddıdır. İkisi asla bir arda bulunmaz. Birinin varlığı ile diğeri yok olur. İki zıt şeyin bir arada bulunamayacağı aklın kabul ettiği bir kuraldır.[1]

Küfür; zahirî ve gizli, büyük ve küçük, aslî ve arızî olması bakımından birçok kısma ayrılır. Küfür meselesi ilerleyen bölümlerde etraflı bir şekilde ele alınacağı için detaylı bilgi orada verilecektir. Burada ise sadece tarifi ile yetinilmiş ve detayı ileriye bırakılmıştır.

Tekfir: Bu kavram sözlükte “Ehl-i Kıbleden bir kimseyi küfre nispet etmek[2] ve onun kâfir olduğuna inanmak” manasına gelmektedir. Istılahta ise işlemiş olduğu bir amel veya söylemiş olduğu bir söz sebebiyle bir kimsenin kâfir olduğuna hükmetmektir. Bu meselenin de detayı ilerleyen sayfalarda ele alınacak ve gereken bilgi orada verilecektir.

Küfür ve tekfir kavramlarının kısaca izahını yaptıktan sonra şimdi asıl konumuz olan küfrün sebep ve çeşitlerini anlatmaya geçebiliriz. Konumuza öncelikle “sebep” kavramının izahıyla başlayacağız.

Sebep: Bu kavram, Fıkıh Usulü ilminin kavramlarından birisidir. Vad’î hükümlerden birisi olması hasebiyle bu kavramı en iyi şekilde öğrenebileceğimiz kaynaklar usûl kaynaklarıdır. Usûl kitaplarında “sebep” kavramı şu şekilde tarif edilmiştir:

Varlığından varlık, yokluğundan da yokluk gereken şeydir. Diğer bir deyişle “Şari’nin[3] varlığını hükmün varlığına, yokluğunu da hükmün yokluğuna bir alamet kıldığı her şeydir.”[4] Bunu şu misallerle açıklayabiliriz:

Allah celle celâluhu zinayı had cezasının uygulanması için bir sebep kılmıştır. Zinanın varlığı onun hükmü olan had cezasının da varlığını gerektirir, zinanın yokluğundan da had cezasının yokluğu anlaşılır. Yine Allah celle celâluhu zeval vaktini (güneşin gökyüzünün ortasından batıya doğru yönelmeye başlamasını), öğle namazının farziyeti için sebep kılmıştır. Eğer zeval vakti girmişse, öğle namazı farz olur; şayet o vakit girmemişse o zaman öğle namazının farziyeti de söz konusu değildir. Varlığından hükmünde varlığı, yokluğundan hükmünde yokluğu gerekir. Usul kitaplarımızda “sebep” kavramı kısaca bu şekilde açıklanmıştır.

Konumuz olan “küfür” kavramının da sebebi asıl itibariyle dört[5] olmakla birlikte dünyevi hükümler açısından ikidir; bu da söz ve fiildir. Bunun üçüncü bir yolu yoktur.  Yapılması imanın olmazsa olmazı diyebileceğimiz bazı söz ve fiilleri terk etmekte buna dâhildir.[6] Küfrü gerektiren bir sözü telaffuz eden veya aynı bağlamda küfür gerektiren bir fiil işleyen kimse küfrün sebeplerinden birisini işlemiş olur. Bu iki sebebin bir arada bulunmasıyla veya bu ikisinden birinin mevcudiyetiyle bir kişinin küfrüne hüküm verilir. Kişi kalbinde meydana gelen ve küfrü mucip kılan bir itikada sahip olursa onun küfre düştüğüne hüküm verebilmek için yine bu iki unsurdan birisinin aracılığına başvurulur.[7] İşte tam burada Mürcie’nin, kendi içerisinde ne kadar da çelişki içerisine düştüğünü anlarız. Onlar bir insanın kâfir olması için sadece kalben inkâr etmesini şart koşmuşlardır.[8] Sözlü ve fiili küfrü kişilerin kâfir olması için yeterli görmemişlerdir. Oysa bu şart kabul edildiğinde bir insan hakkında hüküm vermek mümkün değildir, zira bir insanın kalben kâfir olup-olmadığını bilmek ancak ondan sadır olacak söz ve fiil ile mümkündür. Bu olmadan kalben küfür itikadına sahip birisine hüküm vermemiz asla söz konusu değildir. Abdulkadir b. Abdulaziz der ki:

“Sahibinin durumunu tespit etmeyi mümkün kılan zahirî delil kişinin kalbinde olan değil, onun sözü ya da fiilidir.”[9]

 İşte bu nedenle Ehl-i Sünnet âlimlerinin tamamı dünyevî hükümlerin sadece zahire göre verileceği hususunda icma etmişlerdir. İbn-i Hacer der ki:

“Dünyevî hükümlerin zahire göre verileceği hususunda âlimlerin tamamı icma etmiştir.”[10]

Kitabın giriş bölümünde “Altıncı Uyarı” başlığı altında dinden çıkışın dört sebepten biri ile meydana geleceğine atıfta bulunmuştuk. Burada ise küfrün sebeplerinin“iki” olduğunu söyledik. Akla “acaba bu iki başlık arasında bir çelişki mi var?” diye bir soru gelebilir. Bu soruyu şu şekilde cevaplandırırız: Bir insanın kâfir olması dünyevî ve uhrevî açıdan ikiye ayrılır. Dünyevî hükümler açısından düşünüldüğünde bir insanın küfrüne hükmedebilmenin söz ve fiilden başka bir yolu yoktur. İtikat bu bağlamda bizim için bir delil değildir, çünkü bir kimse sözlü veya fiilî olarak kalbindeki şeyi ortaya koymadığı sürece bizim onun kalbinde yer eden inancı bilmemiz mümkün değildir. Bu yalnızca Allah’ın deruhte ettiği bir şeydir. Bu nedenle böylesi bir kimsenin küfre girdiğine hükmedebilmemiz onun ortaya koyacağı söz ve fiile bağlıdır. Dünyevî ahkâm açısından mesele böyledir. Uhrevî hükümler açısından meseleye baktığımızda bir kişinin küfre girmiş olduğunun tespitinde yegâne unsur onun itikadıdır.[11]

Yani dünyada söz ve fiil ile yargılanacak iken ahirette bununla birlikte bir de itikadından hesaba çekilecektir. Dolayısıyla bu iki mesele arasında her hangi bir çelişkinin varlığı söz konusu değildir.

Küfrün sebeplerinin iki kısımdan müteşekkil olduğunun altını çizdikten sonra şimdi de küfrün çeşitlerinin tafsilatına geçebiliriz.

Bilindiği üzere Mürcie küfrü sadece kalbe hasretmiş ve kişinin ancak kalbinde var olan inkâr veya yalanlama ile kâfir olacağını belirtmiştir. Ehl-i Sünnet ise Kur’an ve Sünnette yer alan ifadelerden hareketle küfrün birçok kısmı olduğunu dolayısıyla bunlardan birisinin işlenmesi durumunda irtidatın meydana geleceğini söylemiştir. Şimdi onların ortaya koyduğu bu taksimatı ve delillerini zikretmeye geçebiliriz.

 

Küfrün Çeşitleri:

Kur’an ve Sünnette yer alan ifadelerde küfür, büyük[12] ve küçük[13] olmak üzere iki kısama ayrılmıştır. Büyük küfür sahibini dinden çıkarıp ebedî cehennemlik yaparken, küçük küfür dinden çıkarmaz. Küfrün bu kısmını işleyen kimse cehennem de ebedi surette kalmaz, sadece cezasını çekerek sonunda cennete girer. Küfrün bu taksimatı ve buna dair geniş bilgi kitabın dördüncü bölümünde yer alacaktır. Bizim küfrün çeşitleri dediğimizde kastettiğimiz büyük küfürdür. Büyük küfür -biraz öncede dediğimiz gibi- sahibini dinden çıkarır ve birçok kısma ayrılır. Bu kısımları şu şekilde maddeleştirebiliriz:

1) Yalanlama Küfrü (Küfrü’t-Tekzib): Küfrün bu çeşidi, Allah’ın haber verdiği şeylerin aksini savunmakla meydana gelir. Örneğin, ahiretin var olduğunu Allah Teâlâ Kur’an’da açıkça ifade etmiştir. Bu hakikatin yok olduğunu söylemek veya “Böyle bir şey olamaz” demek onu yalanlamaktır ve tekzib küfrüne girer. Aynı şekilde Allah’ın haram veya helal kıldığı bir şeyin aksini iddia etmekte bu kabildendir. Yalanlama küfrüne şu ayeti örnek verebiliriz:

“Allah’a karşı yalan uyduran veya kendisine hak gelmişken onu yalanlayandan daha zalim kimdir? Cehennem de kâfirler için bir yer mi yok?” (Ankebut, 68)

2) Kibirlenme Küfrü (Küfrü’l-İstikbâr): Bu, Allah ve Rasûlü’nün söylediklerinin hak olduğunu bilmekle beraber kibirlendiği ve gurura kapıldığı için hakkı kabule yanaşmayan kimselerin küfrüdür.

“Onlar şöyle dediler: Sana düşük seviyeli kimseler tabi olup dururken, biz sana iman eder miyiz hiç?” (Şuara, 111)

Şeytanın küfrü de bu kısım içerisinde değerlendirilir.

“Hani biz meleklere: ‘Âdem’e secde edin’ demiştik de, şeytan hariç hepsi secde ettiler. O reddetti, kibirlendi ve kâfirlerden oldu.” (Bakara, 34)

3) Şek ve Şüphe Küfrü (Küfrü’ş-Şekki ve’r-Rayb): Allah’ın buyurduğu ve Rasûllah’ın getirdiği şeylerin doğruluğunda şüphe etmek veya tereddüt geçirmek küfrün bu kısmında değerlendirilir. Rabbimiz şöyle buyurur:

Derken kendine zulmederek bağına girdi ve şöyle dedi: ‘Bunun sonsuza değin yok olacağını sanmıyorum. Kıyametin kopacağını da zannetmiyorum. Şayet Rabbime döndürülsem bile andolsun bundan daha iyi bir sonuç bulurum.Arkadaşı, ona cevap vererek: ‘Seni topraktan, sonra bir damla meniden yaratan, sonra da seni (eksiksiz) bir insan şeklinde düzenleyen Allah’ı inkâr mı ediyorsun?’ dedi.” (Kehf, 35-37)

Onlara peygamberleri mucizeler getirdiler de onlar (öfkeden parmaklarını ısırmak için) ellerini ağızlarına götürüp, ‘Biz sizinle gönderileni inkâr ediyoruz. Bizi çağırdığınız şeyden de derin bir şüphe içindeyiz’ dediler. (İbrahim, 9)

4) Yüz Çevirme Küfrü (Küfrü’l-İ’râz): Hakkı küçük görerek veya basite alarak öğrenmemek, gereğince amel etmemek ve ona teslim olmamak küfrün bu çeşidine dâhildir. Bu da üçe ayrılır.

a) Kalben yüz çevirme

b) Söz ile yüz çevirme

c)  Davranışlarla yüz çevirme

“Kâfirler uyarıldıkları şeylerden yüz çevirmiş olanlardır.” (Ahkâf, 3)

Buna göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in Rabbinden getirdiklerinden, “ben ona uymam, onu yapamam” ya da “benim buna ihtiyacım yoktur” demek sureti ile yüz çeviren yahut hakkı işittiği vakit onu işitmemek için kendisi konuşmaya başlayan ya da parmakları ile kulaklarını tıkayan kimse gibi, fiiliyle buna karşı çıkan ya da hakkın zikredildiği yerlerden kaçan yahut hakkı işitmekle birlikte kalbini ona iman etmekten başka tarafa döndüren, organlarını da gereğince amel etmekten uzak tutan ve bunu haktan hoşlanmadığı için yapan bir kimse de hakta yüz çevirmek sureti ile küfreden bir kâfirdir.[14]

5) Münafıklık Küfrü (Küfrü’n-Nifâk): Bu da kalben İslâm’ın öğretilerini inkâr etmekle birlikte zahiren ona tabi olan kimselerin küfrüdür. Böyleleri dilleri ile İslâm’a bağlılıklarını söylerken aynı zamanda kalplerinden ona buğzeder ve nefretle onu inkâr ederler.

“İnsanlardan bazıları vardır ki, iman etmedikleri halde ‘Biz Allah’a ve ahret gününe iman ettik’ derler.” (Bakara, 8)

6) Taklit Küfrü (Küfrü’t-Taklîd): Kişinin küfrün önder ve liderlerinin yolunu takip ederek düşmüş olduğu küfür çeşidi bu kısma dâhildir.[15]

“Gerçekten Allah, kâfirleri lanetlemiş ve onlar için çılgın bir ateş hazırlamıştır. (…) “Ve dediler ki: Rabbimiz, gerçekten biz, efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik, böylece onlar bizi yoldan saptırmış oldular.” (Ahzab, 64-67)

7) Sövme ve Alay Etme Küfrü (Küfrü’s-Sebb ve’l-İstihzâ): Alay etmek, kâfirlere hoş görünmek, tartışma sonucu, öfke halinde veya bunlara benzer durumlarda İslam’ın mukaddes addettiği şeylerden birisine hakaret etmek veya bunlardan birisi ile alay etmek küfrün bu kısmına girer.

“Andolsun, onlara (Tebük gazvesine giderken söyledikleri o alaylı sözleri) soracak olsan, elbette şöyle diyeceklerdir: “Biz lafa dalmış şakalaşıyorduk.” De ki: “Allah ile O’nun ayetleri ile ve Rasûlü ile mi alay ediyorsunuz? Özür dilemeyin. Siz iman ettikten sonra gerçekten kâfir oldunuz…” (Tevbe, 65, 66)

8) Buğuz ve Nefret Etme Küfrü (Küfrü’l-Buğd): Bu da İslam dininden, onun ahkâmından veya Allah’ın indirdiği şeylerden hoşlanmamak ve bunlardan nefret etmek sureti ile olur. Rabbimiz şöyle buyurur:

“Bunun sebebi, onların Allah’ın indirdiğini kerih görmeleri/beğenmemeleridir. Allah ta onların amellerini boşa çıkarmıştır.” (Muhammed, 9)

  Küfrün türleri dediğimiz bu şeyler sahibini küfür sebeplerinden olan kavlî veya fiilî her hangi bir küfrü işlemeye sevk eden batınî etkenlerdir. Batınî etkenler olarak saydığımız bu şeyler kalp ile alakalı amellerdir ve her birisi imanın aslına giren kalp amellerinden birisine ters düşer. Örneğin; kalbin Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in getirmiş olduğu şeyleri tasdik etmesi imanın aslına giren kalbî bir ameldir, bunun zıttı ise kalbin yalanlamasıdır (tekzîbu’l-kalb). Aynı şekilde kalbin Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in bildirmiş olduğu şeylere şüphesiz bir şekilde inanması kalbin bir amelidir (yakînu’l-kalb). Bunun zıttı ise şek ve şüphedir. Diğerleri de bu şekilde imanın aslına giren kalp amellerinin zıttıdır. İnkiyad kibirlenmenin, muhabbet buğzun, ta'zim de istihzanın zıttıdır.

Bizim bu taksimatı vermemizin en önemli sebebi toplumumuzda -bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde-  terviç edilen İrcâ/Mürcie akidesinin yanlışlığını ortaya koymaktır. Defalarca ifade edildiği üzere Mürcie'ye göre küfür sadece “yalanlamak” tan ibarettir. Ehl-i Sünnet’e göre ise küfrü sadece bu kısımla sınırlandırmak Kur’an ve Sünnete aykırı olmasının yanı sıra akla da terstir. Ayrıca küfrü bu kısma hasretmek ahkâmı da işlevsiz hale getirecektir. Bu nedenle bu ihtilafın etraflıca bilinmesi ve delillerinin iyice öğrenilmesi gerekmektedir.

Burada son olarak bir noktaya daha temas etmek istiyorum. Son dönemde yazılan bazı Türkçe akaid kitaplarında küfrün sebepleri ile küfrün türleri/çeşitleri birbirine karıştırılmıştır. Bu karışıklığa dikkat etmezsek bir dizi hataya düşmemiz kaçınılmazdır. Küfrün sebeplerini işlediği halde sırf küfrün çeşitlerinden birisini belirtmedi diye bir kâfire İslam hükmü verme gibi bir yanlışın yanında ayrıca böylesi birisine Allah’ın bizlere farz kılmış olduğu şer’î cezayı da işlevsiz hale getirmiş oluruz. Bunların hepsi ciddi problemlere neden olabilecek hatalardır. Biz -üstte de belirttiğimiz gibi- küfrün sebeplerinden birisini işleyen kimseye şartları tahakkuk ettiğinde -küfrün çeşitlerinden hangisini yaptığını bilmesek bile- küfür hükmünü vermek zorundayız. Böylesi bir adamı bu küfür amelini işlemeye iten sebebin ne olduğuna bakmaksızın hükmü vermemiz kaçınılmazdır. Burada bir misalle konuyu biraz daha açıklayalım. Kasten adam öldüren birisini düşünelim. Onu bu işe sevk eden şey ya düşmanlıktır, ya öldürdüğü kişinin hemen mirasına konmaktır, ya öldürme karşılığında ücret almaktır ya da çektiği hastalık ve acısından dolayı acıdığı için sırf onu kurtarmaktır. Burada sebep ne olursa olsun hâkim kısas hükmünü uygulamak zorundadır. Hâkimin kısas hükmünü vermede dikkate aldığı temel unsur nedir? Hiç şüphesiz hâkim burada ki hükmünü fiile yani öldürmeye ve bunun kasten yapıldığına bakarak vermiştir. İşte bu, hükmün sebebi olan şeydir. Bu nedenle sebeplerle bunlara iten etkenlerin birbirine karıştırılmaması gerekir.[16]

Son olarak tekrar ifade edelim ki, küfrün sebebi dünyevî hükümlerde esas alınır, çünkü o açık ve belirleyici bir unsurdur. Küfrün çeşidi ise dünyevî hükümlerde dikkate alınmaz, zira o, belirleyici olmayan gizli bir durumu ifade eder. Şeriatın hükümleri ise belirli şeyler üzerine bina edilir.[17]

 

 

 Faruk Furkan 

 

 



[1] “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’e Göre İman”, 442.

[2] “el-Mevsuatu’l-Fıkhiyyetu’l-Kuveytiyye”, 13/227. Tekfir maddesi.

[3]“Şâri‘” ile kast edilen Allah ve Rasûlüdür. Hakiki Şâri‘ Allah’tır. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e de “Şari‘” denilmesi mecazendir.

[4] “el-Kafî’l-Vâfî fi Usuli’l-Fıkhi’l-İslâmî”, 51; “el-Vecîz fi Usuli’l-Fıkh”, sf. 55.

[5] Bu sebepler şunlardır: 1- Küfre düşüren söz, 2- Küfre düşüren fiil, 3- Küfre düşüren itikad, 4- Küfre düşüren şek/şüphe.

[6] Bkz. “Ehli Sünnete Göre İman ve Küfür Hükümleri”, sf. 31.

[7] Bkz. age. Aynı yer.

[8] Bu mesele kitabın üçüncü bölümünde etraflıca ele alınacaktır. Oraya bakabilirsiniz.

[9] “Ehli Sünnete Göre İman ve Küfür Hükümleri”, sf. 17. (Bu kitap el-Cami’nin bir bölümünün tercümesidir.)

[10] “Fethu’l-Bârî”, 12/383.

[11] Burada önemli bir hususun altını çizmek istiyorum. Bizim bu ibarelerimizden küfrü gerektiren bir söz veya fiil ortaya koyduğu halde kıyamette sadece kalbindeki itikada göre yargılanacaktır şeklinde bir anlam çıkarılmamalıdır. Biz bu şekilde düşünmüyoruz. Bizim meseleye bakışımız Ehl-i Sünnet’in bakışıdır. Malum olduğu üzere Ehl-i Sünnete göre bir kimse küfrü mucip bir söz veya amel işlese hem zahiren hem de batınen kâfir olur. Abdulkadir b. Abdulaziz der ki:

“Ehl-i Sünnet’in bu konudaki mezhebi şudur: Kim küfre düşürücü bir söz söyler yahut bir fiil işlerse bizzat bu söz ve ya da fiil nedeniyle dünyevî hükümde zahiren, hakiki hükme göre ise batınen kâfirdir, çünkü şer’î delilin küfrüne hükmettiği kimse zahiren ve batınen kâfirdir. Allah Teâlâ’nın bildirmiş olduğu şer’î delil, batını bunun dışında bırakarak sadece zahiri kapsamaz, bilakis hem zahiri hem de batını içeren hakiki hükmü ifade eder.” (Ehli Sünnete Göre İman ve Küfür Hükümleri, 36.)

Üstteki ifademizden kişilerin yalnızca kalplerindeki itikatlarına göre yargılanacağı şeklinde bir anlam çıkarılmamalıdır. Bizim orada kastettiğimiz, dünya da yargılamanın sadece söz ve fiil ile ahretteki yargılamanın ise bu ikisinin yanı sıra bir de itikat ile olacağıdır.

[12] Küfrün bu kısmına “Dinden çıkaran küfür ve küfrü ekber” de denir.

[13] Küfrün bu kısmına  “Dinden çıkarmayan küfür, küfrü esğar ve küfrün dûne küfür” de denir.

[14] “Pratik Akait Dersleri”, sf. 130.

[15] Burada taklidin tekfirin engellerinden olmadığı ve kişiler için bir mazeret teşkil etmeyeceğine dair ince bir nükte vardır.

[16] Bkz. “Ehli Sünnete Göre İman ve Küfür Hükümleri”, sf. 213, 214.

[17] A.g.e. sf, 215.

Okunma Sayısı:883