“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun…” (Tahrim, 6)

LA İLAHE İLALLAH’IN YEDİNCİ ŞARTI “İnkiyâd/Boyun Eğip Teslim Olmak”

   بسم الله الرحمن الرحيم

Rahmân ve Rahîm Olan Allah’ın Adıyla…

 

İnkıyâd, tevhid kelimesi La İlahe İlallah’ın gerektirdiği şeylere rıza göstermek, boyun eğmek ve teslim olmaktır. İman etmenin temel niteliklerinden birisi, Allah ve Rasulü’nün emredip yasakladığı şeylere itiraz ve tenkit etmeksizin rıza göstermek, boyun eğmek ve teslim olmaktır. Allah ve Rasulü’nün belirlemiş olduğu hükümlere rıza göstermemek, boyun eğmemek, teslim olmamak veya onları eleştirerek tenkit etmek ve itirazda bulunmak asla iman ile bağdaşmayan bir durumdur. Şimdi, Kur’an, Sünnet ve İslam ulemasının yorumları çerçevesinde bunun delillerini zikretmeye geçebiliriz. Rabbimiz şöyle buyurur:

“Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan ihtilaflarda seni hakem yapıp sonrada verdiğin hükümden dolayı içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisa/65)

Allah Rasulü’nün getirmiş olduğu tevhide muhakeme olmadığı ve onu hakem kabul etmediği sürece, kulun iman iddiası geçerli değildir. Ayetin “aralarında çıkan ihtilaflarda seni hakem yapmadıkça”  kısmı bunun delilidir.

“Sonrada verdiğin hükümden dolayı hiçbir sıkıntı duymadan...” Ayetin bu kısmı ise, tevhide boyun eğmiş birisinin, Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in verdiği hükmü içinde hiçbir sıkıntı duymadan ve ona tam bir rıza göstermeden kabul etmediği sürece imanının tahakkuk etmeyeceğini ifade etmektedir.

“Tam bir teslimiyette teslim olmadıkça...” kısmı da, tüm itiraz ve eleştirilerden uzak bir şekilde hem zahiren hem de batinen verilen hükme teslimiyet göstermeyen kimselerin imanını reddetmektedir.

Ayet içerisinde zikri geçen bu üç şartın gerçekleşmemesi durumunda imanın aslı yok olmaktadır. Bunun delili, ayetin başında yer alan ifadelerdir. Şimdi maddeler halinde bunları ele alalım.

  1. Ayette ilk olarak nefiy edatı olan “La” zikredilmiştir. Bunun getiriliş nedeni, önceki ayetlerde Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in hakemliğine razı olmayan kimselerin iman iddialarını reddetmektir. Muhakkik âlimlerin bildirdiğine göre “La” edatının getirilişi ile ayetin te’kidi artmış ve Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in hakemliğini kabul etmeyenlerin mümin olamayacakları kesinlik kazanmıştır.[1]
  2. Daha sonra “ve Rabbike” (Rabbine andolsun ki) denilerek bu hakikat daha net olarak ifade edilmiştir. Rabbimizin kendi nefsine yemin etmiş olması onların mümin olamayacaklarını bir kere daha ortaya koymaktadır.
  3. Ayetin devamında “La yü’minune” (iman etmiş olmazlar) buyrularak, Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’i hakem kabul etmeyen ve O’nun verdiği hükme içerisinde hiçbir sıkıntı duymaksızın boyun eğmeyenlerin mümin olamayacakları bizzat ifade edilmiştir.
  4. Ayeti-i kerime isim cümlesi ile başlamıştır. İsim cümlesinin fiil cümlesinden daha kuvvetli olduğu, âlimlerin büyük bir kısmının tercihidir. Bu da, ayetin ifade ettiği anlama ayrı bir te’kit kazandırmıştır.

Ayeti-i kerimede sanki Allah Rasulü’nün hükmünü kabul etmeyen ve verdiği hükme razı olmayanların mümin olamayacakları dört kez vurgulanmıştır. Bu da çok önemli bir noktadır. Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’i hakem kabul etmeyenlerle, Kur’an’ı hakem/anayasa kabul etmeyenler arasında hiçbir fark yoktur.   

Efendimizin verdiği hükmü kabul etmeyenler nasıl mümin olamıyorsa, Allah’ın kitabını arkalarına atarak hükümlerini işlevsiz bırakanlarda aynı şekilde mümin olamamaktadırlar; aralarında hiçbir fark yoktur. Bu ayet hakkında bazı âlimlerin yorumlarını zikretmekte fayda görüyoruz.

İbn-i Kesir der ki:

“Tüm işler(in)de Allah Rasulü’nü hakem yapmadıkça bir kimsenin mümin olamayacağına dair Allah Teâlâ mukaddes zâtına yemin etmektedir...”[2]

Fahreddin er-Razî der ki:

“Aralarında çıkan meselelerde seni hakem yapmadıkça” ayetinin ifade ettiği şart, Hz. Peygamberin hükmüne razı olmayan kimsenin mümin olamayacağına delalet etmektedir.”[3]

İbn-i Teymiyye der ki:

“Dini veya dünyevi hangi mesele olursa olsun, aralarında çıkan meselelerde Hz. Peygamberin hükmüne rıza gösterene ve O’nun hükmünden dolayı kalplerinde bir sıkıntı duymayana dek Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in sünnetinden ve şeriatından yüz çevirenlerin mümin olamayacağına dair Allah Teâlâ mukaddees zatına yemin etmiştir.”[4]

İbn-i Kayyim de şöyle der:

“Allah Teâlâ insanların, usul, furu, şer’i ahkâmı uhrevi hükümler ve karşılaşmış oldukları diğer meselelerde Allah’ın Rasulü’nü hakem olarak tayin etmedikçe, imanlarının olmadığına, mukaddes zatına andederek yemin ediyor. Tek başına, Rasûlullah’ın hakem olarak tayin edilmesi de imanın ispatı açısından yeterli değildir. Bununla birlikte içlerinden de hiçbir sıkıntı duymamaları gerekir. İçlerinde sıkıntı duymaları, kişinin gerek Rasûlullah’a hükmolunmaktan dolayı ve gerekse onun vereceği hükümden dolayı göğsünün daralmasıdır. Dolayısıyla Rasûlullah’ın hükmüne bütün açıklığıyla göğüslerini açmaları, tam olarak onu kabul etmeleri ve bundan razı olmaları gerekir. Onun hükmüne itiraz etmeden, tam bir kabul ve teslimiyet ile yönetilmedikçe, iman etmiş olmazlar.”[5]

Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in hakem tayin edilmemesi durumunda kişi, akidevî açıdan probleme düşüyorsa, Allah’ın, insanların saadeti için gönderdiği kitabı hakem tayin etmemek, evleviyetle kişinin akidesinin bozulmasına sebep olur. Bu noktaya kısmen değinmiştik. Şimdi, Seyyid Kutup’un konuyla alakalı çok önemli bir tespitini buraya aktararak, bu gün yönetim mekanizmalarını Allah’ın kitabına ve O’nun bizler için tayin etmiş olduğu İslam nizamına göre şekillendirmeyen kişi ve kuruluşların akidevî açıdan durumlarını ele alalım.

Seyyid Kutup der ki:

“Kimse, Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’i ‘hakem yapmanın’ O’nun şahsını hakem yapma manasına geleceği vehmine kapılmasın. Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’i hakem yapmak, O’nun getirdiği sistemi ve şeriatı hakem yapmak demektir…”[6]

Gerçektende bu cümleler çok önemlidir ve altı çizilmeye değerdir; zira kimileri bu ayetin sadece Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’i hakem tayin etmeyenlere şamil olacağını anlamışlardır. Bu hatalı bir anlayıştır. Eğer durum onların iddia ettiği gibi olsaydı, o zaman Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in vefatından sonra bu ayetin hükmü işlevsiz kalır ve hiç kimse ona muhakeme olamazdı. Bunu ise ne akıl kabul eder, ne de nakil! Bundan dolayı Seyyid Kutup merhumun da dediği gibi, Rasûlullah’ın hakem tayin edilmesinden maksat, O’nun bizlere getirmiş olduğu şeriattır. O’nun getirmiş olduğu şeriatı kabul etmeyenler, dolayısıyla O’nun hakemliğini kabul etmemektedirler. Onu hakem kabul etmeyenlerde bizzat ayetin ifadesi ile “mümin” değildirler.

Ayetin bu ifadesinden anlaşıldığına göre, şeriatı kabul etmeyen veya kabul ettiğini söylemesine rağmen onun dışındaki bir sistemi benimseyen veya onunla hükmeden birisi asla mümin olamaz. Bu sistemin adının Demokrasi, Sosyalizm, Komünizm, Laisizm veya Emperyalizm olmasının hiç bir farkı yoktur. Sonuçta hepsi İslamî bir sistem olmama noktasında eşittir. Bu nedenle kendisini İslam’a nispet eden bir şahsın böylesi sistemleri benimsemesi veya onlara destek vermesi asla düşünülemez. Şayet böylesi bir inanca sahipse o zaman da kesinlikle “mümin” olamaz. Rabbimiz diğer bir ayetinde şöyle buyurur:

(Münafıklar): ‘Biz, Allah’a ve Rasulü’ne iman ve itaat ettik’ derler; bundan sonrada onlardan bir kısmı yüz çeviriyor. Onlar mümin değillerdir. Aralarında hükmetmek için Allah’a ve Rasulü’ne çağırıldıklarında, onlardan bir grup hemen yüz çevirir.” (Nur/47-48)

Ayette anlatılan bu kimseler, söz olarak Allah’a ve Rasulü’ne iman ettiklerini dile getiriyor, ama iş Allah ve Rasulü’ne muhakeme olmaya veya onları “hakem” kabul etmeye gelince hemen yan çiziyorlar. Onların bu tavırları kendilerini iman dairesinden çıkararak küfre sokuyor. Ayetin açık ifadesi ile onlar “mümin” olamıyorlar. Mümin olamamalarının nedeni ise, Allah ve Rasulü’nü hakem kabul etmemeleri olarak gösteriliyor. İmam Taberî bu ayet hakkında der ki:

“Ayette: ‘Biz, Allah’a ve Rasulüne iman ve itaat ettik’ diyen kimseler, Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e muhakeme olmayı terk etiikleri ve O’na çağırıldıklarında yüz çevirdikleri için mümin değillerdir...”[7]

Bu gün dilleri ile Allah’a ve Rasulü’ne iman ettiklerini söyleyen, ama vakıada adeta onları hiçe sayan Laik ve Demokrat insanların hükmü de aynıdır. Onlarda çıkarmış oldukları yasaları, Allah’ın kitabının ve Rasulü’nün sünnetinin önüne geçirmekte ve bu yasalar çerçevesinde hayatlarını tanzim etmektedirler. Onların nezdinde İslam, sadece camilerle sınırlı veya gönüllere hapsedilmiş bir dindir. İslam’ın devlete, devletin idare mekanizmasına veya sosyal hayata hiç bir müdahalesi yoktur; olamazda! İslam’ın sosyal hayata karışması halinde gericilik başlar, uygar ve çağdaş dünyaya uyumsuzluk söz konusu olur!

Evet, onlar böyle inanmaktadırlar. Hatta Süleyman Demirel 28 Şubat sürecinde çıkmış olduğu bir programda şöyle der: “Bugün Türkiyenin %99’u Müslüman’dır. Müslümanlığın gereklerini rahatlıkla yerine getirmektedir. Bundan daha fazlasını, Şeriatı isteyen vatandaşıma sorarım: “Sen daha ne istiyorsun?” Onun istediği şudur: Kur’an’ı Kerim’de 6665 ayet[8] vardır. Bunların 230’u ahkâma ilişkindir; hayatın tanzimine ilişkindir. Geri kalan 6435 ayet ise imana, ahlaka, ibadete ilişkindir. 6435 ayeti benim vatandaşım rahatlıkla uygulamaktadır. Buna kimse mani olmamaktadır. 230 ayete gelince, çağdaş hukukta bunların da karşılıkları vardır; fakat farklıdır. İşte Şeriatı isteyen, bu 230 ayetinde uygulanmasını istemektedir. Bu 230 ayeti uygulayamayız. Çünkü Atatürk bizden çağdaş medeniyet seviyesine çıkmamızı istemiştir. Çağdaş medeniyet seviyesine bunları uygulayarak çıkamayız. Çünkü dinin özünde durağanlık vardır. Değişen dünyada durağan kurallarla gelişmeyi yapamazsınız. Yüzyıl önceki hukuk, Şeriat hukukuydu. Buna tekrar geri dönüş olamaz. İşte, irtica yüzyıl öncekinin hukukuna, şeriat hukukuna dönmektir. Şeriat hukuku, Kur’an’ı Kerim’deki günlük hayatı, dünyayı düzenleyen hükümlerin uygulamasıdır. Osmanlı imparatorluğu, Şeriat hukukunu uyguluyordu. Batı karşısında geri kalmıştı. Bunun için Cumhuriyet, din devlet ayrımı olan laikliği getirmiştir.”[9]

Hz. Peygamberin verdiği hükümleri kabul etmeyen kâfir ve münafıklarla, “Kur’an’ın ahkâm ayetleri uygulanamaz” diyen zihniyet arasında ne fark vardır acaba? Siz söyleyin. Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurur ki:

“Arzu ve istekleri (hevası) benim getirdiğim şeylere tabi olmadıkça sizden birisi mümin olamaz.”[10]

Rabbimiz Hucurat Suresinde şöyle buyurur:

“Ey İman edenler! Seslerinizi Peygamberin sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi peygambere yüksek sesle bağırmayın; yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir.” (Hucurat/2)

Allah ve Rasulü’nün verdiği hükmün önüne, en basit bir görüşü, anlayışı veya sözü geçirmeden teslim olmak gerekir. Böylesi bir teslimiyeti ortaya koymayanların inancı yara almış, akideleri zedelenmiştir. Çünkü İslam mutlak teslimiyettir. Teslimiyetin olmadığı yerde imandan gözetmek yersizdir.

Mealini vermiş olduğumuz ayet-i kerimde, Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in huzurunda ses yükseltmenin ve bağırıp çağırmanın amelleri boşa çıkacağından söz edilmektedir. Herkesin malumu olduğu üzere amel ancak şirk ve küfür ile boşa gider. Buna binaen efendimizin huzurunda bu edep dışı fiilleri işlemek insanı Allah korusun imandan edebilir. Allah Rasulü’nün huzurunda ses yükseltmenin hükmü bu olduğuna göre, bu gün parlamentolarda müşahede edildiği üzere sözlerini, görüşlerini, kanun ve yasalarını Rasûlullah’ın sözleri, görüşleri ve kanunları üzerine çıkaran kimselerin durumu nedir? Hiç şüphe yok ki onlar şirke, küfre ve amellerinin boşa çıkmasına daha evladırlar.[11] İbn-i Kayyim el-Cevziyye der ki:

“Seslerini, peygamberin sesinin üzerine çıkarmak amellerin boşa çıkması için bir sebep olduğuna göre, görüşlerini, akıllarını, zevklerini, siyasetlerini ve bilgilerini O’nun getirdiği şeylerin önüne geçirmenin ve ondan üstün tutmanın hükmü nasıl olur? Bu, onların amellerini boşa çıkarmak için daha öncelikli değil midir?[12]

İbn-i Kayyım’ın da belirttiği gibi bu gün Allah’ın kitabını ve Rasulü’nün sünnetini arkalarına atan, onları işlevsiz bırakan ve onlara alternatif yasalar çıkaran insanların amelleri, boşa gitme bakımından Rasûlullah’ın huzurunda sesini yükselten insanlarınkinden daha öncelikli ve daha evladır. Rabbimiz diğer bir ayette şöyle buyurur:

“Allah ve Rasulü bir işe hüküm verdiğinde, iman etmiş bir erkek ve iman etmiş bir kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur...” (Ahzab/36)

Mümin, Allah ve Rasulü’nün verdiği hükümlere içtenlikle bağlanan, teslim olan ve onlara rıza gösterendir. Allah ve Rasulü’nün ortaya koyduğu ahkâma teslim olmayan veya o ahkâma alternatif hükümler benimseyenler mümin olamazlar. Konumuzla alakalı olan bir ayeti daha naklederek meseleyi noktalamak istiyorum. Rabbimiz Nur Suresinde şöyle buyurur:

“Bu sebeple, O’nun emrine aykırı davrananlar başlarına bir fitne gelmesinden veya kendilerine çok acıklı bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.” (Nur/63)

Ahmed b. Hanbel der ki:

“Kur’an’a baktım, tam otuz üç yerde Rasûlullah’a itaatin olduğunu gördüm. Sonra üstteki ayeti okumaya başladı. Sonra onu tekrar etti ve dedi ki: “Fitne nedir? Fitne şirktir. Kişi Rasûlullah’ın bazı sözlerini reddeder ve buna binaen kalbine bir sapıklık düşer; böylece doğru yoldan sapar ve helak olur.”[13]

Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in emir ve yasaklarına aykırı davranan ve onlara muhalefet edenlerin başına mutlaka fitne isabet edecektir. Onlara isabet edecek fitne ümmetin en büyük imamlarından birisi olan Ahmed b. Hanbel’e göre “şirk”tir. Dolayısıyla Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in getirmiş olduğu şeylere muhalefet ederek kanun ve yasa çıkaranlar, mutlaka şirk fitnesine maruz kalacaklardır.

Yaptığımız tüm bu nakillerden anlaşıldığına göre “Lâ İlâhe İllallâh” diyen bir Müslümanın bu kelimenin bir gereği olarak Allah ve Rasulü’nün vermiş olduğu kararlara tam bir şekilde uyması ve onlara teslim olması gerekir. Eğer kişi bu kararlara teslim olmuyor, rıza göstermiyor aksine muhalefet ediyorsa o zaman Lâ İlâhe İllallâh cümlesinin şartlarından birisini ihlal ettiği için önce iman vasfını, sonrada mükâfatların en değerlisi olan cenneti kaybetmiş olur.

Dil İle ‘İman Ettim’ Demek Yetmez; Dinin Hükümlerine Bağlanmak Gerekir

Bu konu gerçekten de çok önemlidir. Bu gün birçok insan, bu konuda kendisini kandırmakta ve sadece dili ile Müslüman olduğunu söylemesinin veya kalbi ile İslam’ın gerçek olduğunu bilmesinin kendisi için yeterli olacağını zannetmektedir. Bu hatalı anlayışı reddetme ve zikrettiğimiz yanlışa düşmüş insanımızı ıslah etme adına, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile iki Yahudi arasında yaşanmış şu önemli olayı zikredecek ve bazı İslam âlimlerinin bu konuda ne dediğini nakletmeye çalışacağım.

Safvân b. Assâl  radıyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre, bir Yahudi kendisi gibi Yahudi olan diğer arkadaşına:

Bizi şu peygambere götür, dedi. Arkadaşı:

– ‘Peygamber’ deme; çünkü senin ona peygamber dediğini işitmiş olsa sevinir ve gözü dört açılır! Neticede ikisi birlikte Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e geldiler ve Musa’ya verilen dokuz kesin âyeti sordular. Peygamberimiz şöyle buyurarak sorularını cevapladı:

Hiçbir şeyi Allah’a ortak koşmayın, hırsızlık etmeyin, zina yapmayın, Allah’ın öldürülmesini haram kıldığı cana kıymayın, suçsuz bir kimseyi öldürülmesi için idarecilerin yanına götürmeyin, sihirle uğraşmayın, faiz yemeyin, iffetli bir kadına zina iftirasında bulunmayın, savaş günü cepheden kaçmayın, yalnız siz Yahudilere mahsus olmak üzere Cumartesi günü yasağına tecavüz etmeyin!

Bu cevapları alan iki Yahudi:

Biz şehadet ederiz ki, Sen bir peygambersin, dediler ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in elini ve ayağını öptüler. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

O halde bana uymaktan sizi engelleyen nedir[14] diye sordu. İki Yahudi:

Davut Peygamber, soyundan daima bir peygamber bulunması için duâ etmiştir. Şayet biz sana uyacak olursak Yahudilerin bizi öldürmelerinden korkarız.[15]

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selem, bu sözleri ile Yahudilerin kendisine sormuş oldukları dokuz şeyi ve onların gizlediği bir meseleyi  açıklığa kavuşturmuştur. Efendimizin onlara açıkladığı bu şeyler, kendilerinin de çok iyi bildikleri ve “on emir” diye meşhur olan dinî hükümleridir. Bunlardan dokuzunda Müslümanlarla Yahudiler müşterektir. Bir tanesi ise sadece Yahudilere has olan cumartesi yasağıdır. İki Yahudi Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selem’in bu cevaplarından sonra kendisinin ellerini ve ayaklarını öpmüşlerdir.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile iki Yahudi arasında geçen bu bizler için çok önemli bazı hükümler ortaya koymaktadır. Bunlardan birisi, İslam için sadece kalp ile bilmenin yeterli olmayacağı ve insanın iman dairesine girebilmesi için mutlaka imanın gereği olan itaat ve bağlılığı ortaya koymasının zorunlu olduğudur. Bu olmadan kişinin “Ben Müslümanım” demesi hiçbir şey ifade etmeyecektir.

Bu olaydan çıkaracağımız diğer bir hususta şudur: Bir insan İslam’a girmeyi istediği anda üzerinde bulunduğu şirklerin tamamını reddetmesi gerekir. Olayda zikri geçen Yahudiler, her ne kadar dilleri ile şehadet kelimelerini söylemişlerse de, şirk olan itikatlarını terk etmedikleri için kendilerine Müslüman denmemiştir. Allah Rasulü aleyhisselam, onların şehadetlerini, üzerinde bulundukları şirki reddetmedikleri ve kendisine tabi olmadıkları için, İslamlarına yeterli bir alamet görmemiştir. Bu nedenle bir insan; İslam’ın hak, Rasûlullah’ın gerçek peygamber olduğunu, dinin yaşanması gerektiğini ve buna benzer zahiren insanın İslam’ı kabul ettiğini gösteren lafızları söylese; ama bununla birlikte dinin emirlerinden bütünüyle yüz çevirse, yani amel cinsini tamamıyla terk etse bu insan, tıpkı o iki yahudi gibi kâfir olur, dili ile söylediğine itibar edilmez.

İbn Teymiyye rahimehullah bu hâdiseye atıfta bulunarak şöyle demiştir:

“Yahudilerden bir gurup Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gelerek: ‘Biz şehadet ederiz ki sen Allah’ın Rasulüsün’ demişlerdi; ama onlar bu şehadetleri ile Müslüman olmamışlardı. Zira onlar bu şehadeti, kalplerindeki şeyi açığa vurma babından söylemişlerdi. Yani şöyle demişlerdi: ‘Biz biliyor ve kesin olarak inanıyoruz ki, Sen Allah’ın Rasulüsün!’ Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kendilerine: ‘O halde bana uymaktan sizi engelleyen nedir?’ diye sordu. Onlar: ‘Biz, Yahudilerin bizi öldürmelerinden korkuyoruz’ dediler.

İşte bununla kesin olarak bilinmiştir ki, bir şeyi sadece bilmek ve bunu (dil ile) haber vermek, kesinlikle iman (için yeterli) değildir. İmanın olabilmesi için, kişinin boyun eğmeyi ve itaati içine alacak bir şekilde imanı dile getirmesi gerekir…[16]

İbn Kayyım rahimehullah, “Zâdu’l-Meâd” adlı eserinde Necran Hıristiyanlarının Medine’ye gelişini ve bu geliş sırasında yaşanan bazı olayları anlatır. Şu olaya yer verir:

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e altmış kişilik Hıristiyan Necran heyeti binekli olarak geldiler. Bunlardan yirmi dört kişi oranın eşrafındandı… Bekir b. Vâil oğullarının kardeşi Ebu Harise b. Alkame, Necranlıların piskoposu, en büyük din bilgini, önderi ve bir çeşit eğitim bakanı idi. Her bakımdan içlerinde en şerefli ve itibarlı olanları ‘Ebu Harise’ idi. Din kitaplarını okumuştu. Hıristiyan Rum kralları ona değer verir, malî destek sağlar, hizmetçiler hediye ederlerdi. Hıristiyanlık hakkındaki derin bilgi ve içtihadından dolayı ona bir kilise yaptırmışlar ve kendisini ikrama boğmuşlardı. Necran’dan Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gelmek üzere yola çıkınca, ‘Ebu Harise’ katırının üzerine binmiş yanında da kardeşi ‘Kürz b. Alkame’ yürüyorlardı. O sırada Ebu Hârise’nin katırı tökezledi. Bunun üzerine Kürz, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i kastederek

— Geberesice! diye beddua etti. Ebu Harise ona:

— Sen geber! diye cevap verdi. Kürz:

— Niçin ey kardeşim? dedi. Ebu Harise:

— Al­lah'a yemin olsun ki O, beklediğimiz Ümmî Peygamberdir, dedi. Kürz:

—Ma­dem bunu biliyorsun da O’na tâbi olmaktan seni alıkoyan nedir? diye sor­du. O da:

Şu kavmin bize yaptığı şeyler. Bize değer verdiler, mal verdiler, ikramda bulundular ve O’na karşı durmaktan başka şey de kabul etmediler. Şayet O’na iman edecek olsam gördüğün her şeyi elimizden alır­lar, diye karşılık verdi. Ebu Hârise’nin bu sözü, Kürz b. Alkame’ye çok te­sir etmişti. Bu tesir daha sonra gelip müslüman olmasına vesile oldu…”[17]

İbn Kayyım rahimehullah, bu olaydan çıkarılan fıkhî hükümleri zikrederken üçüncü maddede şu önemli noktaya temas etmiştir:

Ehl-i Kitap’tan bir kâhinin Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliğini ikrar etmesi, onun müslüman olması için yeterli değildir. Müslüman olabilmesi için Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e itaat etmesi ve O'na uyması şarttır…”

İbn Kayyım devamla şöyle der:

“Bu meselenin bir benzeri şu olaydır: İki Yahudi âlim, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e üç konu hakkında soru sorup Efendimiz kendilerine cevap verdikten sonra: ‘Şehadet ederiz ki sen peygambersin’ demişlerdi. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onlara: ‘O halde bana tâbi olmanıza mâni olan nedir?’ diye sor­muş, buna karşılık onlar ‘Yahudilerin bizi öldürmesinden korkarız’ demişlerdi. Onların bu şehadeti, onların Müslümanlığı için yeterli olmadı. Bu meselenin bir benzeri de Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in amcası Ebu Tâlib’in, Efendimizin, davasında sa­dık olduğuna, dininin yeryüzü dinlerinin en hayırlısı olduğuna dair dile getirdiği şehadetidir. Onun bu şehadeti de kendisini İslâm’a sokmamıştı. Her kim, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in siyretini ve sahih haberlerde ehl-i kitabın ve müşriklerin birçoğunun Rasûlullah’ın peygamberliğine ve da­vasında doğru olduğuna dair şehadet ettiklerini, ama buna rağmen bu şehadetlerinin yinede kendilerini İslâm’a sokmadığını güzelce düşünürse, bilir ki, İslâm bu durumun ötesinde bir şeydir ve İslam sadece bilgi ve ikrardan ibaret değildir; aksine İslam, hem bilgi, hem ikrar, hem emir ve yasaklara boyun eğmek, hem zahiren ve bâtınen her konuda Rasûlulla’a ve dinine itaat etmek demektir.”[18]

Abdu’l-Kahir el-Bağdadî “el-Fark Beyne’l-Firak” adlı eserinde şöyle der:

“İsfehan Yahudilerinden kendilerine “İseviyye” denilen bir gurup, Muhammed aleyhisselam’ın peygamberliğini, getirmiş olduğu her şeyin hak olduğunu kabul ediyor; lakin bununla birlikte O’nun İsrailoğullarına değil, sadece Araplara gönderilmiş bir peygamber olduğunu söylüyorlardı. Ve yine onlar ‘Muhammed Allah’ın Rasulüdür’ diyorlardı. Ama buna rağmen onlar İslam fırkalarından/müslümanlardan sayılmamışlardır.”[19]

Abdu’l-Kahir el-Bağdadî yine şöyle der:

“Şarikâniyye Yahudileri, liderleri olan Şarikân’ın şöyle dediğini naklederler: ‘Muhammed, Yahudiler dışında hem Araplara hem de diğer insanlara gönderilmiş bir peygamberdir.’ Ve yine onun şöyle dediğini naklederler: ‘Kur'an haktır; Kur'an'ın getir­diği ezan, ikaamet, beş vakit namaz, Ramazan orucu, Kâbe’yi haccetme gibi şeylerin hepsi haktır; ancak bunlar, Yahudilere değil, Müslümanlara farz kılınmıştır. Şarikânîlerin bir kısmı muhtemelen Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in O’nun kulu ve Rasulü olduğuna ve dininin hak olduğuna şehadet ederek bu sayılanları yapmışlardır. Ama buna rağmen İslâm şeriatının kendilerini bağlamadığını söyledikleri için, İslâm ümmetinden sayılmamışlardır.”[20]

Bu nakillerden anlaşıldığına göre, Allah Rasulünün, Rabbinden getirmiş olduğu şeriata bağlanmayan, dini yaşamayan, İslam’ın hükümlerine boyun eğmeyen; ama bununla birlikte dili ile ‘Ben bunları kabul ediyorum’ diyen insanlar, selefin usulüne göre kesinlikle Müslüman olamazlar. Onların dini kabul etmeleri, kalben bu dinin hak olduğunu bilmeleri kendilerine bir fayda sağlamaz.

Bu noktayı iyi tefekkür etmeli ve varsa şayet eksikliklerimizi gidermeliyiz.

 

 


Faruk Furkan

 



[1] Geniş bilgi için bkz. Mefatihu’l-Ğayb, 8/136; el-Cami li Ahkami’l-Kur’an,.3/184.

[2] Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, 1/691.

[3] Mefatihu’l-Gayb, 8/135.

[4] Mecmuu’l-Fetâva, 28/471.

[5] et-Tıbyan fi Aksâmi’l-Kur’an, sf. 270.

[6] Fî Zilali’l-Kur’ân, 3/303, 304.

[7] Camiu’l-Beyan fi Tefsiri Âyi’l-Kur’an 18/156.

[8] Dünyada ki tüm Kur’anların ayet sayısı 6236’dır. Ayet numaralandırılması sonraları yapılan bir uygulama olduğu için bu sayılar değişmektedir.

[9] Siyaset Meydanında yaptığı konuşma. Bkz: Umran Dergisi; 37/ 1997.

[10] Nevevi, “Erbaiyn” adlı kitabında nakletmiş ve “hasen-sahih” demiştir. Bkz: 41 nolu hadis.

[11] Bkz. Şurutu La İlahe İllallah, sf. 81.

[12] İ’lamu’l-Muvakkıîn, 1/51.

[13] Es-Sarimu’l Meslul, İbn-i Teymiyye, sf. 56.

[14] Bazı rivayetlerde burası  “O halde Müslüman olmaktan sizi engelleyen nedir?” şeklinde nakledilmiştir.

[15] Tirmizî, İsti’zân 33; İbni Mâce, Edeb 16. Hadis “Hasen-Sahih”dir.

[16] Mecmuu’l-Fetâva, 7/561.

[17] 3/549.

[18] 3/557.

[19] Bkz. sf. 9

[20] Bkz. sf. 10.

Okunma Sayısı:800