“Erkek veya kadın, kim “mümin” olarak salih amel işlerse, elbette biz ona hoş bir hayat yaşatacağız ve onların mükâfatlarını yapmakta olduklarının en güzeli ile vereceğiz.” (16/Nahl, 97)

MÜSLÜMAN OLMAK İÇİN “ŞİRK”TEN TEBERRİ ETMEK ŞARTTIR

 

بسم الله الرحمن الرحيم

Rahmân ve Rahîm Olan Allah’ın Adıyla…

Bir önceki yazımızda Tevhid Kelimesi’nin ikrarının kişilere ve toplumlara fayda verebilmesi için üzerlerinde bulundukları bâtıl inancı reddettiklerini ortaya koymaları gerektiğini izah etmiştik. Burada ise üzerinde duracağımız husus, kişilerin üzerinde taşıdıkları dinden çıkaran bir ameli terk etmeksizin Tevhid Kelimesi’ni ikrâr etmelerinin kendilerine bir fayda sağlamayacağı gerçeğidir. Diğer bir ifadeyle; La ilahe illallah’ın ikrârı, kişinin her türlü küfür ve şirk ameline tevbe etmesi, kendisini dinden çıkaracak tüm söz ve fiillerden uzaklaştığını beyan etmesi demektir. 

Bilindiği üzere dinimiz İslam, şirki ve küfrü yok ederek tevhidi hâkim kılma maksadıyla Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e gönderilmiş bir dindir. İslam’ın temel gayesi yeryüzünde var olan şirki yok etmek ve şirkin insanların gönüllerine uzanan dallarını kökünden kurutmaktır. Bu nedenledir ki Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde bu hakikate dikkat çekmiştir. Rabbimiz şöyle buyurur:

“Fitne kalkıp din (hâkimiyet) tamamen Allahın oluncaya kadar onlarla savaşın.” (Bakara, 193)

“Hiçbir fitne kalmayıncaya ve din (egemen düzen) bütünüyle Allahın oluncaya kadar onlarla savaşınız.” (Enfâl, 39)

Tefsir ulemasının tamamı, ayetlerde geçen “fitne” kelimesinden muradın “şirk”, “din” kelimesinden muradın da “hâkimiyet, egemen düzen ve şeriat” olduğu hususunda ittifak etmiştir.[1]

Tekrar belirtmek gerekirse; İslam’ın temel hedefi yeryüzünden şirki ve küfrü yok etmektir. Bu nedenle de Rasûlullâh’a yeryüzünde şirki hâkim kılmak isteyen insanlarla mücadele etmesi emredilmiştir. İslam’ın temel hedefi bu olmasına rağmen bu gün şirk yeryüzünde süslü gösterilmekte ve tüm vesilelerle insanlar ona yönlendirilmektedir. Bunun neticesinde de karşımıza şirke bulaşmış büyük bir insan kitlesi çıkmaktadır. Bu insanların kâhir çoğunluğu, –maalesef– içinde bulunmuş oldukları korkunç durumun farkında bile değillerdir. Şirkten beri olmadan insan İslam’a giremediği halde bu insanlar kendilerini –tüm şirk ve küfür itikatlarıyla birlikte– İslam’ın bir neferi olarak addetmekte ve kendilerini ahirette Ehl-i necat’tan kabul etmektedirler. Gerçekten de bu, insanı hüzne boğan çok acı bir durumdur. Allah böylesi insanlara şuur, İslam davetçilerine de onları hidayete ulaştırma aşkı nasip etsin. (âmin)

Bilinmelidir ki, bir insanın Müslüman olup kanının ve malının güvence altına alınabilmesi için kesinlikle şirk ve küfürden teberri etmesi şarttır.[2] Şirk ve küfürden beri olmaksızın kişinin, ne söylemiş olduğu ‘Lâ ilâhe illallah’ Kelime-i Tevhidi kendisine yarar sağlayacaktır ne de Allah’a sunmuş olduğu amellerinden her hangi bir fayda görecektir. Bunların hiç birisi kişinin kurtuluşa ermesi için faydalı olmayacaktır. Kişi eğer bir kurtuluşa nail olmak istiyorsa, her şeyden önce üzerinde bulunduğu şirk itikatlarını terk etmelidir. Aksi halde ne bir kurtuluş söz konusu olur ve ne de cennet… Allah celle celaluhu şöyle buyurur:

 “O haram aylar çıkanca, artık müşrikleri nerede bulursanız öldürün. Onları yakalayın. Onları alıkoyun. Onların bütün geçit yerlerini tutun. Eğer tevbe edip namaz kılar ve zekât verirlerse, yollarını serbest bırakın. Gerçekten Allah Gafurdur, Rahimdir.” (Tevbe, 5)

Ayetin baş tarafında haram ayların hemen akabinde Allah’a şirk koşan insanlarla savaşılması emredilmekte, son kısmında ise bu insanların tevbe etmeleri halinde artık onlarla savaşılmaması gerektiği vurgulanmaktadır. Burada ayetin delil olma yönü “eğer tevbe ederlerse” ifadesinde mevcuttur. Acaba kendileri ile savaşılacak bu insanlardan neye karşı tevbe etmeleri istenmektedir? Yollarının serbest bırakılması ve İslam’ın bir neferi olarak kabul edilmeleri için kendilerinden istenilen tevbenin mâhiyeti nedir? Bu soruyu müfessirlerin görüşleri çerçevesinde ele alarak cevaplandırmaya çalışalım.

* Mukâtil b. Süleyman derki: “Eğer onlar şirkten tevbe ederler ve namazı kılıp zekâtı verirlerse onların yollarını serbest bırakın ve onlara zulmetmeyin.”[3]

* Kadı Beydâvî der ki: “Eğer onlar iman etmek sureti ile şirkten tevbe ederler ve hem tevbelerinin hem de imanlarının doğruluğunu kanıtlamak için namaz kılar ve zekât verirlerse onları bırakıverin…”[4]

* İmam Taberî ise şöyle der: “Eğer onlar Allah’a şirk koşmaktan ve Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in peygamberliğini inkâr etmekten, Allah’ı birleyerek ibadeti diğer ilâhlara değil de yalnızca ona has kılmaya ve Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in peygamberliğini ikrar etmeye rucu’ ederlerse onları bırakın, sizin beldelerinizde gezsinler ve Beytullah’a girsinler.”[5]

* İmam Kurtubi şöyle der: “Asıl kaide şudur: Öldürme her ne zaman şirkten kaynaklanıyorsa, şirkin son bulmasıyla öldürme fiili de yok olur. Tevbe Su­resi’nin 5. ayeti ‘Tevbe ettim’ diyen bir kimsenin fiilleri arasına tevbenin hakiki bir tevbe olduğunu ortaya koyan hususları da eklemedikçe bu sözü ile yetinil­meyeceğine delildir.”[6]

Yukarıda yapmış olduğumuz nakillerde de görüleceği üzere müfessirler, ayette geçen “…eğer tevbe ederlerse…” ifadesini açık bir şekilde “şirkten uzaklaşırlarsa…” şeklinde tefsir ederlerken, İmam Taberi rahimehullah konu üzerinde sözünü daha sarih kullanmış ve fertlerin ya da toplumların can güvenliğine ulaşmalarının ancak açık bir şekilde üzerlerinde bulundurdukları şirkten beri olma şartına bağlamıştır. İmam Kurtubi’den naklettiğimiz alıntı ise gerçekten konuya mükemmel bir şekilde ışık tutmakta­dır. Zira İmam Kurtubi İslam’da kanın mübahlığının sebebinin şirk olduğu du­rumlarda bunun ancak şirke tevbe etmek ve bu tevbenin hakiki olduğunu ortaya koyan emareler göstermekle zail olacağını söylemektedir. Yani aslen müşrik olan bir kimsenin kanı ve canı bu şirki nedeniyle mübahtır. Bu kişinin kanının ve malının haramlığı ise ancak kendisinde şirkin son bulmasıyla, yani şirke tevbe etmesiyle mümkündür. Allah subhanehu ve tealâ yine aynı surenin 11. ayetinde şöyle buyurmaktadır:

"Eğer tevbe ederler, namazı kılarlar, zekâtı verirlerse dinde kardeşleriniz olurlar. Biz ayetleri bilen bir kavme açıklarız." (Tevbe, 11)

Allah subhanehu ve teâlâ bu ayette de, dinde kardeş olmayı yine şirkten teberri etme şartına bağlamıştır. Nitekim bu ayetin tefsirinde de hemen hemen bütün müfessirler bu hususu vurgulamışlardır.[7]

Bu iki ayette dikkat çeken bir diğer husus ise, ayetlerin tamamıyla zahiri İs­lam’dan bahsediyor olmalarıdır. Böylece İrca ehli tarafından dile getirilen “La ilahe illallah’ın şartlarına dair gelen bütün haberler, hakiki İslam’a dairdir. Kişi­lerin zahiren Müslüman olarak kabul edilmeleri ise sadece bu kelimeyi ikrar et­melerine bağlıdır” şeklindeki görüşlerinin de batıl olduğu açığa çıkmıştır. Zira ayetlerden ilkinde müşriklerin yollarının serbest bırakılmasından, ikincisinde ise dinde kardeş olmalarından bahsetmektedir ki, bunlar tamamen zahiri İslam hükmü için şirkten teberri etmenin vucübunu ortaya koymaktadır.

Kişilere zahiren Müslüman muamelesi yapabilmenin şirkten teberri etme şartına bağlı olduğuna dair bir diğer delil, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şu sözüdür:

“Kim Allah’tan başka ilah yoktur der ve Allah’tan başka ibadet edilenleri reddederse malı ve kanı haram olur. Hesabı ise Allah’a kalmıştır.”[8]

Bu hadis de, yukarıdaki ayetlerde verilen mesajı tekid etmektedir. Hadise göre fertlerin ya da toplumların Müslüman kabul edilerek kan ve mallarının do­kunulmazlığı sadece tevhid kelimesini ikrar etmelerine değil, bununla birlikte Allah’tan başka ibadet edilenleri reddetmelerine bağlanmıştır. Ki burada Al­lah’tan başka ibadet edilenlerin reddedilmesi esası yukarıda müfessirlerin ta­nımladığı şirkten beri olmanın ta kendisidir. Nitekim İmam Kurtubi de Tevbe Suresi’nin 5. ayetinin tefsirinde Kadı Ebu Bekir İbnu’l- Arabî’den “Bu şekilde Kur’an ile Sünnet birbirini desteklemektedir”[9] ifadesini nakletmektedir. İbnu-l-Arabî’nin kastettiği hadis ise “İnsanlarla Allah’tan başka ilah yoktur deyinceye kadar savaşmakla emrolundum” hadisidir.[10]

Bu konuda İmam Ebu Batîn şöyle demektedir:

La ilahe illallah’ı söylemekten kasıt; Allah’tan başka ibadet edilenleri red­dedip onlardan beri olmak ve her türlü büyük şirki reddetmektir. Arap müşrik­leri kendi lisanları olduğu için Arapçayı çok iyi bildiklerinden dolayı La ilahe illallah kelimesinin ne manaya geldiğini çok iyi biliyorlardı. Onlardan herhangi birisi ‘La ilahe illallah’ dediği zaman bu sözü, şirki ve Allah’tan başka ibadet edilenleri reddederek söylerdi. Eğer bir kimse hem Allah’tan başkasına ibadet etmeye devam eder hem de ‘La ilahe illallah’ derse, bu kelime onun ca­nını ve malını koruma altına almaz.”[11]

Sonuç olarak; zikri geçen iki ayetten ve o ayetlere ilişkin müfessirlerin görüşlerinden anlaşılmaktadır ki, şirk üzere olan birisi İslam dairesine girmek ve Allah’a iman eden bir kul olmak için her şeyden önce bünyesinde barındırdığı şirklerden uzaklaşarak tevbe etmelidir. Böyle bir tevbe ilan edilmeden şirk üzere olan birisinin İslam’ı asla geçerli değildir.

İçinde yaşamış olduğumuz toplum maalesef birçok açıdan şirke bulaşmış bir toplumdur. Hayat kurallarını Allahtan başkalarından alarak, Allah’ın en önemli hakkı olan teşri‘ (yasama) hakkını kendisi gibi aciz kullara vererek, kâfirlere velayet hakkı tanıyarak, onlara Allah’ın izin vermediği konularda itaat ederek ve daha sayamayacağımız birçok konuda şirke bulaşarak Allah’tan uzaklaşmış bir topluluktur. Aynı zamanda bu toplum –tüm bu şirkleriyle beraber ‘Lâ ilâhe illallah’ diyen bir toplumdur. Böylesi bir toplumu ‘İslam toplumu’ kabul etmek gerçekten de büyük bir yanılgıdır. Şimdi bu insanlar sadece bir kere ‘Lâ ilâhe illallah’ deyivermeleriyle şirk akidelerini terk etmeden hemen Müslüman mı kabul edilecekler? Oysaki bu, Allah ve Rasûlü’nün muradı ile çelişen bir durumdur. Çünkü Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ‘Lâ ilâhe illallah’ demeyi kişilerin Müslümanlığına alamet sayarken, bunu şirkten beri olma ve tüm tâğutlardan uzaklaşma aracı kabul ediyordu. Nitekim yukarıda vermiş olduğumuz hadis bunun en güzel delillerindendir.

Hadisin mefhum-u muhalifinden anlaşıldığına göre, bir kimse ‘Lâ ilâhe illallah’ der, ama Allah’ın dışında ibadet ve itaat edilenleri reddetmezse o zaman onun malı ve canı korunmuş olmayacaktır. Malı ve canı korunmuş olmayan bir insan da, malum olduğu üzere Müslüman değildir.

İmam Müslim’in bu hadisi “Bana ‘Lâ ilâhe illallah’ deyinceye kadar insanlarla savaşmak emredildi. Artık her kim ‘Lâ ilâhe illallah’ derse –İslam’ın hakkı müstesna– malını ve canını benden korumuş olur. Artık onun hesabı Allah’a aittir”[12] hadisinden sonra getirmesi de gerçekten manidardır. Demek ki her zaman ‘Lâ ilâhe illallah’ demek, kişilerin İslam’ı için yeterli değildir; bununla beraber Allah’ın dışında ibadet ve itaat edilenlerin, yani tâğutların ret ve inkâr edilmesi lazımdır. Konuya tevbenin şartları açısından da yaklaştığımızda ortaya çıkan sonuç ayndır. Zira gerek Tevbe Suresi’nin adı geçen ayetlerinde, gerekse de vermiş olduğumuz hadiste kan ve mal dokunulmazlığı şirke tevbe etmek ile ilişkilendirilmitir. O halde burada makbul bir tevbe nasıl olmalıdır sorusunun cevabını bulmakta fayda vardır. Allah celle celaluhu şöyle buyurur:

“İndirdiğimiz apaçık hükümleri ve doğru yolu, insanlara biz Kitab’da beyan ettikten sonra, gizliyenler (var ya), şüphesiz Allah onlara lânet eder ve bütün lânet edebilenler de, onlara lânet okur. Ancak tevbe edenler, ıslâh olanlar ve gerçeği ortaya koyanlar müstesna; onları ben bağışlarım. Zira Ben tevbeleri kabul ederim ve merhametliyim.” (Bakara, 159, 160)

Ayetten anlaşılacağı üzere hakkı gizleyenlerin gelişi güzel bir tevbe ile bu günahtan kurtulamayacakları, tevbe etmeleri ile birlikte gizledikleri hakkı beyan etmeleri ve kendilerini de ıslah etmeleri şartları getirilmektedir. Nitekim ayetin tefsirinde müfessirlerimiz de aynı noktayı vurgulamışlardır. Örneğin, Fahreddin er-Razî bu ayetin tefsirinde şöyle der:

 “Böylece bu ayet, tevbenin ancak caiz olmayan her şeyi terk etmek ve caiz olan her şeyi yap­makla meydana geleceğine delalet eder.”[13]

Razi’nin bu ifadesini konumuzla ilişkilendirecek olursak; kişilerin ‘La İlahe İllallah’ diyerek tevbe etmeleri, caiz olmayan her şeyi, yani şirki reddetmekle, caiz olan her şeyi, yani Tevhid’i ikame etmekle mümkündür. Aynı ayetin tefsirine dair İmam Kurtubi de şunları söylemektedir:

 “Bizim ilim adamlarımıza göre kişinin ‘tevbe ettim’ demesi bu sözünden sonra, önce yaptıklarının aksi kendisinden görülmedikçe yeterli değildir. Eğer kişi irtidat etmiş ise, İslam’ın şeri hükümlerini açıktan ızhar ederek İslam’a döner. Eğer kişi çeşitli günahları işleyen bir kimse ise, ondan salih amelin açıkça görülmesi ile fesad ehli ve önceden işlemiş olduğu hallerin sahibi kimselerden uzak kalmasıyla olur. Şayet putperest kimselerden ise, onlardan ayrılır, İslam ehli ile oturup kalkar. Böylelikle daha önceki halinin aksini açığa vurarak tevbesi gerekleşir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır”[14]

İmam Kurtubi’den yaptığımız bu nakil de, kişilerin ‘La İlahe İllallah’ diyerek şirke tevbe etmelerinin, ancak önceden yaptıkları şirkin aksine bir şeyler söylemeleri ile mümkün olacağını ortaya koymaktadır. Bundan dolayı İslam âlimleri her günahın kendisine has bir tevbe şekli olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Bu hususta Elmalılı Hamdi Yazır şöyle der:

“Her günahın kendisine mahsus bir tevbesi ve her çeşit inkârın bir tevbe tarzı vardır. Bir kayda bağlı olmamak üzere gelişigüzel her tevbe, her günahın tevbesi olamaz. Kısaca, apaçık bir gerçeği gizle­mek küfürdür. İman da gerçeği açıklamaktır. Küfürden sonra da gerçeği açıklamak suretiyle tevbe ve iman makbuldur.”[15]

Gerek tevbenin şartlarına dair ayetin açık metni, gerekse de ayete dair yaptığımız nakiller, gelişi güzel bir şekilde ‘La İlahe İllallah’ demenin şirke tevbe etmek anlamına gelmeyeceğini, bu ikrarın sahih olabilmesi için kişinin kendisinden tevbe ettiği şeyi bütünüyle terk etmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Örneğin bir kimse içki içse ve Arapça olarak anlamını bilmeden “İçki içmeye tevbe ediyorum, kesinlikle bir daha içkinin bir yudumunu dahi ağzıma almayacağım” dese, fakat bu söylemi ile beraber ne söylediğini bilmediği için içki içmeye de devam etse, acaba bu kimsenin içki içmeye tevbe ettiğinden söz etmek mümkün müdür? Nasıl ki böyle bir tevbe zerre kadar bir itibara sahip değilse, aynı şekilde La İlahe’ diyerek neleri reddettiğini bilmeden, ‘İllallah’ diyerek de neleri kabul ettiğini bil­meden, tamamen cahilane bir şekilde ‘La İlahe İllallah’ı telaffuz eden, bununla beraber cahil olduğu için şirk ve küfür söz ve davranışlarına da devam eden bir kimseye Tevhid Kelimesi’ni ikrar etmesinin hiçbir faydası olmayacaktır.

Burada şöyle bir soru sorulabilir: Bir kimsenin İslam’a girmesi için ne demesi lazımdır?

Bu soruya muhakkik İslam âlimleri şöyle cevap vermiştir: Eğer bu kişi ‘Lâ ilâhe illallah’ kelimesi ile şirkten tamamen teberri edildiği anlaşılan bir toplumdan ise, onun İslam’ı için bu kelimeyi telaffuz etmesi yeterlidir. Yok, eğer o kişi ‘Lâ ilâhe illallah’ kelimesi ile şirkten uzak olmayı murad etmeyen bir kavimden ise, o zaman bu kelime onun İslam’ına hükmetmek için yeterli değildir. Bu kelimenin yanı sıra bir de şirkini reddedecek bir söz duymamız gerekmektedir. Buna şöyle bir örnek verebiliriz: Adam ‘Lâ ilâhe illallah’ demelerine rağmen içkinin helal olduğunu iddia eden bir topluluk içerisinde yaşıyorsa, o adamın Müslüman olduğuna hükmedebilmek için kesinlikle ağzından içkinin haram olduğunu ifade eden bir cümle duymamız gerekmektedir. Eğer böyle bir cümle duymazsak onun sırf ‘Lâ ilâhe illallah’ demesi ile İslam’ına hükmedemeyiz; zira o bu kelimeyi içkinin helal olduğuna inandığı zamanda söylemekteydi. Yani küfür halinde iken de bu kelimeyi telaffuz etmekteydi. Onun ‘Lâ ilâhe illallah’ı telaffuz etmesi içkinin haram olduğuna inandığını gösteren bir alamet olmamasından dolayı, bu söz onun İslam’ına hükmedilmesi için yeterli bir karine görülmemiştir. Dolayısıyla, böyle bir insanın Müslüman olarak kabul edilebilmesi, kesinlikle içkinin haram olduğunu ifade eden bir cümleyi ağzından duymaya bağlıdır. Aksi halde o, her ne kadar ‘Lâ ilâhe illallah’ dese de şirkinden tevbe etmemiş bir insan olmaktan öteye geçmez. İşte bu ince anlayıştan dolayıdır ki Hindistan ve çevre bölgelerde ikamet eden âlimler, ineğe tapan insanlara Müslüman olmak istedikleri zaman ‘Lâ ilâhe illallah’ demelerinin yanı sıra bir de inek kesmelerini veya inek eti yemelerini şart koşmuşlardır. Eğer o şahıs inek kesmemekte ve onun etini yememekte diretiyorsa onun İslam’ını kabul etmemişler ve ‘Lâ ilâhe illallah’ demesini onun Müslümanlığı için bir alamet saymamışlardır. Çünkü o adam bu tavrıyla kendisinin tâğutu olan ineği reddetmemiştir. Tâğutu reddetmediği için de Allah’a olan iman iddiası havada kalmıştır.[16]

Eğer biz de bu ince anlayışı iyi kavrarsak o zaman içinde yaşamış olduğumuz toplumun sıkıntısını daha iyi anlar ve gereken tedaviyi daha iyi uygularız.

Allah’ın Rasûlü Putlardan Beri Olmaya Davet Ediyordu

İbn İshak, Hz. Ali’nin İslam’a giriş hâdisesini şöyle anlatır:

“…Hz. Ali iki gün sonra geldi. Onları namaz kılarken gördü ve:

Ey Muhammed! Bu da nedir? diye sordu. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem:

  Allah’ın kendisi için seçtiği ve kendisi ile peygamberlerini göndermiş olduğu dinidir, diye yanıt verdi ve şöyle devam etti: Ey Ali! Ben seni, bir olan Allah’a, O’na ibadete ve Lat ve Uzza’yı reddetmeye davet ediyorum, dedi. Bunun üzerine Ali radıyallâhu anh:

  Bu, benim önceden işitmediğim bir şeydir. Ebu Talib’e danışmadan bir şey yapamam, dedi.

Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem daveti alenen ortaya çıkmadan önce bu gizli işinin ifşa edilmesini hoş görmemişti ve bu nedenle Ali’ye:

  Ey Ali, eğer Müslüman olmayacaksan, o zaman bu işi gizli tut, dedi.

Ali radıyallahu anh o gece bekledi. Allah o gece Ali’nin kalbine İslam’ı sevdirmişti. Sabahleyin erkenden Rasûlullâh’a gelerek:

  Ey Muhammed! (dün) beni neye çağırmıştın? dedi. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem de ona:

  Allah’tan başka hiçbir (hak) ilâhın olmadığına, Onun tek olduğuna ve hiçbir ortağının bulunmadığına şahadet etmeye, Lat ve Uzza’yı reddetmeye ve tüm putlardan beri olmaya davet ediyorum, buyurdu. Ali radıyallahu anh bunu yerine getirdi ve Müslüman oldu…”[17]

Halid b. Said radıyallahu anh, Hz. Ebu Bekr’in telkinleri sonucu İslam’dan etkilenir ve Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem ile görüşmeye karar verir. Bu kararından sonra Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’i aramaya koyulur. O’nu Ecyad bölgesinde bulur ve hemen sorar:

  Ey Muhammed, sen neye davet ediyorsun?’

Bunu duyan Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem hemen davetini aktarmaya başlar ve ona:

  Seni, bir olan, hiçbir ortağı bulunmayan Allah’a, benim O’nun kulu ve Rasûlu olduğumu kabule ve işitmeyen, zarar veremeyen, göremeyen, fayda sağlayamayan ve kendisine ibadet edenle etmeyeni bir birinden ayırt edemeyen putlara ibadet etmekten vazgeçmeye davet ediyorum, diye cevap verir. Bunun üzerine Halid b. Said Müslüman olur ve şahadet getirir…[18] 

 

Faruk Furkan

 



[1] Geniş bilgi için bkz. “el-Muharraru’l-Vecîz”, “Tefsiru’t-Taberî”, “Mefâtihu’l-Ğayb”, “Fethu’l-Kadîr”, “Beydâvî” ve diğer tefsir kitaplarının ilgili bölümleri.

[2] Abdurrahman b. Hasan der ki: “Sahabe, Tabiîn, İmamlar ve Ehl-i Sünnet ulemasının tamamı bir kişinin şirkten tamamen soyutlanmadan Müslüman olamayacağı hususunda icma’ etmiştir.” bkz. “ed-Dürerü’s-Seniyye”, 11/545.

[3] “Tefsiru Mukatil b. Süleyman”, 2/50.

[4] “Envaru’t-Tenzîl”, 1/396.

[5] “Tefsiru’t-Taberî”,14/135.

[6] “el-Cami li Ahkâmi’l-Kur’ân”, 4/12,13.

[7] Geniş bilgi için şu tefsirlere müracaat edebilirsiniz: “Tefsiru Rûhi’l-Meânî”, “Tefsiru’l-Kurtubî”, “Tefsiru Ebi Suud”, “Tefsiru’l-Hâzin”, “Fethu’l-Kadîr”, “Zadu’l-Mesîr”, Elmalılı ve diğerleri…

[8] Müslim, İman, 23.

[9] “el-Cami li Ahkami’l-Kur'an”, 4/12.

[10] Müslim, İman, 23.

[11] “Mecmuatu’r-Resail ve’l-Mesail” içerisinde.

[12] Müslim, İman, 21, 22.

[13] “Tefsir-i Kebir Tercümesi”, 4/115.

[14] “el-Cami‘ li Ahkami'l-Kur’an Tercümesi”, 2/419.

[15] M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 1/462.

[16] Üstat Mevdudî’nin bu meseleyle alakalı çok önemli bir fetvası vardır. Kendisine, Hindu birisinin Müslüman olmak istediği zaman ona sırf Hindistan ile Müslümanların arasını kaynaştırmak için inek kestirilmesinden vazgeçilmesinin faydalı olacağına dair itiraz vâri bir soru sorulur. Üstat bu soruya fıkhının inceliğini ortaya koyan şu cevabı verir:“Si­zin bu meseledeki görüşünüzün, İslâmî görüşe tamamen zıt olduğunu üzülerek belirtmem gerekir. Size göre bu meselede asıl önemli olan nokta iki millet arasındaki ihtilaf ve çe­kişmelerin ne şekilde ortadan kaldırılacağıdır. Ama İslam'a göre asıl önemli olan husus, tevhid akidesini seçmiş bulu­nanların, şirkin muhtemel her tehlikesinden kurtarılması meselesidir. İneğin tanrı olmadığı, mabudlardan sayılmadığı ve kut­sallığına inanan var olmadığı bir ülkede ineği kurban etmek caiz bir iştir. Kurban edilmemesinde herhangi bir sakınca yoktur. Ama ineğin mabud addedildiği ve kutsal bir mevkiye sahip olduğu bir yerde, Ben-i İsrail'e buzağıyı kesme emri ve­rildiği gibi, ineğin kurban edilmesi hükmü vardır. Eğer böyle bir ülkede Müslümanlar belli bir müddet için maslahat icabı inek kurban etmeyi bırakırlar ve inek eti de yemezlerse, ile­ride Hindu milletinin inekperest inançlarından etkilenirler ve ineği kutsallaştırırlar. Dolayısıyla inekperestlerle birlik­te yaşaya yaşaya ‘buzağı sevgisinin kalplerine sindiği’ Mısır'daki İsrailoğulları'nın düştükleri duruma düşmeleri tehlikesi doğar. Yine bu çerçevede, İslam'ı kabul eden Hindular İslam'ın diğer inanç esaslarını kabul etseler de ineğin kutsallaştırılması içlerinde aynı şekilde var olmaya devam edecektir. Bu yüzden ben Hindistan'da inek kurban etmeyi vacip olarak görüyor ve bununla birlikte yeni Müslüman olan herhangi bir Hindunun Müslümanlığını en azından bir kere inek eti yemedikçe muteber saymıyorum. Buna Rasûllullah'ın (s.a.v) şu hadisi delalet etmektedir: ‘Bizim kıldığımız gibi namaz kılan, bizim yöneldiğimiz kıbleye yönelen ve bizim kestiklerimizi yiyen bizdendir.’ Bu ‘bizim kestiklerimizi yiyen’ ibaresi başka bir deyişle şu mânâya gelmektedir: Herhangi bir şahsın Müslümanlara katılabilmesi için cahiliye döneminde bağlı olduğu vehimle­ri, sınırlamaları ve bağımlılıkları parçalayıp bir kenara at­ması gerekir.” Bkz. “Fetvâlar”, 1/216, 217.

[17] "İbn İshak", 1/44.

[18] “Siyretü İbn-i Kesir”, 1/445.

Okunma Sayısı:2266