“(O gün) Peygamber: “Rabbim! Benim kavmim şu Kur’an’ı terk edilmiş bir şey hâline getirdi” diyecek.” (25/Furkan, 30)

MÜSLÜMANI TEKFİR EDEN KÂFİR OLUR

 

بسم الله الرحمن الرحيم

Rahmân ve Rahîm Olan Allah’ın Adıyla…

  

من كفّر مسلماً فقد كفر

Bu konu tarihte olduğu gibi günümüzde de en çok karıştırılan konuların başında gelmektedir. Sebepsiz yere tekfir etmeyi kendisine adet edinen bazı kimseler işin ne derece tehlikeli olduğunu henüz kavramış değillerdir. Bir müslümanı elde güneş kadar açık ve net deliller olmadan tekfir edenler Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem hadislerinde beyan edildiği üzere dinden çıkarlar. Bunun tehlikesini idrak edememiş bazı kimseler bu meselede çok aceleci davranmaktadırlar. Oysa bir müslümanın din dışına itilmesi öyle sanıldığı gibi kolay ve basit bir iş değildir. Bu işin bir takım şartları vardır. Bunlara riayet etmeden bu işe dalanlar büyük bir hüsranla karşılaşacaklardır. Bu, Allah ve Rasûlünün bizlere bildirdiği bir gerçektir. Bu gerçeğe inanmalı ve tevhidi gerçekleştirmiş kimseleri tekfirde aceleci davranmamalıyız.

Şimdi konumuzun izahına geçebiliriz. Meseleye öncelikle konuyla akalı bazı hadisleri naklederek başlayacağız. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:

“Kişi (din) kardeşine ‘Ey kâfir’ dediğinde ikisinden birisi bu sıfatla dönmüş olur.”[1]

“Her kim kardeşine “kâfir” derse, bu söz nedeniyle küfür, ikisinden birisine döner. Eğer (o kimse) dediği gibi ise (problem yoktur.) Ancak böyle değilse sözü kendisine döner.”[2]

“Müslüman bir kişi (kendisi gibi) Müslüman (olan) birisini tekfir ettiğinde eğer o kâfir ise ne ala, şayet kâfir değilse tekfir eden kâfir olur.”[3]

İşin hakikatine bakacak olursak bu hadisler hiç şüphesiz en çok istismar edilen hadisler arasında yerini almıştır. Kimileri “aman bende kâfir olurum” düşüncesiyle açıkça küfre giren insanlara bile bir şey dememekte bazıları da “nasıl olsa burada kastedilen küçük küfürdür, bir şey olmaz“ mantığıyla çok basit meselelerde bile ehl-i imanı küfre nispet etmektedirler. Acaba meselenin tahkiki nedir? Gerçekten de bir Müslümana kâfir diyen dinden çıkar mı? Şayet çıkıyorsa bu ne zaman olur? Hz. Ömer’in, Hatıp b. Ebi Belta’ya söylediği sözü veya kimi sahabelerin Peygamberin huzurunda birbirlerini küfre nispet eden sözlerini ve Hz. Peygamberin onlara ses çıkarmamasını nasıl değerlendirmemiz gerekir?

Evet, bu ve benzeri, müşkil soruların çözümü için meselenin mutlaka ilmi bir zeminde incelenmesi gerekmektedir. Üstat Abdulmun‘im “Kavaid fi’t-Tekfir” adlı müthiş eserinde bu meseleyi ele almış ve kanaatimizce meselenin hakkını vermiştir. Bizde onun yaptığı taksimatı, aynen buraya aktararak meseleyi izah etmeye çalışacağız. O şöyle der:

“Bil ki şu dört gruptan başka hiç kimse bir Müslümanı tekfir etmez:

  1. Allah’ın hükmün hiçe sayan kimse.
  2. Şakacı ve alaycı kimse.
  3. Tevilde hata eden kimse.
  4. İçtihatta hata eden kimse.

1) Allah’ın Hükmünü Hiçe Sayan Kimse: Böylesi birinin kâfir olacağı açıktır. Kâfir olmasının gerekçesi ise şudur: O, Allah’ın verdiği hükümle çelişmeyi kendisine caiz görmüş ve eşyayı/varlıkları Allah’ın verdiği isimden başka bir isimle vasıflandırmıştır. Örneğin, Allah bir şey için “bu helaldir” der, o ise -hiçbir özrü olmaksızın- “hayır o haramdır” der. Allah “kim şu işi yaparsa o mümindir” der, o ise “hayır kim onu yaparsa kâfir olur” der.

Dolayısıyla böyle birisi eşyaya Allah’ın verdiği hükümden başka bir hüküm verir, Allah’ın verdiği vasıftan başka bir vasıf takar ve böylece Allah’ın “iman” dediğine “küfür” der.

Böylelerinin küfründe ve İslam’dan çıkışlarında hiçbir şek ve şüphe yoktur.

2) Şakacı Ve Alaycı Kimse: Bu, bir Müslümanı şaka yere, oyun olsun diye tekfir eden kimsedir. Böyle birisinin -bir önceki kısımda ki gibi-  kâfir olacağında şüphe yoktur. Bunun delili Yüce Allah’ın şu sözüdür:

“De ki; Allah ile O’nun ayetleri ile ve O’nun Peygamberi ile mi alay ediyorsunuz. Artık özür dilemeyin. Siz imanınızdan sonra kâfir oldunuz…”[4]

Bu ayet, kimi müminler hakkında alaycı bir üslup ile laf olsun diye ileri-geri konuşan bir takım insanlar hakkında inmiştir.

Müminler hakkında ileri-geri konuşmak onları tekfir etmekten daha basit bir şeydir. Buna rağmen onlar imanlarından sonra kâfir olmuşlardır. Onlar müminler hakkında şöyle diyorlardı: “Şu kurralarımız/Kur’an okuyanlarımız var ya , (bununla sahabeden âlim olanları kastediyorlardı)[5] Biz onlardan daha çok midelerine düşkün, dilleri daha yalancı ve savaş anında daha korkak hiç kimse görmedik!”

Onlar sırf bu söz sebebiyle imanlarından sonra küfre düşmüşlerdi. Peki, istihza ederek ve eğlence olsun diye müminleri küfürle ve İslâm dairesinden çıkmakla itham eden kimsenin durumu ne olur? Elbette o “siz imanınızdan sonra kâfir oldunuz” hükmüne (dâhil olmaya) daha layıktır.

3) Tevilde Hata Eden Kimse: Bir Müslümanı şüphe sonucu veya yanlış bir tevilden ötürü tekfir eden kimse gibi… Böylesi bir kimse -ilimsiz bir şekilde cahilce hüküm verdiği için- her ne kadar günahkâr olsa da, zayıf bir tevilin ve bazı nasslarla delil getirme şüphesinin bulunmasından dolayı kâfir olmaz.

Böylelerinin örneği, bazı sahabeleri ve o sahabelere yardım eden Müslümanları tekfir eden, büyük günah işleyen Müslümanların küfrüne hükmeden Haricilerin örneği gibidir. Buna rağmen -sırf şüphe ve tevilleri bulunduğu için-sahabeden onların kâfir olduğunu söyleyen hiçbir kimse bulamamaktayız…[6]

İbn-i Teymiye der ki: “Hariciler, ümmeti öldürme, onları tekfir etme ve bid’at işleme açısından insanların en belirginleri idiler. Sahabe arasında gerek Ali radıyallâhu anh olsun gerek diğerleri, hiç kimse onları tekfir etmemiş aksine haddi aşan ve haksızlık yapan Müslümanlar hakkında uyguladıkları hükümleri onlar hakkında da uygulamışlardır.”[7]

4) İçtihatta Hata Eden Kimse: Bir Müslümanı şeriatın tüm naslarını, kurallarını ve bu kuralların gerektirdiği ahkâmı işlettikten sonra içtihaden tekfir eden kimse bu kısma dâhildir. Böylesi birisi hata etmiş olmasına rağmen mazurdur. Hatta (niyetine göre) sevap bile kazanır. Nitekim bu hususta Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:

“Hâkim içtihad eder de hataya düşerse ona bir ecir vardır.”[8]

Hz. Ömer’in, Hatıb b. Ebi Belta’ya “münafık” demesi onun Mekke’nin Müslümanlar tarafından fethedileceği hususunda muhbirlik yapmış olmasından dolayıdır. Bu nedenle Ömer radıyallâhu anh onun boynunun vurulması için izin istemiş, ama Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, Hatıb’ın münafık olmadığını ve İslâm bağının hâlâ ondan zail olmadığını bildirmişti. Bununla beraber Hz Ömer’e “Sen Müslüman kardeşini münafıklık ve kâfirlikle itham ettin hâlbuki o öyle değildi. Dolayısıyla münafıklık ve kâfirlik sana döndü/sen kâfir oldun” demedi. Sebebi ise, Hz. Ömer’in vermiş olduğu hükümde ve söylemiş olduğu sözde içtihad etmiş olmasıydı”[9]

İbn-i Kayyım, bu olaya dair yaptığı yorumda der ki:

“Kişi, kendi heva ve zevki için değil, Allah için, O’nun Râsulü ve dini için öfkelenip yoruma giderek bir Müslüman’a münafıklık ve kâfirlik suçlamasında bulunduğu vakit, bundan dolayı küfre düşmez hatta günah işlemiş bile sayılmaz. Hatta niyetinden ve maksadından ötürü sevaba nâil bile olur.”[10]

Useyd b. Hudayr’ın Sa‘d b. Ubâde’ye “Sen muhakkak ki münafıkları savunan bir münafıksın” sözü de aynı bağlamda değerlendirilebilir. Olay şu şekilde cereyan etmiştir:

İfk hadisesi (Hz. Aişe’ye zina etti iftirası) Rasûlullâh’a çok ağır gelmişti. Bu olaya üzülen Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem minbere çıkıp: “Ey müslümanlar topluluğu! Ev halkım hususunda bana ezası ulaşan bir şahıstan dolayı bana kim yardım eder? Vallahi ben ehlim hakkında hayırdan başka bir şey bilmiş değilim. Bu iftiracılar bir ada­mın da ismini ortaya koydular ki, bu zat hakkında da ben hayırdan başka bir şey bilmiyorum. Bu ismi söyleyen kimse şimdiye kadar ben olmaksızın ailemin yanına da girmiş değildir” dedi. Hz. Âişe der ki: ‘Bunun üzerine Ensâr’ın Evs kabilesinden Abdu’l-Eşhel Oğulları’nın kardeşi Sa‘d b. Muâz ayağa kalktı ve: «Ya Rasûlallah! O kimseye karşı Sana ben yardım edeceğim. Eğer bu iftirayı çıkaran Evs Kabilesi’nden ise ben onun boynunu vuracağım. Eğer Hazreçli kardeşlerimizden ise, yapılacak işi Sen bize emredersin, biz de emrini yerine getiririz» dedi. Hz. Âişe devamla: Bu defa Hazreç Kabilesinden Sa‘d b. Ubâde ayağa kalktı. O bu olaydan önce de iyi bir adamdı. Fakat bu defa kabile asabiyeti onu Sa‘d b. Muâz’ın sözlerinden dolayı öfkeye sürükledi de, Sa‘d b. Muâz’a karşı: «Yalan söyledin. Allah'ın ebedîliğine yemin ederim ki, sen onu (yani Abdullah İbn-i Ubeyy’i) öldüremezsin ve onu öldürmeğe muk­tedir olamazsın. O, senin cemaatinden biri olmuş olaydı sen onun öl­dürülmesini istemezdin» dedi. Bu defa da Sa‘d b. Muâz’ın amcasının oğlu Useyd b. Hudayr ayağa kalkarak, Sa‘d b. Ubâde’ye karşı: «Allah'ın ebedîliğine yemin ediyorum ki, sen yalan söylüyor­sun. Vallahi biz onu elbette öldürürüz. Sen muhakkak ki münafıkları savunan bir münafıksın» dedi…”[11]

Bu olayda da Useyd b. Hudayr radıyallâhu anh kendi içtihadına göre nifak olan bir ameli işlemesinden dolayı Sa‘d b. Ubâde’ye Hz. Peygamberin huzurunda nifak suçlamasında bulunmuştu. Ama Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ona “Sen kardeşine ‘münafık’ dediğin için kâfir oldun” dememişti. Bunun nedeni ise Hz. Useyd’in vermiş olduğu hükümde içtihada dayanıyor olmasıydı.

Tarihte buna benzer birçok olay vuku bulmuştur. Maksat hâsıl olduğu için bu iki örnekle iktifa ediyoruz.[12]

Yaptığımız nakilden anlaşıldığına göre, bir Müslümanı delilsiz ve gerekçesiz yere tekfir eden birisi dinden çıkar. Bu konuda bir tevile ya da bir ictihada dayanan kimse ise dinden çıkmaz. Hatta içtihadı bir delile mebni ise sevap bile kazanabilir.

Âlimlerden kimisi konumuzun esasını teşkil eden “Her kim kardeşine “kâfir” derse…” hadisinde geçen “küfür” lafzını küçük küfre hamletmiş ve böylesi birisinin dinden çıkmayacağını söylemiştir. Ama yukarıda zikri geçen taksimat ilmî veriler açısından daha isabetlidir.

İmam Nevevî bu hadisi “muşkil” hadislerden saymış ve beş manası olduğunu söylemiştir.[13]

Sonuç

İzahını yapmaya çalıştığımız bu kaide şer‘î delillerin ortaya koyduğu hakikatlere göre sahih ve sabit bir kaidedir. Ancak alelıtlak kullanılacak bir kaide değildir. Her kim bu kaideden söz etmek isterse üstte geçen taksimata riayet etmesi zorunludur. Aksi halde karmaşıklıkların önüne geçilemez.

Müslümanı tekfir etmek sanıldığı gibi basit ve kolay bir iş değildir. Elinde kat‘î deliller olmadan bu işe kalkışanların küfre girmesinden korkulur. İmam Şevkânî der ki: “Bilinmelidir ki, Müslüman bir şahsiyetin dinden çıktığına ve küfre girdiğine hüküm vermeye kalkışmak -elinde güneşten daha açık bir delil olmadıkça- Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir kul için münasip bir şey değildir.”[14]

Tehlikesinden dolayı nice ulema bu konuda çok temkinli davranmış ve çok net delillere vakıf olmadan İslam akdi sabit olan kimseleri tekfir etmekten hep kaçınmışlardır.

Bizim tekfirinden uzak durulması noktasında sürekli olarak sakındırmaya çalıştığımız kimseler; tağutlardan teberri etmiş, tevhidi sağlam ve İslam’ı sabit olan Müslümanlardır. Böylelerini tekfirde aceleci davranmak hatadır. Bizim sakındırmalarımız hep böylesi kimselere yöneliktir. Bunların dışında kalanların ise konumuzla alakası yoktur. Yani tevhidi bozuk, kalbini tağutlara bağlamış ve şirkten uzak durmayan kimselerin bu kaide ile alakaları yoktur. Yapmış oldukları küfür amelleri nedeniyle böylelerini tekfir edenler bu hareketlerinden dolayı tehdit kapsamına girmezler. Onların -zaten olması gerekeni yaptıkları için- kınanmaları dahi söz konusu değildir. Bu ayrıntıya dikkat edilmeli ve muradımız iyi tahkik edilmelidir. Allah en iyisini bilendir.

 

Faruk Furkan

 

 

 



[1] Buhârî, Edeb, 73. Hadis no: 6103.

[2] Müslim, İman, 26. Hadis no: 60.

[3] Sahihu Süneni Ebi Davud, 3921.

[4]      Tevbe Suresi 65,66.

[5]      Maalesef yaşadığımız coğrafyada da buna benzer bir düşünce hâkim durumdadır. İlimle uğraşan veya “Hoca” diye bilinen insanlar halk nezdinde adeta bir “dilenci” mesabesindedirler. Hatta öyle olmuştur ki; hocaların menkıbe ve kıssaları milleti güldürmek için dilden dile dolaşmaktadır. “Bahçene bir inek, bir de hoca girse; sen hocayı çıkar” diyecek kadar ileri gidilmiştir. Yaşadığımız coğrafya itibarı ile her ne kadar bu sayılan kötü vasıfların birçoğu hocalarda bulunsa da, sırf dine nispet edildiklerinden dolayı böylesi lafları kullanmamak gerekir. Çünkü ulema ile istihza din ile istihzanın içerisine girer. Bu nedenle de sahibini kötü bir akıbete duçar eder. Ağzımızdan çıkan sözlere son derece dikkat etmeliyiz.

[6] Velid b. Raşid es-Sueydân, akaid ile alakalı meselelerde Ehl-i Sünnetin icma’larını cem ettiği “el-İcmau’l Akdî”  adlı eserinde sahabenin Haricîlerin tekfir edilmeyeceği hususunda icma’ ettiklerini belirtmiş ve şöyle demiştir: “Sahabeler Haricîlerin tekfir edilmemesi hususunda bildiğim kadarıyla icma’ etmiştir. Onların tekfiri hususunda ki ihtilaf sahabeden sonra vuku bulmuştur.” Bkz. “el-İcmau’l-Akdî”, 587. madde.)

[7]      “Mecmuu’l-Fetâvâ”, 7/217.

[8] Müslim, 1716.

[9] “Kava‘id fi’t-Tekfir”, sf. 250–253.

[10] “Zâdu’l-Meâd”, 3/372. Müessesetü’r-Risâle baskısı.

[11] Buhârî, 4041 numaralı hadisin bir bölümü.

[12] Konuyla alakalı diğer örnekler için bkz. “Kava‘id fi’t-Tekfir”, sf. 253.

[13] Bkz. “Şerhu Sahîhi Müslim”, İmam Nevevî, 1/238.

[14] Şevkânî, “es-Seylü’l-Cerrâr ala Hadâiki’l-Ezhâr”, 4/578.

Okunma Sayısı:3851