“Erkek veya kadın, kim “mümin” olarak salih amel işlerse, elbette biz ona hoş bir hayat yaşatacağız ve onların mükâfatlarını yapmakta olduklarının en güzeli ile vereceğiz.” (16/Nahl, 97)

MUTEBER BİR İHTİLAFIN OLDUĞU YERDE ASLA TEKFİR OLMAZ

 

بسم الله الرحمن الرحيم

Rahmân ve Rahîm Olan Allah’ın Adıyla…

İhtilaf insanoğlunun özünde var olan İlâhî bir kanundur. İnsanlar en ufak meselelerde dahi ihtilaf edebilecek bir tabiatta yaratılmışlardır. Öyle ki “bu kadarı da olmaz!” dedirtecek tartışmalara bile şahit olabilmekteyiz. Bu nedenle insanoğlunun benliğinde var olan bu hakikati göz önünde bulundurarak onların anlaşmazlıklarını şer’î bir çerçevede ele almalıyız.

Müslümanlar arasında vuku bulan ihtilaflar mezmum (kınanmış) ve memduh (övülmüş) olmak üzere ikiye ayrılır.

1) Mezmum ihtilaf. İhtilafın bu türü kendi arasında tekrar ikiye ayrılır:

a) Sahibini dinden çıkaran ihtilaf. Bu, imanın aslı ile çelişen meselelerde yapılan ihtilaftır. Şia’dan bazı grupların Kur’an’ın eksik olduğunu iddia etmesi ve Kur’an’ın tahrif edildiğini söylemesi buna örnek olarak verilebilir.

b) Sahibini dinden çıkarmayan ihtilaf. Bu da imanın aslı ile çelişmeyen bir takım kelamî meselelerdeki ihtilaflardır. Günah işleyenin dinden çıkıp-çıkmayacağı tartışması buna örnek gösterilebilir.

Bu iki maddeden her biri mezmum ihtilaf çerçevesinde değerlendirilmiş ve içerisine düşenler kınanmıştır.

2) Memduh ihtilaf. Bu da şer’î delillerin farklı şekillerde yorumlanması neticesinde meydana gelen bazı fıkhî meselelerde ve fer’î hükümlerde olur.[1] Başın ne kadarının mesh edileceği, kadının ne kadar iddet bekleyeceği ve benzeri konular hep memduh ihtilaf çerçevesinde değerlendirilmiştir.[2] 

Bu girişten sonra hemen belirtmeliyiz ki, muteber bir ihtilafın olduğu yerde asla tekfir olmaz; tekfir ancak üzerinde icma’ bulunan meselelerde muhalefet eden kimseler için söz konusudur.[3]

Fehd Abdullah der ki: “Anlattığımız şeylerden şu önemli kaideyi formüle edebiliriz: Tekfir ancak hakkında icma’ olan meselelerde olur.”[4]

Kitabının başka bir yerinde de şöyle der:

“İhtilaflı meselelerde tekfir etmek caiz değildir. İslam âlimleri bu gerçeğe dikkat çekmiş ve şöyle demişlerdir: ‘Zannî delile dayanan meselelerde tekfir olmaz’ (…) “Tartışmalı meselelerde (karşı tarafı) kınamak dahi mümkün değilken ya (ona) kâfir hükmü vermek nice olur?”[5]

“el-Mevsuatu’l-Kuveytiyye” adlı eserde İbn-i Abidin’den naklen şöyle denir:

“Sözünü güzel bir şekilde yorumlamak mümkün olduğu veya küfür olduğunda –zayıf bir rivayet dahi olsaihtilafın bulunduğu şeylerde Müslümanın tekfir edilmesi uygun bir şey değildir.”[6]

Ulema, ihtilaflı meselelerde karşı tarafı tamamen haksız kabul etmeyi bile uygun görmemişken, bu meselelerde tekfirleşenler acaba hangi insaf ilkesine göre hareket etmektedirler? Bunu anlamak gerçekten de mümkün değildir. Oysa âlimlerimiz böylesi tartışmalı meselelerde “Hata ihtimaliyle birlikte bizim mezhebimiz doğrudur; doğru olma ihtimaliyle beraber muhalifimizin mezhebi yanlıştır” diyerek karşı tarafın da az bir ihtimalle bile olsa haklı olabileceğini kabul etmişlerdir. Muhalifin haklı olabileceği ihtimali dahi, bırakın tekfirleşmelerini birbirlerini itham etmelerini bile olanaksız kılmıştır.

İslam tarihinde nice büyük ihtilaflar olmuştur. Hatta kabul edilmesi asla mümkün olmayan görüşler bile ortaya atılmıştır, ama buna rağmen hiçbir âlim karşı taraftakini sırf kendi görüşüne muhalefet ettiği için tekfir etmemiştir. Bu meseleye şöyle bir örnek verebiliriz: Kur’an-ı Kerimde ki sûrelerin başında yer alan “besmele”nin bir ayet olup-olmadığı mezhepler arasında bir hayli tartışılmıştır.

a) İmam Şafiî, bunun bir ayet olduğunu belirtmiştir.

b) İmam Malik, bunun bir ayet olmadığını savunmuştur.

c) İmam Ebu Hanife ise bunun tam bir ayet olduğunu, ama sûre başlarından bir ayet olmadığını söylemiştir.[7]

Bilmemiz gerekir ki, Kur’an üzerine bir harf ilave etmek veya ondan bir harf çıkarmak tüm ulemaya göre küfürdür. Şimdi, İmam Şafiî’nin içtihadına göre İmam Malik Kur’an’dan tam 113 ayeti[8] yok saymıştır. İmam Malik’e göre ise İmam Şafiî Kur’an’a tam 113 ayet ilave etmiştir. Her iki âlime göre de Kur’an’a ilave yapmak veya ondan bir şeyi çıkarmak küfürdür. Fakat burada bir içtihat söz konusu olduğu için ne İmam Şafiî İmam Malik’e “sen kâfir oldun” demiştir ve ne de İmam Malik İmam Şafiî’ye “sen dinden çıktın” diye bir ithamda bulunmuştur. Onlar, ihtilafın olduğu yerde tekfirin olmayacağını iyi bildikleri için asla birbirlerine böylesi ithamlarla suçlamamışlardır.[9]

Bu gün de küfür olduğu ihtilaflı olan meselelerde asla Müslümanların birbirlerini tekfir etmemesi gerekmektedir. Kişi her ne kadar o mesele hakkında sakınmayı esas alsa ve o işi işleyenlere kendince tavır takınsa dahi yine de meseleyi tekfir boyutuna taşımamalıdır. Unutmayalım ki tekfir, delaleti ve sübutu kat’î olan meselelerde olur. Delaletinde veya sübutunda zannîlik varsa o zaman Müslüman –her ne kadar tercih yapma hakkına sahip olsa da kendisi gibi düşünmeyen diğer Müslümanları asla tekfir etmemelidir.[10]

 

 

Faruk Furkan

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



[1] Bilindiği üzere şer‘î deliller subut ve delalet açısından ikiye ayrılır. Bunlardan da her biri ayrıca kendi içerisinde kat’î ve zannî olmak üzere ikiye bölünür. Bu ayrımların neticesi olarak karşımıza subutu ve delaleti kat’î; subutu kat’î, delaleti zannî; subutu zannî, delaleti kat’î; hem subutu hem de delaleti zannî olmak üzere dörtlü bir taksimat çıkmaktadır. Kur’an ve mütevatir hadisler subut (sözün sahibine nispetinin gerçekliliği) açısından kat’î delillerdir. Bununla beraber gerek Kur’an ayetleri gerekse hadisler delalet (hangi manayı içerdiği) açısından kat’î veya zannî olabilirler. Subutu ve delaleti kat’î olan bir şeyi inkâr eden küfre düşer. Eğer subutunda zannilik varsa bunu kabul etmeyen hemen küfre nispet edilmez, ama yerine göre dalalete düşmekle suçlanabilir. Âlimlerin ihtilaf ettikleri meseleler hep bünyesinde zan barındıran delillerden kaynaklanmıştır. Kat’î delillerde asla ihtilaf etmemişlerdir. İşte Memduh ihtilaf hep zannî delillerden naşi olarak gündeme delmiştir. İki yönden de kat’î olan delillerden naşi olan tek bir ihtilaf dahi vuku bulmuş değildir. Buna binaen zanni delillere dayanan ihtilaflarda iki tarafın birbirini itham etmesi asla söz konusu olmamıştır. Bu nedenle de bu tür ihtilafa “Memduh ihtilaf” denmiştir.

[2] Burada şu noktalara temas etmemiz yerinde olacaktır:

1) İhtilaf kaçınılmaz bir şeydir. Onu tamamen yok saymak mümkün değildir.

2) Fıkhî ihtilaflar bir rahmet ve ümmet için bir genişlik vesilesidir.

3) İhtilafın bu türünde karşı tarafı suçlamamak ve itham etmemek esastır,

4) İhtilaflı meselelerde isabet eden taraf genelde kesin olarak bilinmemektedir. Fehd Abdullah, “et-Tekfir Hukmuhu-Davabituhu-el-Ğuluvvu fîhi”, sf. 109 vd.

[3] Bu kaydı burada zikretmemizin sebebi muteber olmayan ihtilafın olduğu yerde –eğer bu ihtilaf küfür derecesine ulaşıyorsa- tekfirin olabileceğidir. Unutmayalım ki tarihin her devrinde küfre sapmış insanların basitte olsa ellerinde bir delili vardır. Kendince delilsiz bir şekilde küfre sapan neredeyse yok gibidir. Bu nedenle İslam âlimleri elinde muteber bir delili olduğu halde hata işleyenlerle muteber bir delile sarılmadan hata işleyenleri hep birbirinden ayırt etmişlerdir. Eğer bu ayırım yapılmazsa o zaman tarihteki en azgın kişilerin bile itham edilmemesi gerekir.

[4] Fehd Abdullah, “et-Tekfir Hukmuhu-Davabituhu-el Ğuluvvu f îhi”, sf. 113.

[5] A.g.e. sf. 111.

[6] “el-Mevsuatu’l Fıkhiyyetu’l Kuveytiyye”, Tekfir maddesi, 13/227.

[7] Bkz. Ali Sabunî, “Tefsiru Ayâti’l-Ahkâm”, 1/34.

[8] Tevbe suresi besmele ile başlamadığı için buradaki ilave veya çıkarma 113 olacaktır.

[9] Buna şu ihtilafı da örnek gösterebiliriz: Temyiz yaşına girmiş bir çocuk kendisini dinden çıkaracak bir amel işlese veya hâşâ Allah’a sövse, Ebu Hanife ve İmam Muhammed’e göre kâfir olur. Ebu Yusuf ise böyle bir çocuğun buluğ çağına girmediği için kâfir olmayacağına fetva vermiştir. Bkz. “Hukuku İslâmiyye Kamusu”, 4/8

Şimdi ne Ebu Hanife “sen benim kâfir dediğime kâfir demedin” diye Ebu Yusuf’u tekfir etmiştir, ne de Ebu Yusuf “sen benim Müslüman kabul ettiğimi kâfir görüyorsun” diye Ebu Hanife’yi suçlamıştır. Kesinlikle böylesi bir suçlama vuku bulmuş değildir. Hâlbuki birinin “kâfir” dediğine öbürü “Müslüman” demekte diğerinin “Müslüman” dediğine ise öbürü “kâfir” gözüyle bakmaktadır. Aralarında muteber bir ihtilaf söz konusu olduğu için iki taraf arasında hiçbir surette tekfirleşme söz konusu olmamıştır.  

[10] İbn-i Abidin der ki: “Bir meselede tekfiri gerekli kılan birçok yön olsa, bununla beraber birde tekfire mani tek bir vecih olsa müftünün –tehlikesinin büyüklüğü ve Müslümana hüsnü-ü zan beslemesi gerektiği için– tekfire mani olan o veche meyletmesi gerekir.” Bkz. “el-Mevsuatu’l Fıkhiyyetu’l Kuveytiyye”, Tekfir maddesi, 13/227.

Okunma Sayısı:1244