“Rabbiniz buyurdu ki: Bana dua edin, duânıza icabet edeyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler aşağılanmış bir hâlde cehenneme gireceklerdir.” (Mümin, 60)

O GELMESİN DE ÖBÜRÜ MÜ GELSİN?

 

D

emokrasi bâtılını savunan İslamcıların neredeyse hepsinin öne sürdüğü ve bu bâtılı desteklemede kendilerini haklı çıkaracağına inandıkları bir itirazları var: “Hocam, eğer o gelmezse öbürü gelecek, iyi olan seçilmezse kötü olan seçilecek. İşte bundan dolayı biz bu bâtılı destekliyoruz!”

Zannımca bu itirazın cevabı doğru bir şekilde verildiği takdirde birçoğunun ardına sığınacağı bir kalkan ve demokrasi bâtılını desteklemeye gerekçe göstereceği bir mazeret kalmayacaktır. O halde bu itirazı nasıl cevaplandırabiliriz? Bu itiraza verilecek elbette birçok cevap vardır; lakin ben burada farklı bir noktadan yaklaşarak bu itiraza cevap vermek istiyorum:

v Bilindiği üzere şeytan, biz insanoğlunun ezelî ve amansız düşmanıdır. Bizleri saptırmak ve doğru yoldan çıkarmak için elinden geleni ardına koymayacağına dair söz vermiş ve fiilen de bunu göstermiştir. Şeytanın, biz insanları saptırırken başvurduğu sayılamayacak kadar çok yol vardır. Bu yollardan bir tanesi de şudur: Bir yanlışı kabul ettirmek için bir doğruyu öne sürmesi…

Evet, şeytan insanları kandırmak için ara ara bu yola başvurur. Yani bir yanlışı, bir bâtılı veya bir hatayı kabul ettirip yaptırmak için bir doğruyu öne sürer. Bunun şeytanın bir metodu olduğunu bilmeyen insan ise hemen buna kanıverir.

Alçak şeytan, bu tuzağını Allah’a bile uygulamaya kalkmıştır. Hâşâ Allah’ı bile kendince aldatacağını, bu metodu ile kandıracağını zannetmiştir. Rabbimiz şöyle buyurur:

“Andolsun, sizi yarattık. Sonra size şekil verdik. Sonra da meleklere, ‘Âdem için secde edin (saygı ile eğilin)’ dedik. İblis’ten başka hepsi secde ettiler. O, secde edenlerden olmadı. Allah, ‘Sana emrettiğim zaman seni secde etmekten ne alıkoydu?’ dedi. (O da) ‘Ben ondan daha hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın’ dedi.” (A‘râf Sûresi, 11, 12)

Görüldüğü üzere şeytan, Âdem aleyhisselam’a secde etmeyişini bile bu metodu kullanarak meşru göstermeye çalışmıştır. Ayetin şu kısmını gelin tekrar okuyalım:

“Ben ondan daha hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın

Allah’ın şeytanı ateşten, Âdem aleyhisselam’ı ise çamurdan yarattığı doğrudur. Fakat şeytan bu doğruyu gündeme getirerek kendisinin ondan daha hayırlı ve daha iyi olduğu bâtılını kabul ettirmeye çalışmıştır! Bunu şimdilik aklımızın bir köşesine yazalım ve bu metodun şeytana ait bir metot olduğunu unutmayalım.

Gelelim günümüze… Bu günde böyle değil mi? Bu gün de şeytanın dostları bu metodu uygulamıyorlar mı? Bu gün de insanlar bâtıllarını, yanlışlarını ve hatalarını kabul ettirebilmek için bazı doğruları gündeme getirmiyorlar mı? Mesela size bir örnek vereyim: Çarşıda mini etekle gezen bir bayana gidip:

— ‘Niçin bu eteği giyiyorsun? Bu câiz değildir!’ dediğinizde, o kadın size:

— ‘Ne yani külotla mı gezeyim?’ demiyor mu?

Evet, külotla gezmek çok yanlış bir şeydir. Bir bayanın asla böyle gezmemesi gerekir. Bu doğru. Ama mini etekle de gezmemek gerekir. Mini etekle gezmek yanlıştır. İşte burada kadın, etekle gezme bâtılını size kabul ettirebilmek için külotla gezmeme doğrusunu öne sürüyor ve zannınca kendisini haklı çıkarıyor.

Bir örnek daha verelim: Mesela kimi insanlara:

— ‘Kardeş, faizle ticaret yapma! Bu haramdır’ dediğinizde, adam size:

— ‘Ne yani aç mı kalalım?’ demiyor mu?

Tamam, senin aç kalmaman ve kendini doyurman gerekir; bu doğru. Ama aynı zamanda senin faiz de yememen gerekir. İşte adam burada faizle ticaret yapma bâtılını size kabul ettirebilmek için aç kalmama doğrusunu öne sürüyor ve kendisini haklı çıkarmaya çalışıyor.

Konumuzu da aynı bu şekilde değerlendirmek gerekir. Adama:

— ‘Allah’ın kitabı ile hükmetmeyen, şer‘î idareyi reddeden ve Allah’ın kanunlarına aykırı yasalar çıkaran insanları destekleme!’ dediğinizde adam hemen karşınıza geçiyor ve:

— ‘Ne yani o zaman komünistler mi başa gelsin?’ diyor.

Evet, komünistlerin idaresinin kötü olduğu, bunların İslam’a ve Müslümanlara düşmanlığı bilinen bir gerçek. Yani bunların kötü olduğu doğru. Ama Allah’ın kitabı ile hükmetmeyen insanların idareye gelmesi de yanlış. İşte tam burada adam, komünistlerin idaresinin kötü olduğu doğrusunu öne sürerek Allah’ın kitabı ile hükmetmeyen insanları destekleme bâtılını size kabul ettirmeye çalışıyor.

Girişte söylediğimiz: “Hocam, eğer o gelmezse öbürü gelecek, iyi olan seçilmezse kötü olan seçilecek. İşte bundan dolayı biz bu bâtılı destekliyoruz!” şeklindeki itirazı bu örnekler ışığında tekrar değerlendirelim.

Evet, eğer o gelmezse öbürü gelecek, iyi olan seçilmezse kötü olan seçilecektir. Bu doğru. Ama bu doğru, hiçbir zaman demokrasi batılını, Allah’ın hükmünü terk etme yanlışını meşrulaştırmayacak ve bizlerin bâtılı desteklemesini haklı çıkarmayacaktır.

Bu nedenle tekrar tekrar vurguluyor ve diyorum ki: Bu, şeytanın bir oyunudur, bir aldatmacasıdır. Şeytan bâtılı kabul ettirmek ve hatalı bir işi meşru göstermek için bu tür vesilelere başvurur ve daima bir doğruyu öne sürerek hemen ardından bir bâtılı kabul ettirmeye çalışır. Eğer biz gerçektende Allah’a hesap vermeye inanıyor ve O’nu asla kandıramayacağımızı biliyorsak, bu tür yanlış cümlelerin ardına sığınarak demokrasi batılını desteklemeyi terk etmeliyiz. Ve şunu hiç unutmamalıyız ki, biz her ne kadar bu tür aklî çıkarımlarla karşımızdaki insanları kandırsak da âlemlerin Rabbi olan ve her şeyi en ince ayrıntılarına kadar bilen Allah’ı asla kandıramayacağız. Tıpkı şeytanın kandıramadığı gibi…

Bu, konunun girişindeki itiraza vereceğimiz birinci cevabımız.

v İkinci cevabımıza gelince; içerisinde yaşamış olduğumuz sistem birçok açıdan sıkıntılarla dolu. Allah’ın sınırlarına riayet etmemesi, Allah’ın emir ve yasaklarını dikkate almaması, Allah’ın yasaklarını ‘serbest’, emirlerini ise ‘yasak’ addetmesi, kanun koyma hakkını kendinde görmesi, bâtıl birçok yola başvurması ve daha sayamayacağımız nice gayr-i İslamî durum sistemin sıkıntılarından bazılarıdır. Bütün bu sıkıntılı durumun içerisinde kişinin hâlâ iyi olduğunu söylediği kimseleri destekleme gayreti içerisine girmesinin örneği, tıpkı içerisinde içki satılan, kadın pazarlanan, kumar oynatılan bir mekânda “Kasada bizim adam durmasın da öbür adam mı dursun?” diyen kimsenin örneğine benzer.

Böylesi pis işlerle dolu bir mekânda kasada falancanın veya filancanın durmasının anlamı nedir ki? Bu mekân birçok sıkıntıyla dolu. İçerisinde Allah’ın haram kıldığı her türlü pislik işletiliyor. Bu durumda falancanın, filancanın veya feşmekanın kasayı işletmesinin hiçbir anlamı yoktur. Sonuçta kim gelirse gelsin, gelen kimse, orayı işletmeye devam edecek ve Allah’ın yasakladığı tüm pisliklerin icra edilmesine göz yumacaktır.

“Kasayı namaz kılan birisi mi idare etsin, yoksa namaz kılmayan birisi mi? Rüşvet alan birisi mi idare etsin, yoksa rüşvet almayan birisi mi? Dürüst olan birisi mi yönetsin, yoksa sahtekâr olan birisi mi?”

Evet, zannımca birçoğumuzun takıldığı nokta sanki burası. Herkes kasiyerin nasıl olması gerektiğini konuşuyor; ama hiç kimse mekânın kötülüğünü, iğrençliğini ve rezaletini görmüyor. Oysa bu mekân tıpkı bataklık gibi pislik üreten bir mekân!

İnsanımızın şu noktayı Allah için sorgulaması ve düşünmesi gerekmektedir: Kasada duran kim olursa olsun; ister namaz kılan birisi olsun, ister kılmayan, ister sahtekâr birisi olsun, ister dürüst neticede kasada durduğu sürece zorunlu olarak içkiyi de satacak, kadını da pazarlayacak, kumarı da oynatacak… “Ben burada bu işlere müsaade etmem!” diyemeyecek. Çünkü bu sözü söylediği anda patronlar onu işten atacak ve haddini aştığı için görevine son vereceklerdir.

İşin aslına bakıldığında kasaya geçen kimsenin niteliğinin veya vasıflarının hiçbir önemi yok. Çünkü kasaya kim geçerse geçsin sonuç değişmeyecek ve her gelen kendisi için belirlenen rolü kendince en iyi şekilde oynayıp gidecektir.

Hiç kimse çıkıp da “Arkadaş bu mekânda benim ne işim var. Ben müslümanım. Burası Allah’ın lanet ettiği ve lanet ettiği işlerin işlendiği bir yer. Ben burada yer almamalıyım” demiyor, diyemiyor. Oysa bir müslümanın bu tür yerlerde bulunması ve kasayı daha iyi muhafaza etme adına böylesi pisliklerini işlendiği mekânlarda yer alması olacak şey değildir.

Aynı bunun gibi, Allah’ın hükmü ile hükmedilmeyen bir meclisi idare eden kişi namaz kılan biri olsa ne, olmasa ne? Allah’ın şeriatının hâkim olmadığı bir yeri yöneten kimse dürüst olsa ne, olmasa ne? Allah’ın ahkâmının rafa kaldırıldığı, hükümlerinin iptal edildiği bir toprak parçasını çekip çeviren insan dindar olsa ne, olmasa ne? Kur’an’la yönetilmeyen bir yere mütedeyyin birisi hükmetse ne, hükmetmese ne? Yani mesele bizi yöneten kimsenin niteliği değil; asıl mesele bizi ne ile yönettiğidir. Kur’an ile mi yönetiliyorsun, yoksa başka kitaplarla mı? Allah’ın hükmü ile mi idare ediliyorsun, yoksa beşerin hükmü ile mi? Eğer Allah’ın hükmü ve idaresi ile yönetilmiyorsan, yöneten insanın iyi, kaliteli, düzgün, çalmayan, dürüst ve benzeri güzel vasıflarla muttasıf olması önemli değildir. Seni ne ile yönetiyor sen ona bak!

Müslüman, Allah’ın ve Rasulü’nün kendisine gösterdiği şekilde kötülüklerle mücadele etmelidir. Kafasına göre mücadele metotları geliştirmemelidir. Eğer mücadele edemeyecekse —ki mevcut şartlarda bu kesin böyledir— oraya hiç gelmeyi düşünmemelidir.

Başlıkta vermeye çalıştığımız sorular, aslında şeytanın tuzaklarından bir tuzak, ayartmalarından bir ayartmadır. Müslüman aklını başına almalı, kasiyerlere değil, mekânın pisliğine bakmalıdır. Mekân değişmediği sürece kasiyerin değişmesinin herhangi bir anlamının olmayacağını aklından çıkarmamalıdır.

v Üçüncü olarak şunu söyleyebiliriz: Allah Teâlâ’nın bir ameli kabul etmesi için iki şart vardır:

1) Allah için halis bir niyetle yapılması.

2) Şeriata/Peygamber Efendimizin yoluna uygun olması.

İşlenen bir amel, her ne zaman bu iki şarttan birisinden yoksun olursa Allah onu asla kabul etmeyecektir. Yani bir amel eğer iyi bir niyetle yapılır, ama şeriata ve Peygamber Efendimizin yoluna uygun olmazsa Allah onu kabul etmeyecektir. Aynı şekilde yapılan bir amel Peygamber Efendimizin yoluna uygun olur, ama iyi bir niyetle yapılmazsa Allah onu da kabul etmeyecektir. Bu, tüm İslam âlimlerinin üzerinde ittifak ettiği bir husustur. Örneğin büyük tefsir âlimi İbn Kesir, Bakara suresinin 112. âyetini tefsir ederken şöyle der:

“Bir amelin makbul olması için iki şartı vardır. Birincisi: yalnız Allah için yapılmış olması (iyi niyet), ikincisi: Şeriata (Peygamber Efendimizin yoluna) uygun olması. Bir amel her ne zaman Allah için yapılır,  ama şeriata uygun olmazsa (Allah katında) kabul edilmez.”[1]

Şimdi bunu örneklerle izah etmeye çalışalım:

Mesela bir insan namaz kılsa, bu amel şeriata uygun bir amel midir?

Evet, bu amel şeriata uygun bir ameldir.

Peki, adam şeriata uygun olan bu namazı riya için veya falanca ne güzel namaz kılıyor desinler diye kılsa, bu amel kendisinden kabul edilir mi?

Kabul edilmez.

Neden?

Çünkü amellerin kabul edilmesindeki iki şarttan birisini ihlal etmiştir de ondan.

Bu örnekteki adam amelinin meşruluğundan değil, niyetinin bozukluğundan kaybetmiştir. Yaptığı amel her ne kadar İslam’a ve şeriata uygun olsa da niyetinin kötülüğü amelini iptal etmiş ve Allah katında amelinin kabul edilmemesine sebep olmuştur.

Şimdi soruyu birde diğer tarafını ele alarak soralım:

Örneğin bir kadın mücahitlere, mazlumlara, garip-gurabaya yardım etmek amacıyla zina etse ve buradan elde ettiği geliri bu sayılan insanlara harcasa, bu kadın günaha girmiş olur mu?

Evet, bu kadın günaha girmiş olur.

Peki, neden?

Çünkü amellerin kabul edilmesindeki iki şarttan birisi olan “şeriata uygunluk” ilkesini ihlal etmiştir de ondan.

Bu örnekteki kadın da niyetinin kötülüğünden değil, amelinin meşru olmayışından kaybetmiştir. Bu kadının niyeti her ne kadar iyi olsa da, yaptığı amel kötü ve günah olduğundan dolayı Allah onun amelini kabul etmeyecek ve kendisine sevap yazmayacaktır.

İşte bu örneklerdeki gibi, bizler eğer Allah’ın hükümleri ile hükmetmeyen, şeriatı tatbik etmeyen ve yeri geldiğinde Allah’ın kanunlarına aykırı yasalar koyan insanları destekler, sever ve onlara arka çıkarsak —niyetimiz ne kadar iyi olursa olsun— yapılan bu iş Allah’ın rızasına uygun olmadığından dolayı kesinlikle bizden kabul edilmeyecek ve niyetimizin iyi olması asla bizleri Allah katında mazur kılmayacaktır. Tıpkı iyi niyetle zina eden kadını mazur kılmayacağı gibi…

Bizler Allah’a, Allah’ın gösterdiği ve razı olduğu şekilde kulluk etmeli, işlerimizi O’nun rızası doğrultusunda düzenlemeliyiz. Kafamıza ve aklımıza göre işler uydurup sonra Allah’ın bundan razı olmasını beklememeliyiz. Çünkü Allah ancak şeriatına uygun olan ve iyi niyetle yapılan işlerden razı olur.

Bu gün bazı İslamcılar, şeriatı hâkim kılma adına İslam’ın temelden reddettiği amelleri işlemekte ve asla kabul etmeyeceği sözleri söylemektedirler. Evet, belki bu işi yaparlarken niyetleri Allah içindir, ihlâslı bir şekilde bu işe girişmişlerdir. Ama yaptıkları iş, takip ettikleri metot asla İslamî değildir. Dolayısıyla böylelerinin amelleri —niyetleri iyi olsa dahi Allah katında makbul olmayacaktır. Çünkü bu din nasıl ki Rabbanî bir din ise, bu dini hâkim kılmak için takip edilecek metodun da aynı şekilde Rabbanî olması gerekir. Rabbanî bir dini Rabbanî olmayan metotlarla hâkim kılma çabası ne kadar başarılı olursa olsun ki bu mümkün değildir Allah’ı razı eden bir şey değildir. Unutulmamalıdır ki Mekke müşriklerine “Putlara niçin tapıyorsunuz” diye bir soru yöneltildiğinde “Bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye tapıyoruz” (Zümer Sûresi, 3) şeklinde cevap veriyorlardı.

Allah’a yaklaşmaktan daha güzel bir niyet olabilir miydi? O’na yakın olmaktan daha ulvi bir gaye mümkün müydü?

Asla!

Elbette ki en yüce amaç, âlemlerin Rabbine yakın olmaktır. İşte onların niyetlerinin iyi, amaçlarının yüce, gayelerinin ulvî olması onlardan müşrik olma vasfını kaldırmadı, onlara Müslüman vasfı vermedi. Unutmamak gerekir ki onlar, niyetlerinden değil, sırf amellerinin meşru olmayışından ötürü şirke düştüler. Bu gün de bizlerin buna çok dikkat etmesi, hem niyetimizin, hem amelimizin, hem de metodumuzun şeriata uygun olması gerekmektedir. Aksi takdirde —Allah korusun— Mekkeli müşriklerin düşmüş oldukları hatanın içine bizde düşeriz.

v Son olarak şu noktaya temas edebiliriz: Mekkeli müşrikler, Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’e davasından taviz vermesi karşılığında bazı teklifler sunmuşlardı. Bu teklifler öylesine cazibeli, öylesine çekiciydi ki dünyalık çıkarı olan bir insanın bunları reddetmesi akıl kârı değildi.

Peki, neydi bu teklifler?

Haydi, gel beraber okuyalım.

Bir gün müşriklerin ileri gelenlerinden ve o günün parlamentosunun mümtaz şahsiyetlerinden birisi olan Utbe bin Rebîa, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına geldi ve şöyle dedi:

— Bak yeğenim, bizim seni ne kadar sev­diğimizi, saydığımızı bilirsin. Senin ailen de en temiz ve en soylulardan biridir. Fakat sen milletimize ne biçim felâket gelirdin! Sen cemiyetimizi böldün, bütün milleti aptal yerine koydun. Halkın dinini ve ilahlarını kötüledin. Öbür dünyaya intikal etmiş olan atalarımızın kâfir ve sapık oldu­ğunu söyledin. Şimdi beni dinle, ben sana bazı tekliflerde bulunacağım. Onları iyice düşün, taşın; belki de bazılarını kabul edersin.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem :

— Ey Velid’in babası! Devam et, seni dinliyorum, dedi. Utbe bin Re­bîa şöyle devam etti:

— Yeğenim, eğer şu başlattığın işin maksadı mal ve mülk toplamaksa biz sana o kadar mal ve mülk vereceğiz ki sen aramızda en zengin ve en varlıklı kişi olacaksın. Şayet büyük olmak ve iktidar elde etmek istiyor­san biz seni reisimiz yaparız. Hiçbir işimizi sana danışmadan yapmayız. Hiçbir sözünden çıkmayız. Yok, derdin kadın ise on kadınla seni everelim. Yok, eğer sana cinler geliyorsa ve sen de onları kovacak güce sahip değilsen en iyi tabip ve hekimleri çağırırız, onlar seni tedavi ederler…

 Utbe bunları söylüyor ve Hz. Peygamber kendisini sessizce dinliyordu. Sonra şöyle konuştu:

— Ey Velid’in babası, söylediklerinizi söylediniz mi, yoksa söyleyeceğiniz başka bir şey var mı?

— Yok. Söylemek istediklerim bundan ibarettir.

— O zaman şimdi beni dinleyiniz.

Peygamberimiz bu sözlerinin ardınadan besmele okuyarak Fussilet Suresini okumaya başladı. Utbe, ellerini arkaya koyup bunları dikkatle dinliyordu. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem  13. âyet olan: “Eğer yüz çevirirlerse onlara de ki: İşte ben sizi, Âd ve Semud’un başına gelen yıldırıma benzer bir azap ile uyardım.” bölümüne gelince Utbe:

Akrabalık hatırına sus, bu kadar yeter, dedi. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem :

Ey Velid’in babası, cevabımın ne olduğunu duydunuz. Bundan sonrasını siz bilirsiniz, dedi…[2]

Şimdi bu olayı okuyan ve Rasulaullah’ı kendisine örnek alan bir insan nasıl olurda hâlâ tavizler vererek bâtıl ile uzlaşmaya, onlarla masaya oturmaya devam edebilir?

Bu kıssayı okuduktan sonra insanın aklına şu soru kaçınılmaz olarak geliyor: Acaba Allah’ın Rasulü bu teklifleri değerlendirse olmaz mıydı?

Evet, olmazdı; zira onlar bu teklifleri sunduklarında —diğer rivayetlerden de anlaşıldığı üzere— kendisinden bazı tavizler istiyorlardı. Mesela putlarına, ilahlarına ve sistemlerine laf etmemeyi, tanrılarını kötülememeyi ve yeri geldiğinde onlara saygı göstermeyi kendisinden istiyorlardı. O, bu tavizler kendisinden istenildiğinde ne pahasına olursa olsun taviz vermemeyi ve asla geri adım atmamayı yeğledi. Aslına bakılırsa şöyle diyebilirdi: “Ben başkan olduğumda bunca mazlum Müslüman işkenceden kurtulacak, alenen dinlerini yaşayacak ve rahata kavuşacaklar.”

Veya şöyle: “Ben lider olduğum zaman insanları daha kolay Allah’a davet eder ve onların İslam’a girmelerini daha rahat temin ederim.”

Gerçekten de lider olan ve başkanlık koltuğuna oturan bir insanın halkı ve tebaası üzerindeki etkisi inkâr edilemeyecek kadar fazladır. O sırf bazı menfaat ve maslahatları temin etme adına bu teklifleri değerlendirebilir ve müşriklere bir takım tavizler vererek davasına hizmet edebilirdi.

Ve O böyle yaptığında işkenceler altında inim inim inleyen Bilaller, Habbablar kurtuluşa erer; hunharca katledilen Yasirler ve Sümeyyeler belki de öldürülmez, rahat bir hayata kavuşurlardı. Ama O böyle yapmadı. Çünkü o biliyordu ki inanca ters olan işleri yaparak veya imana zıt olan sözleri söyleyerek elde edilen maslahat ve faydalar hakikatte fayda değil, kelimenin tam anlamıyla mefsedet, yani zarardır. Ve yine o biliyordu ki Allah’ın kabul edeceği iman, ikrah olmaksızın asla küfürle uzlaşmayı, onlar gibi gözükmeyi ve onlardanmış gibi hareket etmeyi kabul etmez.

İşte bu ve benzeri sebeplerden dolayı Allah’ın Rasulü kâfirlerin sisteminde yer almayı, onlarla masaya oturmayı ve sanki onlardanmış gibi gözükmeyi asla kabul etmedi.

Bizim önderimiz böyle yapmışken, bize ne oluyor da İslamî olmayan bir sistemde sanki onlardanmışız gibi hareket ederek yer alıyor, tâğutlardan tâğut beğenmeye kalkıyor ve ‘o olmazsa öteki olur’ şeklinde bazı saçmalıklarla batıl bir sistemle uzlaşma yoluna gidiyoruz? Acaba Allah’ın bizlere numune olarak sunduğu ve cennete girmeyi onların yolundan aynen gitmeye bağladığı peygamberler böyle mi yaptı? Sâhi, gerek bizim peygamberimiz, gerek diğer tüm peygamberler acaba böyle mi yaptı? Kur’an’ı okuyan birisi çok net ve kesin olarak bilir ki onlar asla küfürle uzlaşmadı; aksine onlar küfrü ve şirki yerle yeksân etmeye, tüm izlerini silmeye ve Allah’ın razı olduğu hayat sistemini tüm dünyaya hâkim kılmaya geldiler. Onlar bizlere örnekken ve Allah, ancak onların gittiği yoldan gidilerek razı edilirken bize ne oluyor da başka başka yollara giriyor ve kafamıza göre farklı metotlar icat ediyoruz?

“İşte bu, benim dosdoğru yolumdur. Artık ona uyun. Başka yollara uymayın; yoksa o yollar sizi O’nun yolundan ayırır/uzaklaştırır. İşte bunu size Allah emretmiştir. Belki sakınırsınız.” (En‘âm Sûresi, 153)

Bu nedenle, n’olur yaptığımız işleri kafamıza, aklımıza ve mantığımıza göre değil, şeriata göre yapmaya çalışalım. Amellerimizi aklımızla değil, İslam’ın kriterlerine göre değerlendirelim. Aksi halde kendimizi kandırmış ve hüsrana uğramış oluruz.

 

 

 

Faruk Furkan

(Lâ İlâhe İllallâh Ne Demek Biliyor musun?

adlı eserden alıntılanmıştır.)

 

 

 



[1] Tefsiru’l-Kur’âni’l-Azîm, 1/214. Daru’l-Fayhâ baskısı.

[2] Aşağı yukarı bütün siyer kaynakları bu olayı zikretmiştir. Her hangi birisine müracaat edilerek olayın detayı öğrenilebilir. Bkz. “er-Rahîku’l-Mahtûm”, sf. 159.

Okunma Sayısı:1613