Ben, cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım. (Zariyat-56)

ÖNCE TEVHİD

 

D

eğerli kardeşim, ben sana bu başlığın ne anlama geldiğini ve tevhidin ne demek olduğunu kitap içerisinde farklı yerlerde inşâallah detaylı ve etraflıca anlatacağım. Ama burada öncelikle bu başlığın ne kadar önemli ve dikkate değer olduğunu vurgulamam gerekmektedir. Zira bir insan bir işin önemini kavrarsa, ona vereceği değer çok daha farklı ve gereğince olacaktır. İşte bu nedenle atmış olduğumuz başlık çok önemli ve üzerinde düşünülmesi gereken bir başlıktır. Her insanın bu başlığı iyiden iyiye düşünmesi ve iç âleminde en güzel şekliyle cevaplandırması gerekmektedir.

Şimdi ben sana bu başlığın neden çok önemli olduğunu bazı örneklendirmeklerle izah etmeye çalışayım.

Örnek Bir: Şimdi bir araba düşün… O kadar güzel, o kadar çekici ki, için gidiyor… “Keşke benimde böyle bir arabam olsa” diye içinden geçiriyorsun. Kaporta düzgün, boya orijinal, camlar otomatik, jantlar o biçim, iç dizayn mükemmel… Ama ortada bir sorun var: Arabanın motoru yok! Şimdi dış görünümü ile seni büyüleyen bu arabanın gözünde ve gönlünde bir kıymeti kalır mı? Artık bu araba hakkındaki isteklerin aynen devam eder mi?

Örnek İki: Bir ev düşün ki, tıpkı biraz önceki araba gibi. Gerek dış boyası, gerek tasarımı, gerekse mevkisi son derece güzel. İçi deseniz mükemmel! Taban tahtaları, fayansları, duvarları ve duvarlarda kullanılan malzemeleri harika! Teklif edildiğinde kimsenin ‘hayır’ diyemeyeceği kadar güzel... Lakin bunda da biraz önceki arabada olduğu gibi bir problem var: Evi ayakta tutan sütunlar eksik! Yani temeli problemli!

Şimdi gerek dış görünümü, gerekse iç güzelliği ile seni büyüleyen bu ev, artık senin için bir şey ifade eder mi? Bir kıymeti kalır mı gözünüzde? Hatta bedâva verseler alır mısın altında kalman muhtemel olan bu evi?

Her halde aklı olan bir kimsenin bu sorulara vereceği cevap “Elbette ki hayır!” şeklinde olacaktır.

İşte nasıl ki temeli olmayan bir ev senin için bir şey ifade etmiyor veya motoru olmayan bir araba gözünde her hangi bir değer taşımıyorsa aynı şekilde evin temeli, arabanın motoru mesabesinde olan “tevhid” de insanda olmadığı zaman Allah katında bir şey ifade etmez.

Bir insanda, eve nispetle temel mesabesinde olan tevhid olmadıktan sonra, dış dizayn mesabesindeki sakal olsa ne olur?

Bir insanda, arabaya nispetle motor mesabesinde olan tevhid olmadıktan sonra, dış aksesuar mesabesindeki bir takım şeklî ibâdetler olsa ne olur?

Önemli olan asıl olan şey, yani tevhid’dir.

Örnek Üç: Şimdi konunun önemini anlamaya daha çok yardımcı olacak bir olay anlatayım. Bu olay yaşanmış mı, yaşanmamış mı bilmiyorum; ama okuduğunuzda sizde verdiği mesajın ne kadar gerçekle örtüştüğünü anlayacaksınız.

Bir komutan varmış… Bu komutan, karşı karşıya geldikleri düşmana genel bir saldırı için son hazırlıkları tamamlamaya çalışan birliklerini denetliyormuş. Bu sırada çalışmayan bir topun başına gelmiş ve esas duruşta bekleyen çavuşuna:

— Bu topun neyi eksik? diye sormuş. Komutanın sorusuna hızla yanıt veren çavuş:

— Beş şeyi komutanım! demiş.

— Say bakalım, nelermiş onlar?

— Biiir, barut; iki…

— Tamam, tamam… Gerisini saymaya gerek yok. Barutu olmayan bir topun diğer şeyleri olsa ne!

Evet, böyle diyerek temel ve esas mesabesinde olan bir şey olmadan diğer tüm teferruatın olmasının bir anlam ifade etmeyeceğini vurgulamış komutan. Bu hikâye biraz önce de söylediğim gibi, belki de yaşanmamıştır. Ama verdiği mesaj, ortaya koyduğu hakikat gerçekle ve vakıayla birebir uyuşmaktadır. Bu nedenle kıssanın olup-olmadığını sorgulamaktan ziyade gerçeği ne kadar yansıttığına bakmak gerekir.

İşte bu gibi sebeplerden dolayı ve her şeyden önce işe temel ile başlamamız gerekmektedir. Ortada insan söz konusu olduğunda onun için temel, kesinlikle ve kesinlikle TEV-HİD-DİR.

Temeli tevhid olmayan bir yapılanma, bir cemaat, bir gurup, bir düşünce, bir organize… hep hüsranla karşılaşacak ve hiçbir zaman Allah’ın razı olduğu bir neticeye ulaşamayacaktır. Zira tevhid, Allah’ın razı olduğu bir neticeye ulaşmanın yegâne unsurudur. Bu olmadan elde edilmiş gibi görünen tüm başarılar hakikatte kayıptır, hüsrandır.

Bu gibi bazı gerçeklerden ötürü bir insanın kesinlikle ve kesinlikle her şeyden önce niçin yaratıldığını ve bu dünyada niçin var olduğunu bilmesi, öğrenmesi gerekmektedir. Bunu bilmeden başka şeylerle meşgul olması asla câiz değildir. Ve bu ona yaratılış gayesini unutturacaktır. Biraz öncede vurguladığımız gibi insanoğlunun bu dünyada var oluşunun tek nedeni, tevhidi gerçekleştirmesi ve şirkin her türlüsünden uzak durarak kulluğunu yalnızca Allah’a yapmasıdır. İşte bizim bu dünyada var oluşumuzun yegâne ve biricik gâyesi budur. Allah bizi sadece bunun için yaratmıştır. Biz her ne zaman bu gayeden sapar ve başka amaçlara yönelirsek, hak yoldan ayrılarak bâtıla sürüklenmiş oluruz. Rabbimiz şöyle buyurur:

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ

 “Ben cinleri ve insanları, yalnızca bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyât Sûresi, 56)

Bazı tefsir âlimleri “Yalnızca bana kulluk etsinler ifadesinin “Beni tevhid etsinler, birlesinler anlamına geldiğini söylemişlerdir ki, bu gerçektende tercihe değer bir görüştür; zira mümin olsun kâfir olsun, her insan bazı noktalarda ister istemez Allah’a itaat eder. Hatta Peygamber Efendimiz zamanındaki Mekkeli müşriklerin bile Allah’ı kabul ettiği ve O’na bazı ibâdetleri sundukları bilinen bir husustur. Onlar hakkında Rabbimiz şöyle buyurur:

“Andolsun, onlara (müşriklere): ‘Göklerle yeri kim yarattı?’ diye sorsan, onlar elbette: ‘Allah’ diyeceklerdir.” (Lokman Sûresi, 25)

“De ki: ‘Size gökten ve yerden rızk veren kimdir? Yahut o gözlere ve kulaklara sahip olan kimdir? Ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkaran kimdir? İşleri yerince kim yönetiyor?’ Onlar hemen ‘Allah’ diyeceklerdir. De ki: O halde (O’na isyan etmekten) korkmaz mısınız?” (Yunus Sûresi, 31)

Buharî’nin rivayet ettiğine göre, Hz. Aişe radıyallahu anhâ , Mekkeli müşriklerin oruç tuttuğunu ifade ederek şöyle demiştir:

“Kureş kâfirleri Aşure günü oruç tutarlardı.”[1]

Yine Buharî’nin rivayetine göre, Hz. Ömer radıyallahu anh  müşrik iken itikâfa girmeyi adamıştı. O, şöyle anlatır:

“Müşrik iken Mescid-i Haram’da bir gece itikâfta kalmayı adamıştım. Rasûlullah’a (ne yapmam gerektiğini) sordum. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem : “Adağını yerine getir” buyurdu.[2]

Görüldüğü üzere bu rivayetler, kâfirlerin ibâdet ettiklerini net olarak ortaya koymaktadır. Eğer Allah, insanları, tevhidden uzak olarak kendisine ibâdet etmeleri için yaratsaydı, Mekkeli müşriklerin ibâdetleri yeterli olurdu. Ama O, insanları bundan daha öte bir amaç için yaratmıştı. Bu amaç da insanların O’nu, tevhid etmeleri, yani birlemeleri idi.

Dolayısıyla Zariyât Sûresi, 56. ayette yer alan “Yalnızca bana kulluk etsinler ifadesini “Beni tevhid etsinler, birlesinler şeklinde yorumlamak son derece isabetlidir. Ve ayeti bu şekilde izah eden âlimlerin görüşü —inşâallah— hakka en yakın olanıdır.

Allah celle celaluhu  hangi peygamberi kavmine göndermişse, ona mutlaka ilk olarak bu ilkeye insanları çağırmasını emretmiştir.

Şimdi bu konuyla alakalı bir kaç ayet zikredelim. Rabbimiz şöyle buyurur:

Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberlere mutlaka ‘Şüphesiz, benden başka hiçbir (hak) ilâh yoktur; öyleyse bana ibâdet edin’ diye vahyetmişizdir.” (Enbiya Sûresi, 25)

Bu ayette Rabbimiz her peygamberin kendi kavmini şu iki şeye davet ettiğini bildirmektedir:

1- Lâ İlâhe İllallâh’a, yani Allah’tan başka gerçek bir ilâhın olmadığını kabule.

2- Yalnızca Allah’a ibâdete.

İşte bu iki ilke tüm peygamberlerin ortak ve müşterek davetidir.

Bir başka ayette de Rabbimiz şöyle buyurur:

 “Andolsun ki biz her ümmete ‘Allah’a ibâdet edin ve tâğuttan sakının’ diye (tebliğ yapan) bir peygamber gönderdik.” (Nahl Sûresi, 36)

Aslında bu ayet de üstteki ayetle aynı şeyi vurgulamaktadır:

1- Yalnızca Allah’a ibâdet.

2- Tâğuttan sakınma.

Tâğuttan sakınmak, aslında ‘Lâ ilâhe illallâh’ ile aynı şeyi ifade etmektedir. İnşâallah ilerleyen başlıklarda ‘Tâğut’ kelimesinin ne anlama geldiğini etraflıca izah edeceğimiz için burada üzerinde durmayacağız. Sen yine de bu kelimeyi kafanın bir köşesine şifrele; zamanı geldiğinde onunla alakalı çok önemli detayları beraber inceleyeceğiz.

İşte peygamberlerin tüm insanları davet ettiği temel iki esas budur: Allah’ın dışındaki tüm ilahları reddetmek ve ibâdetleri sadece ve sadece O’na yöneltmek.

Konumuzun başında “Önce Tevhid” şeklinde bir başlık atmıştık. İşte buraya kadar verdiğimiz ayetler aslında bu soruya net bir cevap vermektedir.

Bu soruya Peygamber Efendimizin hadislerden de cevap bulmamız yerinde olacaktır; zira O bizler için her konuda en güzel örnektir. Namazın nasıl kılınacağını, orucun nasıl tutulacağını, zekâtın nasıl verileceğini, haccın nasıl yapılacağını… nasıl ki O’ndan öğreniyorsak, davetin nasıl yapılacağını ve davette nasıl bir sıralama izleneceğini de aynı şekilde O’ndan öğrenmeliyiz. Bizler her konuda ancak O’nu örnek aldığımız ve hayatımızı ancak O’nun gibi yaşadığımız zaman gerçek anlamda başarıyı elde edebiliriz; aksi halde bütün çabalarımız beyhude olacaktır.

Şimdi O’nun davette nasıl bir sıralama izlediğini ve insanları ilk olarak neye çağırdığını gelin hep beraber okuyalım.

Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem, sahabenin âlimlerinden birisi olan Muaz b. Cebel radıyallahu anh ’ı İslam’ı anlatması ve insanları dine davet etmesi için Yemen’e gönderir. Yemen’deki insanlar o dönemde Kitap ehlidir, yani Yahudi ve Hıristiyandır. Peygamber Efendimiz, Muaz radıyallahu anh ’a çok önemli tavsiyelerde bulunur ve insanları dine davet ederken nasıl bir sıralama takip edilmesi gerektiğini önce ona sonra da bizlere öğretir. Buyurur ki:

“Ey Muaz! Şüphesiz ki sen Ehl-i Kitap olan bir topluluğa gidiyorsun. Onları davet edeceğin ilk şey onların Allah’ı birlemeleri (tevhid) olsun. Onlar eğer bunu bilir/kabul ederlerse, Allah’ın gece ve gündüzlerinde beş vakit namazı kendilerine farz kıldığını bildir. Şayet namazı (kılmayı kabul ederlerse) Allah’ın, zenginlerinden alınıp fakirlerine verilmek üzere kendilerine zekâtı farz kıldığını bildir. Onlar bunu da kabul ederlerse mallarını al; ama en değerli olanlarını almaktan sakın!”[3]

Burada Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem ’in izlemiş olduğu sıralama çok önemlidir. O, bu gün birilerinin yaptığı gibi insanları önce namaza, sadaka vermeye, kadın-kıza bakmamaya, içki içmemeye… davet etmemiştir. Her ne kadar insanları çağırdığı şeylerin içerisinde bunlar olsa da, bunu ilk davet edilecek ilke haline getirmemiştir. Aksine O, insanları önce tevhide çağırmış ve ashabının da insanları ilk olarak buna çağırmalarını istemiştir.

Hadiste altı çizili olan “Onları davet edeceğin ilk şey onların Allah’ı birlemeleri (tevhid) olsun”  ifadesi çok önemli ve dikkat çekicidir. Burayı tekrar tekrar okumak ve üzerinde düşünmek gerekir. Demek ki bizim ilk olarak üzerinde durmamız, öğrenmemiz ve uğruna her şeyimizi feda etmemiz gereken şey ‘tevhid’dir. Bunu gerçek anlamda ortaya koymadan yapılan tüm çabalar Peygamber Efendimizin izlediği yola aykırı olacaktır.

Tevhidin önem ve önceliğine dair bir hadis daha aktarmak istiyorum.

Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem, bir keresinde çok sevmiş olduğu sahabîlerden birisi olan ve biraz önce Yemen’e gönderilişinden söz ettiğimiz Muaz b. Cebel radıyallahu anh ’a şöyle bir soru yöneltmiştir:

Ey Muaz! Allah’ın kulları üzerindeki hakkı ile kulların Allah üzerindeki hakkının ne olduğunu bilir misin?

Bu soruyu duyan Muaz radıyallahu anh  soruya cevap vermez ve:

Allah ve Rasulü daha iyi bilir, diyerek Rasûlullah’ın cevap vermesini ister. Bunun üzerine Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem  şu mükemmel cümleleri ile Allah’ın bizler üzerindeki hakkını ve bizlerin Allah üzerindeki hakkını tüm dünyaya ilan eder:

“Şüphesiz Allah’ın kulları üzerindeki hakkı, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın kulluk etmeleri; kulların Allah üzerindeki hakları ise kendisine şirk koşmayanlara azap etmemesidir.”[4]

İşte budur Allah’ın bizden istediği şey! Yani O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın kulluk etmemiz. Eğer biz bunu hakkıyla yerine getirirsek, Rabbimiz bizi cennetine koyacak ve cehennemin dehşet verici azabından bizleri muhafaza edecektir.

Bizlerin yalnız Allah’a kulluk etmesi gerektiğini ifade eden şu olay da bu bağlamda önemlidir. Kâdisiye savaşında İran kumandanı Rüstem’le görüşmek üzere Sa‘d b. Ebî Vakkâs tarafından görevlendirilen Rib‘î b. Amir’e, İran’ın kibirli komutanı Rüstem:

Sizi buralara getiren ve bizimle savaşmaya sevk eden sebep nedir? diye sorar. Üzerinde çok basit elbiseler bulunan Hz. Rib‘î, bu soruya daha sonraları Müslümanların neredeyse şiarı haline gelecek olan şu müthiş cümleleri ile cevap verir:

Biz, kulları kullara kul olmaktan kurtarıp yalnız Allah’a kul olmalarını sağlamak için geldik.

Sonra Rüstem’in etrafında eğilmiş insanlara bakar ve hayretle:

Sizin hakkınızda bize birçok düşünce ve fikir ulaşılmıştı. Fakat ben sizden daha akılsız bir kavim görmüyorum. Biz Müslümanlar birbirimizi köle edinmeyiz. Zannetmiştim ki sizde bizler gibi birbirinize yardımcı oluyorsunuz. Hâlbuki sizin yaptığınız en iyi şey birbirinizi rab edinmekmiş![5]

Hz. Rib‘î’nin ortaya koyduğu bu hakikat, gelmiş geçmiş tüm nebi ve Rasullerin ortak çağrısı idi. Yeryüzüne gelmiş hiç bir peygamber yok ki, onun görevi insanları kullara kulluktan çıkarıp Allah’a kulluğa davet etmek olmasın. Bu da açıkça gösteriyor ki, “Lâ İlâhe İllallâh” diyen birisinin hem bu kelimeyi ikrar etmesi, hem de Allah’a kulluktan uzak durması asla olabilecek bir şey değildir.

Buraya kadar anlatmaya çalıştığımız şeylerde Allah’ın bizleri hangi gâye ve amaç için yarattığını anlamış olduk. Tekrar vurgulamamız gerekirse; Allah bizi kendisini birlememiz, birlenmesi gereken konularda tevhid etmemiz ve tüm kulluğumuzu yalnızca O’na yapmamız için yaratmıştır. O halde Allah’ı birlemek anlamına gelen tevhid ne demektir? Ve Allah’ı nelerde birlememiz gerekmektedir?

Şimdi gelin, hep beraber bu surumuza cevap arayalım.

TEVHİD NE DEMEKTİR?

Tevhid, üstte de anlatmaya çalıştığımız gibi, “Allah’ı birlemek” demektir. Peki, Allah’ı nelerde birlememiz ve ‘bir’ kabul etmemiz gerekir? Bu soruyu doğru cevaplayabilmemiz için konunun en başında anlattığımız Lâ ilâhe illallâh’ın manalarına tekrar dönmemiz gerekecektir. Orada Lâ ilâhe illallâh’la alâkalı olarak aktardığımız manaların her biri, Allah’ın birlenmesi gereken hususlardandır. Bir insanın tevhid ehli olabilmesi için mutlaka orada anlatılan manalarda Allah’ı birlemesi ve ‘ortaksız’ kabul etmesi gerekmektedir.

Şimdi o manalar neydi, tekrar hatırlayalım.

1- Allah’tan başka yaratıcı yoktur.

2- Allah’tan başka kanun koyucu yoktur.

3- Allah’tan başka mâlik yoktur.

4- Allah’tan başka rızık veren yoktur.

5- Allah’tan başka fayda ve zarar veren yoktur.

6- Allah’tan başka dirilten ve öldüren yoktur.

7- Allah’tan başka duâlara karşılık veren yoktur.

8- Allah’tan başka tevekkül edilecek yoktur.

9- Allah’tan başka korkulacak yoktur.

Bunlara bazı manaları da eklemek mümkündür. Mesela gaybı bilmeyi buna örnek gösterebiliriz. Mutlak gaybı bilmek, yalnız Allah’a mahsustur ve O’ndan başka gaybı bilen yoktur. Her kim aksini iddia ederse, Allah’a ortak koşmuş olur. İşte bunun gibi bazı detaylı manalar da Lâ ilâhe illallâh’ın anlamlarındandır ve bunları etraflıca bilmek, öğrenmek için ilmine güvenilen tevhid ehli insanlarla ders yapılmalıdır.

İşte bu noktalarda bizlerin Allah’ı tek kabul etmesi, birlemesi ve asla ortağının olmadığını söylemesi gerekmektedir. Eğer insan hem Lâ ilâhe illallâh der, hem de örneğin Allah’tan başka kanun koyucu veya fayda ve zarar verici kabul ederse, böylesi birisi aslen Lâ ilâhe illallâh dememiş ve Allah’ı birlememiş, yani tevhid etmemiş olur. Bu nedenle biz eğer tevhid ehli olduğumuzu ve Allah’ı birlediğimizi söylüyorsak, kesinlikle ve kesinlikle yukarda anlatılmaya çalışılan tevhidin manalarını kabul etmemiz ve Allah’ı bunların tamamında tek ve ortaksız kabul etmemiz gerekmektedir. Aksi halde Allah’ı birlememiş ve tevhid etmemiş oluruz.

Allah’ı birlememiz ve tevhid etmemiz gereken bir diğer nokta da ibâdetlerimizdir. Kişi kendisinden sâdır olan ve ibâdet kapsamına giren tüm fiillerini yalnız Allah’a yapmalıdır. Her ne zaman ibâdet kapsamına giren bir fiili Allah’tan başkasına sarf eder, yöneltirse, Allah’a ortak koşmuş ve tevhidini bozmuş olur.

Bu meseleyi daha iyi anlayabilmemiz için öncelikle insanın ibâdet sayılacak fiilleri nelerdir, onları bilmemiz gerekir. Bu konu çok önemli olduğu için dikkatini biraz toplamanı ve anlayarak okumanı rica ediyorum. Eğer bir yeri kaçırırsan lütfen tekrar geri dönerek yeniden oku ki, bu sayede dünyanın en önemli meselesi olan tevhidi iyi anlayasın ve bu noktada hataya düşmekten kendini koruyasın.

Değerli kardeşim; insanoğlunun bir takım fiilleri, yani yaptığı işleri, eylemleri vardır ve bunlar “Zâhirî Fiiller” ve “Bâtınî Fiiller” olmak üzere iki kısma ayrılır.

“Zâhirî Fiiller” demek; kişinin bedeni ile yaptığı ve insanların görebildiği işler, demektir.

“Bâtınî Fiiller” ise kişinin kalbi ile gerçekleştirdiği ve insanların göremediği işler, demektir. Şimdi bunları bazı örneklerle sana açıklamaya çalışayım.

İnsanın “Zâhirî Fiilleri”ne şunları örnek gösterebiliriz:

* Namaz kılmak,

* Kıyam, rükû ve secde etmek,

* Oruç tutmak,

* Kurban kesmek,

* Duâ etmek,

* Tavaf. Yapmak.

Bu sayılan işlerin tamamı insanların görebildiği ve zahiren bilinebilen işlerdendir. Bunları çoğaltmak elbette mümkündür.

“Bâtınî Fiillere” gelince; bunlara da şunları örnek gösterebiliriz:

* Sevmek,

* Korkmak,

* Tevekkül etmek,

* İstiğâse, (yardım dilemek)[6]

* İstiâze (sığınmak)

* Tevbe etmek.

Bu sayılanlar insanların göremediği, bilemediği ve hissedemediği işlerdendir. Bunların yeri kalp olduğu için “batınî”, yani insanın içinden yaptığı işler olarak adlandırılmıştır.

Ben müslümanım diyen bir insanın burada sayılan ve sayılmayan bu tür amellerin tamamını yalnız Allah’a yapması ve bunlarla Allah’ı birlemesi gerekir. İşte tevhid de budur. Yani ibâdetlerimizde, fiillerimizde Allah’ı birlemek. İnsan her ne zaman bu fiillerinin tamamını Allah’a yöneltir ve sadece O’na yaparsa bu durumda Allah’ı birlemiş ve tevhid etmiş olur. Lakin her ne zaman bunlardan birisini bir başka varlığa sunarsa —ki bu varlığın kim ve ne olduğu hiç önemli değildir— o zaman Allah’a ibâdetinde şirk koşmuş ve tevhidini bozmuş olur. Yani bu durumda insan dinden çıkmış kabul edilir. ‘Ben müslümanım’ demesi ona bir fayda sağlamaz. Bu insanın tekrar Müslüman olabilmesi için yaptığı işten tevbe etmesi ve bir daha asla böyle bir hatanın içerisine düşmemesi gerekir.

 Günümüzde birçok insanın bu meselede hataya düştüğünü söylememiz mümkündür. Hele hele bazı tasavvuf çevreleri bu noktada çok aşırıya kaçmaktadır. Onların bu aşırılıklarını şu birkaç örnekle izah edebiliriz.

Mesela duâ’yı ele alalım. Duâ etmek seninde bildiğin gibi bir ibâdettir. İnsanın Allah’tan başkasına duâ etmesi, isteklerini arz etmesi câiz değildir. Ama bazı guruplar, başlarına bir musîbet geldiğinde hemen şeyhlerine, üstatlarına veya veli kabul ettikleri bazı zâtlara duâ eder ve sıkıntılarının giderilmesini onlardan talep ederler. Kitabın baş taraflarında da değinmiştim, kimileri kabirlerdeki bazı zâtlara duâ ederek kendilerine çocuk vermelerini ister, kimileri dara düştüklerinde “Allah!” diyecekleri yerde “Seydam!” diyerek onlardan yardım diler, kimileri de “Yetiş ya Geylânî! Gider sıkıntılarımı” diyerek yardım ve medeti ondan bekler. Tüm bunlar yalnız Allah’a yapılması gereken bir ibâdeti Allah’tan başkasına yapmaktır ki, kelimenin tam anlamıyla “şirk”tir.

Bir örnek daha verelim. Mesela kurban kesmek zahirî bir ibâdettir. İnsanın bunu yalnızca Allah’a yapması gerekir. Allah’tan başka hiçbir kimseye —bu kimse ne kadar büyük olursa olsun— kurban kesmesi câiz değildir. Ama maalesef bazı tasavvuf çevreleri ve kimi cahiller kabirlerde yatan büyük zâtlara (!) sıkıntılarının giderilmesi ve belaların def edilmesi için, onların adını anarak kurban keserler. Bundan sekiz-on yıl önce bir tanıdığımın, yakalandığı bir hastalıktan kurtulmak için Mevlânâ adına kurban kestiğini bizzat biliyorum. “Bu da var mı?” demeyin sakın! Büyük yatırlar olduğu zannedilen kimselerin bulunduğu şehirlere gidin veya doğudaki bazı bölgeleri gezin, benim dediğimi gözlerinizle göreceksiniz.

İşte bu tür şeyler asla câiz değildir ve bir ibâdeti Allah’tan başkası adına yapmak olduğu için şirktir. İnsan böyle yaparak tevhidini bozmuş olur.

 Son bir örnek daha verelim. Kişinin kıyam etmesi, yani bir varlığın karşısında saygı ve tâzim ile ayakta durması, ya da secde etmesi ibâdet niteliği taşıyan bir eylemdir. Bu eylemin, yalnız Allah’a yapılması gerekir. Peygamberimize bile yapılması asla söz konusu olamaz. Ama bu gün kimileri, bazı amaçlar doğrultusunda bunu bazı zevâtın büstleri, heykelleri veya portreleri karşısında yapmaktadır. Hem desaygıyla ve kımıldamadan! Hani kıyam bir ibâdetti ve Allah’tan gayrisine yapılmazdı? Ne oldu? İş menfaate gelince hüküm değişti mi? Asla! Bu tür işler ibâdettir ve Allah’tan başkasına yapılmaz. Her kim Allah’tan başkasına yaparsa, tevhidini bozmuş ve Rabbine ibâdetinde ortak koşmuş olur.

İşte bu nedenle insanın, ibâdet manası taşıyan kendi fiillerinin ne olduğunu iyi bilmesi ve nerede ne yaptığını çok iyi tespit etmesi gerekmektedir; aksi halde her an farkında olmadan şirke düşerek tevhidini bozabilir.

Buraya kadar anlatmaya çalıştığımız şeyler, tevhidin ne anlama geldiğini, Allah’ı nasıl birlememiz gerektiğini ve buna benzer bazı meseleleri ortaya koymaktadır. Eğer sen de tevhid ehli olmak ve Rabbini birlemek istiyorsan, bu sayılanlara dikkat etmeli ve asla bu nokta da şirke düşmemelisin.

Allah, beni ve seni yaşadığımız sürece kendisini birleyen, tevhid eden ve asla kendisine şirk koşmayan kullarından eylesin. Allahumme Âmîn.

 

Faruk Furkan

(Lâ İlâhe İllallâh Ne Demek Biliyor musun?

adlı eserden alıntılanmıştır.)

 

 



[1] Buhari rivayet etmiştir.

[2] Buhari rivayet etmiştir.

[3] Buhari, rivayet etmiştir. Bkz. 7372. Bazı rivayetlerde “Onları davet edeceğin ilk şey ‘Lâ İlâhe İllallâh Muhammedun Rasulullah’ şehadeti olsun” şeklinde geçmekte, bazılarında ise “Onları davet edeceğin ilk şey tevhid olsun” denilmektedir. Rivayetlerin hepsi ortak bir noktayı vurgulamaktadır.

[4] Buhari, Cihad, 46; Müslim; İman, 30.

[5] Bkz. Fıkhu’s-Siyre, Ramazan el-Bûti, sf. 100, 101.

[6] İstiğâse eğer içten içe olursa, o zaman batınî amellerden sayılır; yok eğer dil ile söylenerek ifade edilirse, o zaman zahirî amellerden olur.

Okunma Sayısı:1941