“Onlar öyle erlerdir ki, ne ticaret ne alışveriş kendilerini Allah’ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoymaz. Ve onlar, kalplerin ve gözlerin (dehşetten) allak bullak olacağı bir günden korkarlar.” (24/Nûr, 37)

TEKFİR BİR OLGU DEĞİL, ŞER‘Î BİR HÜKÜMDÜR

 

بسم الله الرحمن الرحيم

Rahmân ve Rahîm Olan Allah’ın Adıyla…

Bu gün bazı çevreler, tekfir meselesini sulandırmakta ve ona olmadık manalar yüklemektedirler. Kimileri bunun çok anlamsız bir şey olduğundan dem vururken kimileri de ifrata kaçarak sınırı aşmaktadırlar. Oysa tekfir, dinin diğer hükümleri gibi bir hükümdür. Nikâh, talak, köle azadı ve benzeri fıkhî meseleler nasıl ki şer‘î ahkâmdan ise tekfir de aynı şekilde şer’î ahkâmdandır. Kimi çevrelerin dillendirdiği gibi ne boş bir lakırdıdır ne de anlamsız bir mesele. Şeyhu’l İslam İbn-i Teymiyye der ki:

“Tekfir şer‘î bir hükümdür ve ancak şer’î delillerle sabit olur…”[1]

Takiyyuddin es-Subkî der ki: “Tekfir şer‘î bir hükümdür. Onun sebebi ise, ya Allah’ın rububiyet ve vahdaniyetini inkâr etmek ya (peygamberlerin) peygamberliğini reddetmek etmek veya şari’nin, küfür olduğuna hükmettiği söz ve fiil (lerden birini işlemek) dir.”[2]

İmam Ğazalî “Faysalu’t-Tefrika adlı eserinde üstteki ibarenin aynısını kullanarak tekfirin şer‘î bir hüküm olduğunu belirtir.[3]

Abdurrahman b. Fuad der ki: “Tekfir; dinin hükümlerinden bir hükümdür. Tekfirin bir takım sebepleri, kuralları, şartları, engelleri ve (üzerine terettüp eden bazı) neticeleri vardır. Tekfirin konumu dinin diğer ahkâmı ile aynıdır”[4]

Yaptığımız nakillerden de anlaşılacağı üzer tekfir başı sonu belli olmayan, kural ve kaidesi bilinmeyen sıradan bir mesele değil; aksine dayanağı Allah ve Rasûlü olan dini bir hükümdür. Dolayısı ile tekfir, şartları oluştuğu ve engelleri kalktığı zaman uygulanması gerekli olan bir vecibedir; ama eğer şartları oluşmamış ve engelleri kalkmamış ise o zaman herkesin eline alıp oynayabileceği bir meselede değildir. Böylesi bir durumda yalnızca buna ehil olanların konuşup karar vermesi gerekir. Tekfirin kaide ve kurallarını bilmeyen ya da –tabir yerinde ise– tekfirin “t” sinden bile haberi olmayan kimselerin bu mesele hakkında ağızlarını tutmaları ve haddini bilmeleri gerekir. Aksi halde küfrü reddedip Allah’a iman etmiş bir kulu haksız yere dinden çıkmış sayarak Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’den nakledilen korkutucu hadislerin muhatabı olabilirler.

Bu gün bazı çevreler tekfiri mutlak olarak kaçınılması gereken bir “olgu” olarak kabul etmektedirler. Oysaki tekfir bir “olgu” değil –üstte de belirttiğimiz gibi– şer’î bir hükümdür. Mutlak olarak kaçınılması da doğru değildir; çünkü bunun neticesinde Allah’a açıkça kafa tutan, şeriata küfreden, beşeri ideolojileri İslam’dan üstün tutan, Allah’ın emrettiği şeyleri yasaklayıp, yasakladığı şeyleri serbest bırakan, Kur’an ve Sünneti göz ardı ederek kanunlar çıkaran kısacası şirkinde ve küfründe aklıselim tek bir kimsenin dahi şüphe etmeyeceği nice şirk ehli kimselerin Müslüman kabul edilmeleri gibi bir risk vardır. Dolayısıyla tekfir meselesini ele alırken orta yolu tutmak ve her hak sahibine hakkını vermek gerekir. Gerçektende Allah’a iman etmiş bir kulu dinden çıkmış kabul etmek ne kadar tehlikeli ise, akidesi kesin olarak bozuk olan birisini Müslüman addetmekte aynı şekilde tehlikelidir. Her iki pozisyonda da Allah’ın verdiği hükümden başka bir hüküm verilmiş ve varlık Allah’ın taktığı isimden başka bir isimle isimlendirilmiş olur.

Burada önemli bir meseleye atıfta bulunmak istiyorum: Eğer bir kimse kendisini küfre sokan bir amel işler ve bu noktada tekfirin şartları onda oluşup engelleri de ortadan kalkarsa onun tekfiri zaruridir. Tekfirin tüm şartları oluştuğu halde kâfiri tekfir etmeyenler o zaman İslam’ı sabit olan insanlara da Müslüman hükmü vermesinler; çünkü İslam şartları oluşan bir insana Müslüman hükmü vermek ne ise küfür şartları oluşan bir insana da kâfir hükmü vermek aynıdır. Eğer birileri bazı şahıslarda İslam’ın küçük alametlerini görür görmez hemen İslam hükmü verebiliyor da küfrün en uç noktasında olan kimseleri ise tekfir edemiyorlarsa, o zaman ortada bir tenakuz olduğu kesindir. İslam’ı hak eden bir insana “Müslümandır” demek ne ise, küfrü hak eden bir insana “Kâfirdir” demekte odur. Arasında nitelik olarak en ufak bir fark yoktur, çünkü ikisi de şer‘î bir hükümdür. Küfre girdiği kesin olan birisini eğer tekfir edemiyorsan o zaman İslam alameti gördüğün kimselere de “Müslüman” dememelisin. Ama şayet İslam’ına dair alameti bulunanlara “Müslüman” hükmü veriyorsan o takdir de Allah düşmanlarına da hak ettikleri hükmü vermelisin. Bir tarafı tam yapıp diğer tarafı ihmal etmek adil insanlara yakışmaz. Her hak sahibine hakkını vermek ise insaf ehli kimselerin menhecidir.

 

Faruk Furkan

 



[1] İbn-i Teymiyye, “Mecmuu’l-Fetâvâ”, 17/78.

[2] Ebu’l Hasen Takiyyuddin es-Subkî, “Fetâvâ’s-Subkî”, 2/586.

[3] Ğazalî, “Faysalu’t-Tefrika”, sf. 128.

[4] Abdurrahman b. Fuad, “Kavaid fi’t-Tekfir”, sf. 1.

Okunma Sayısı:438