“Tâğuta ibâdet (ve itaat) etmekten uzak duran ve Allah’a yönelenler var ya, işte onlar için müjde vardır.” (Zümer, 17)

Zikir ve Virdlerimizi Daha Faydalı Hâle Getirmenin Yolları


Hepimiz sürekli Allah’ı zikretmeyi, daimî olarak O’nunla beraber zaman geçirmeyi ve –en önemlisi– bu beraberliğimizin manevî anlamda faydasını görmeyi arzularız. Lakin gerek zamanımızın yetersizliği, gerek dünyevî meşgalelerimizin çokluğu, gerekse bu noktada ne yapacağımızı gereği gibi bilmememiz bizlere zikri zorlaştırıyor ve beklenen faydalarına engel oluyor. Bu engeli ortadan kaldırmak ve zikrimizden hakkıyla fayda görmek için Kur’ân ve Sünnette bizlere tavsiye edilen virdlerimizi yaparken bazı hususlara daha çok dikkat etmeli, zikri daha faydalı hale getirmenin yollarını aramalıyız.

Hiç düşündük mü acaba zikrimizi daha faydalı hale getirmenin yolları nelerdir diye?

Şimdi gelin, zikrimizi daha faydalı hale getirmenin yollarını, tarihin tartışmasız en kaliteli gönül doktorlarından birisi olan İbnu’l-Cevzî’den dinleyelim. Allah kendisine rahmet etsin, o, “et-Tezkira” adlı eserinde şöyle der:

“Allah’ı zikretmeye karar vermiş bir kimsenin ihtiyaç duyduğu şey:

Gözle görünen tüm meşgalelerden uzaklaşması,

Beden âzalarını dikkat dağıtıcı her türlü hareketten soyutlaması,

Kalbinden her türlü düşünceyi def etmesi,

Nefsine, kendisini zikretmeye karar verdiği Rabbinin azametini hissettirmesi,

Zikrini güzelleştirmeye/tecvid ile yapmaya elinden geldiğince çaba göstermesi,

Oturmasını mümkün olduğu kadar uzun tutması,

Zikrini tamamladığı andan (bir dahaki) zikrine yeniden dönene kadar, kalbinin elde ettiği o rikkat hâlini, oyalayıcı her türlü şeyden uzak durarak muhâfaza etmesidir.”

 (“et-Tezkira fi’l-Va‘z” sf. 119)

İbnu’l-Cevzî rahimehullâh’ın bu müthiş tavsiyelerini inşâallah madde madde izah etmeye çalışacağız; ama öncesinde şu kısa girişimizi takdim edelim:

Bilindiği üzere seven birisi, sevdiğini anar, her fırsatta onu dile getirir, en ufak bir zaman aralığı bulsa, hemen o boşluğa sevdiğinin bir şeyini; ya ismini ya sözünü ya da onunla alakalı bir anısını sıkıştırır. Bu, sevginin bir gereğidir. Sevilen bir insan için bile bu söz konusuysa, ya hak edeni en çok seven ve herkes tarafından en çok sevilmesi gereken “el-Vedûd” olan Rabbimiz için bu nasıl olmalıdır?

***

Sevgi arttıkça, sevilen varlığın anılması daha da çoğalır. Mü'min bir kul şu âlemde en çok Rabbini sevdiği için sürekli O’nu zikreder, O’nu anar, hatırda tutar, gündem eder, hep O’nunla meşgul olmayı arzular… Çünkü o, “el-Vedûd” olan Rabbini sevmiştir.

***

Allah'ı her türlü durumda zikretmek caizdir. Otururken, kalkarken, yerken, içerken, hatta yatarken bile…

Rabbimiz şöyle buyurur:

الَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَىَ جُنُوبِهِمْ

 “Onlar, ayaktayken, otururken ve yanları üzere yatarken Allah’ı zikrederler…” (Âl-i İmrân, 191)

فَاِذَا قَضَيْتُمُ الصَّلٰوةَ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلٰى جُنُوبِكُمْ

 “(Korku) namazını bitirdiğinizde, Allah'ı ayaktayken, otururken ve yan yatarken zikredin…” (Nisa, 103)

Her durum ve şartta O’nu zikredip anmak güzeldir ve bu zikir durumu, ala külli hâl insana fayda verir. Ama bu faydayı artırmak ve en üst seviyeye çıkarmak için dikkat edilmesi ve gözetilmesi gereken bazı şartlar vardır. Daha farklı bir ifadeyle söyleyecek olursak; zikrin kalbe tesir etmesi ve insanın manevî hayatında beklenen etkiyi gösterebilmesi için “bazı esasları” vardır. Bu esaslara/şartlara riayet edilerek yapılan bir zikir, insana müthiş manevî bir enerji aşılar. Kalbini neşelendirir, ona surûr verir, onu sevince boğar. Tıpkı yerinde duramayan kuş misali onu tutar, ta ötelere doğru harekete geçirir. Bununla beraber kulun Rabbine olan yakınlığını artırdığı gibi, onu dünyanın şu suflî emellerinden, âhiretin ulvî gayelerine yükseltir. Bu söylediklerimiz, bu yolda seyr-i sulûk eden her zikir âşığı âlimin tecrübe ettiği bir şeydir.[1] Bu nedenle, onların bu tecrübelerini göz ardı etmemek gerekir.

Dediğimiz gibi, Allah’ı zikrederken ve Kur’ân ve Sünnette bize tavsiye edilen virdlerimizi okurken bu şartlara riayet etmek ve onlar çerçevesinde bir zikir gerçekleştirmek azımsanmayacak kadar faydalı bir şeydir. Bu şartlara riayet edenler, zikredilen faydaları bizzat gözleriyle müşahede edeceklerdir. Onun için İbnu’l-Cevzî rahimehullâh’ın zikrettiği bu yedi şartı mutlaka dikkate alarak zikir ve virdlerimizi yapmamız gerekir. Bunu kısa bir süreliğine bile olsa deneyip tecrübe edenler, kalplerinde hissedecekleri manevî canlılıktan dolayı İbnu’l-Cevzî’ye bir kere daha rahmet okuyacaklardır. Bunda en ufak şüpheniz olmasın.

Şimdi bu girişimizden sonra İbnu’l-Cevzî’nin ifade etmiş olduğu zikrin yedi şartını maddeler halinde izah etmeye geçebiliriz.

BİRİNCİ MADDE

“Gözle Görünen Tüm Meşgalelerden Uzaklaş!”

Zikrin seni Allah'a daha çok yaklaştırmasını ve kalbini maksimum derecede yumuşatmasını istiyorsan, her şeyden önce gürültülü ortamlarda, dikkat dağıtan kalabalıklar arasında ve kalbin huzurunu bozan merkezlerde Allah'ı zikretmekten uzak durmalısın. Allah'ı gereği gibi zikretmek ve bu zikirden fayda görmek istiyorsan, bunun için mutlaka sükûnetli ortamları, gürültü ve patırtıdan uzak yerleri ve Rabbinle baş başa kalacağın münasip mekânları seçmelisin. Daha güzel bir ifadeyle söyleyecek olursak; zikir ve virdlerin için “uygun zaman” ve “uygun zeminleri” tercih etmelisin.

Bunun için gecenin en tatlı aralıkları, odanın kıbleye en yakın yerleri ne de güzeldir!

Kalbin, etraftaki her türlü hareketliliği kendisine aksettiren “alıcıları”, gecenin karanlığında daha açıktır ve kendisine gönderilen mesajları daha iyi ahzeder. O nedenle, zikrullah için özellikle gece vakitlerini seçmek son derece faydalıdır.

Şimdi anlıyor musunuz neden geceleri kıyamla geçirmemizin tavsiye edildiğini? Ve yine İsra ve Mirac hâdiselerinin gece gerçekleştirildiğini?

Çünkü bu eşsiz vakit, kalbin kavrayışı ve mesajları daha iyi algılaması için en ideal zaman aralığıdır. O nedenle bu aralığı iyi değerlendirmek gerekir.

İKİNCİ MADDE

 “Âzalarını Dikkat Dağıtıcı Her Türlü Hareketten Soyutla!”

Zikrin seni Allah'a daha çok yaklaştırmasını ve kalbini daha fazla yumuşatmasını istiyorsan, bedenin her bir organını sükûnete erdirmeli, meşgul edici her hareketten onları muhâfaza etmelisin.

Örneğin “göz” bir organımızdır ve onun kalp üzerindeki tesiri azımsanmayacak kadar fazladır. Bu nedenle zikir esnasında ona hâkim olmak, gereksiz her türlü bakıştan onu sakındırmak gerekir. Bunu, zikrin kalbimiz üzerindeki tesirini daha da artırmak için yapmak gerekir.

Şimdi şu iki hadise kulak ver.

(1) Enes radıyallahu anh anlatır: “Aişe annemizin renkli ve nakışlı bir örtüsü vardı. Onunla evinin bir tarafını örterdi. Bir ara Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onun için şöyle dedi:

“Şu renkli ve nakışlı kumaşı kaldırın; zira onun nakışları/desenleri namazda beni meşgul ediyor.” (Buharî)

Gözle görülen şeyler kalbe tesir ettiği için Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem hiç beklemeden onun kaldırılmasını istemiştir.

(2) Bir seferinde sahabeden Ebu Cehm radıyallahu anh, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e süslü bir elbise hediye etmişti. Efendimiz onun bu hediyesini kabul etti ve giyindikten sonra onunla namaz kıldı. Lakin içerisindeki desen ve süsler namazda, yani Allah’ı zikir ânında onun dikkatini dağıtmıştı. Kalbinin daha fazla meşgul olmasına bir an bile müsaade etmeden: “Şu desenli elbiseyi Ebu Cehm’e geri götürün, yerine süsü olmayan elbisesini getirin”[2] buyurdu (Buharî ve Müslim) ve bu şekilde maneviyatını etkileyen o elbiseden kurtuldu.

 Bu hadisin şerhinde Tıybî rahimehullah’ın şu müthiş tespitini nakletmeden geçemeyeceğiz. O der ki:

“Bu hadiste görüntüsü olan ve sûretleri bulunan şeylerin, daha düşük olanlar şöyle dursun temiz kalplere ve arı-duru nefislere bile etki bıraktığına bir işaret vardır.”[3]

 Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem gibi arı-duru, tertemiz bir nefis sahibi kimse bile gördüğü şeylerden etkileniyorsa, ondan daha aşağı seviyede olan biz sıradan kulların etkilenmemesi olacak şey değildir. Rasûl bile gözüne isabet eden görüntülere dikkat ediyor ve onu, kalbe nakledeceği şekillerin kötülüğünden korumaya çalışıyorsa, bizim gibi aciz olanların ne yapması beklenir? Daha fazla dikkat etmeli değil miyiz?

Biz artık desenli elbiselerin kalbe vereceği tesirden geçtik; şimdileri gözümüzü o desenlere şekil veren açık kadınların görüntülerinden korumaya çalışıyoruz. Öyle ya, fitnelerin ayyuka çıkacağı âhir zamanda yaşıyoruz.

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in bu hassasiyetini iyi anlamak ve gözü meşgul edici unsurlardan onu ne denli sakındırdığının altında yatan hikmeti iyi kavramak gerekir. Çünkü O, bu tür dikkat dağıtıcı şeylerin kalbi inanılmaz derecede etkilediğini çok iyi biliyordu. Bundan dolayı da hayatı boyunca gözünden gönlüne giden o yolu bir dizi tedbirlerle muhafaza etti.

Burada şunu hatırlatmakta fayda var: Gözlerine hâkim olamayanların veya gözleri açık olunca gereği gibi huşuyu yakalayamayanların zikir ve virdlerini okurken gözlerini kapamalarında inşâallah bir beis yoktur. İzz b. Abdusselâm ve İbn Kayyım gibi âlimler[4], huşuyu daha fazla temin etmesi durumunda namazda bile bunu caiz görmüşlerdir. Namazda caiz olan, namaz hârici bir ibadette evleviyetle caiz olur.

Zikrimiz esnasında gözümüzü koruduğumuz gibi diğer organlarımızı da korumalı ve muhafaza etmeliyiz. Örneğin zikir esnasında sürekli bir şekilde elimizle sağımızı solumuzu kaşımamalı, parmaklarımızı kütletmemeli, ayaklarımızla oynamamalıyız. Çünkü organlar gerek olumlu gerek olumsuz anlamda kalbe ciddi anlamda etki bırakan âzalarımızdır. Her biri tıpkı bir postacıdır. Aldıkları mesajları titizlikle kalbe ulaştırırlar.

Öte yandan zikrimiz esnasında sanki başımızda kuş varmış ve hareket etmemiz halinde hemen uçacakmış gibi sakin olmaya özen göstermeliyiz. Tıpkı sahabîler gibi… Onlar, Kur’ân dinlediklerinde, yani Rabbleri ile baş başa kaldıklarında sanki başlarında hemen uçuverecek kuşlar varmışçasına sükûnetle durulardı. Bazen tesbih çekerken veya virdlerini okurken bazı kardeşlerin ileri-geri hızlıca hareket ettiklerini görüyoruz. Şunu unutmamak gerekir ki, bir şeyler okurken hareket etmek insanı daha çok lafza yoğunlaştırır; ama sükûnetle durarak okuma yapmak mânaya yoğunlaşmayı sağlar.

ÜÇÜNCÜ MADDE

 “Kalbinden Her Türlü Düşünceyi Def Et!”

Sloganımız şu: Önce kalp. Hem de her şeyden önce… Allah'ın huzuruna varmadan önce hazırlanması ve ıslah edilmesi gereken ilk organımız kesinlikle “kalbimiz”dir. Kalbin sükûnete erdirilmesi, gözün, kulağın, ağzın sükûnete erdirilmesinden daha önemli ve önceliklidir.

Eğer sen de zikrinden fayda görenlerden olmak istiyorsan, öncelikle kalbini zikrullaha hazırlamalısın.

Şayet kalbini zikre hazırlarsan, O’nun huzuruna diz çöktüğünde kalbinin başka şeylerle meşgul olmasından utanır, dilin O’nu anarken, gönlünün başkasını anmasından hayâ edersin. O nedenle, zikir esnasında imkân ölçüsünde kalbi yoklamak ve sürekli hazır olmasını sağlamak gerekir.

Şunu çok iyi bilmemiz gerekir ki, kalbin dile, dilin de kalbe müthiş bir etkisi vardır. Dil zikrini düzgün yaptıkça bu, kalbe etki eder; kalp huşuyu yakaladıkça, dilin daha düzgün ve çok zikir yapmasını sağlar. Ve bu döngü hep böyle artarak sürüp gider…

DÖRDÜNCÜ MADDE

 “Nefsine, Kendisini Zikretmeye Karar Verdiği Rabbinin

Azametini Hissettir!”

Zikrettiğin zâtın büyüklüğünü, azametini ve ne kadar kerîm bir Rabb olduğunu hatırına getirdikçe, bu hem zikri kolaylaştıracak hem de zikre olan iştiyakı artıracaktır. Önemli olan, zikrettiğinin büyüklüğünü ve şânını sürekli nefsine hatırlatmandır.

Burada, nasıl azim bir Rabbimiz olduğunu, kendisini zikreden kullarına nasıl büyük karşılıklarla mukabelede bulunacağını ifade eden birkaç hususa temas etmek istiyoruz. Öncelikle şunu ifade edelim: İbn Kayyım rahimehullah, “el-Vâbilu’s-Sayyib” adlı muhteşem kitabında[5] zikrin ortalama yüze yakın faydasını sayar. Bu faydaları bilen birisinin, zikre olan arzusunun artacağında en ufak şüphe yoktur. Biz burada bu faydalardan sadece iki tanesine dikkat çekerek, zikir yolunda ilerleyen kardeşlerimize ne kadar büyük bir Rabbi zikrettiklerini tekrar hatırlatmaya çalışacağız.

 BİRİNCİ FAYDA: Rabbimiz buyurur ki:

فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ

“Siz Beni anın/zikredin ki Ben de sizi anıp zikredeyim…” (Bakara, 152)

Sen Allah'ı andığında, Allah da seni anacaktır. 

Subhânallah! 

Bu ne büyük bir makamdır!

Sen sen ol, sakın ha bu makamın kıymetini bilmeyen gafillerden olma!

ALLAH’I ZİKRETMEMİZ NASIL OLMALI?

Allah’ı zikretmekten bahsediyoruz. Acaba biz Müslümanların Allah’ı zikretmesinden kasıt nedir ve bu ne ile ve nasıl olmalıdır? Şimdi gelin, bu önemli soruya gönül doktorlarımızdan cevap bulmaya çalışalım. Bu sorunun cevabını, yine tarihin tartışmasız en kaliteli gönül doktorlarından birisi olan İbn Kayyım’a bırakıyoruz. Allah kendisine rahmet etsin, o  “Cilâu’l-Efhâm” adlı eserinde şöyle der:

“Allah’ı zikir çeşit çeşittir: Birincisi: İsim ve sıfatları ile Allah’ı anmak ve bunlarla O’na övgüde bulunmaktır. İkincisi: ‘Subhânallah’, ‘elhamdulillâh’, ‘Allâhu ekber’ ve ‘lâ ilâhe illallâh’ gibi zikirlerle O’nu anmaktır. Üçüncüsü: Hükümleri, emirleri ve yasaklarıyla O’nu anmaktır ki, bu, âlimlerin zikridir. Hatta bu üç kısmın tamamı onların Rablerini zikridir. Dördüncüsü: Kelamı (olan Kur’ân) ile O’nu anmaktır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

وَمَنْ أَعْرَضَ عَن ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنكًا وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَعْمَى

“Her kim de Benim zikrimden (Kur’ân’dan) yüz çevirirse, mutlaka ona dar bir geçim vardır. Bir de onu kıyamet gününde kör olarak haşrederiz.” (Tâhâ, 124)

Bu âyetteki “zikir”, Rasûlüne indirdiği kelamı (Kur’ân)dır. Yine Allah Teâlâ şöyle buyurur:

الَّذِينَ آمَنُواْ وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُم بِذِكْرِ اللّهِ أَلاَ بِذِكْرِ اللّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

“Onlar, iman eden ve kalpleri Allah'ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur.” (Ra’d, 28)

Beşincisi: O’na dua etmek, O’ndan bağışlanma dilemek, O’na yalvarmaktır. Bu da O’nu zikir kapsamındadır. İşte bu beş şeyin hepsi zikrin çeşitlerindendir.” (Cilâu’l-Efhâm, sf, 451)

Bu sayılanlar, Rabbimizi anarken başvuracağımız zikir çeşitlerindendir. Yani O’nu bazen esmâsını anarak, bazen tesbihât yaparak, bazen kelamını okuyarak, bazen dua ederek, bazen de O’nu insanlara anlatarak zikredeceğiz. Tüm bunlar, bizim Allah’ı zikrimiz kapsamındadır. Bunların bu şekilde farklı ve çeşitli olması, bizler için gerçekten büyük bir nimettir; aksi halde tek çeşit zikirden sıkılabilir, aynı şeyleri tekrarlamaktan dolayı bıkkınlık duyabilirdik.

ALLAH'IN BİZİ ZİKRETMESİ NE DEMEK?

Rabbimizi ne ile ve nasıl zikredeceğimizi anladık; peki, Allah'ın bizi zikretmesini nasıl anlamalıyız? Bununla ne kast edilmektedir?

Allah'ın bizi zikretmesi, yani rahmeti” ile bizi hatırlaması demektir.

Allah'ın bizi zikretmesi, yani lütfu” ile bizi hatırlaması demektir.

Allah'ın bizi zikretmesi, yani yardımı” ile bizi hatırlaması demektir.

Allah'ın bizi zikretmesi, yani mağfireti ve günahları setretmesi” ile bizi hatırlaması demektir.

Allah'ın bizi zikretmesi, yani tevfiki/başarıya ulaştırması” ile bizi hatırlaması demektir.

Allah'ın bizi zikretmesi, yani bizi unutmaması” ile bizi hatırlaması demektir.

Allah'ın bizi zikretmesi, yani kendi katındaki meleklere isimlerimizi anması”… demektir.

Subhânallah!

İnanın, zikrin başka hiçbir fazileti olmasaydı, bu zikrettiğimiz şey fazilet olarak bize yeter de artardı.

ALLAH'I UNUTMANIN CEZASI

 Burada konuyla alakalı olması bakımından bir başka soru daha soralım: Acaba biz Allah'ı zikretmezsek ve O’nu anmayı terk edersek ne olur?

O zaman zikrin terkine terettüp eden manevî cezalar belimize dolanır.

1-Allah bizi kendi halimize bırakır,

2-Yardımını bizden uzaklaştırır,

3-İhtiyacımız anında imdadımıza yetişmez, dara düşüp “Yetiş ya Rabb!” dediğimizde bizi önemsemez ve sanki duymuyormuşçasına bize muamele eder,

4-Rahmetini azaltır,

5-Bereketini yok eder,

6-Kalbimizi daraltır,

7-İşlerimizi zorlaştırır,

8-Dünyada gönlümüze, âhirette ise ruhumuza darlık verir…

Eğer biz Rabbimizi unutursak, Rabbimiz de bizi unutur.[6] Tıpkı Rabbimizi andığımızda Rabbimizin bizi anması gibi…

Şunu bilmek gerekir ki, kul Allah zikrettiğinde saydığımız tüm faydaları elde ederken, zikri terk ettiğinde, yani unutulmaması gereken yerlerde Allah’ı unuttuğunda değindiğimiz bu sıkıntılarla ve hatta daha fazlasıyla yüz yüze kalır.

وَلَا يَظْلِمُ رَبُّكَ أَحَدًا

 “Ve senin Rabbin hiç kimseye haksızlık etmez.” (Kehf, 49)

Allah'ı anmayı terk etmenin bir tehlikesi daha vardır ki, o da gerçekten basite alınmayacak kadar büyük ve korkunçtur.

O da “insanın kendisini unutması”dır! Rabbimiz söyle buyurur:

وَلَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ نَسُوا اللَّهَ فَأَنسَاهُمْ أَنفُسَهُمْ أُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ

“Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar yoldan çıkmış kimselerin ta kendileridir.” (Haşr, 19)

İnsan Rabbini unuttuğunda, buna ceza olarak Rabbi de ona kendisini unutturur. Kendisini unutan adam ise:

1-Kendisi için artık neyin faydalı, neyin zararlı olacağını bilemez,

2-Dünya ve âhirette kendisi için hayır olacak şeyleri şer olanlarla karıştırır,

3-Dinin kendisine yüklediği sorumlulukları önemsemez hale gelir,

4-İmanî ve ahlakî değerleri ihmal eder,

5-Şahsiyetine, mürüvvetine, kimlik ve kişiliğine zarar verecek şeylere aldırış etmez olur…

Ve daha nice unutulmaması gereken hayatî öneme sahip değerleri unutur, gider…

O nedenle, Allah'ı anmayı hiçbir zaman ve zeminde terk etmemek gerekir.

İKİNCİ FAYDA: Rabbimiz buyurur ki:

وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ

“Allah’ı anmak ise elbette en büyük olandır…” (Ankebût, 45)

Bu ayetin iki anlamı vardır:

Birinci anlamı: Senin Allah'ı zikretmen.

İkinci anlamı: Allah'ın seni zikretmesi.

Birinci anlama göre senin Allah’ı zikretmen, yapacağın diğer tüm ibadetlerden derece bakımından daha büyüktür. İkinci anlama göre ise Allah’ın seni zikretmesi, senin sahip olabileceğin her değerli şeyden daha büyüktür.

Âyet, Arapça dil kuralları açısından her iki manaya da müsaittir.

Birinci manaya göre ayeti yorumlayacak olursak onu şöyle anlamamız gerekir: “Allah'ı zikretmek, diğer tüm ibadetlerden daha büyüktür.” Başka bir ifadeyle, “zikrullah en büyük ibadettir” diyebiliriz.

Bu ifade biraz garibinize mi gitti? Biraz sonra zikredeceğimiz delilleri okuyunca, bu ifadenin hiç de abartılı olmadığını anlayacaksınız. Evet, bu manayı göz önünde bulundurarak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Allah’ı zikir, en büyük ibadettir.

“Nasıl yani?” mi diyorsunuz?

Önce şu hakikatin altını çizelim: Namaz gibi, oruç gibi, hac gibi temel bütün ibadetlerin yegâne gâyesi; “Allah’ı zikir”dir. Eğer bir şey “gâye” olmuş ise, artık o, kendisini o gâyeye ulaştıran aracı konumundaki diğer her şeyden daha üstün olur. Örneğin namaz, oruç, hac ve diğer ibadetlerin yapılmasındaki temel gâye, Allah’ı anmak ve O’nu hatırlamaktır. Böyle olunca otomatik olarak Allah’ı anmanın, bu ibadetlerden daha üstün olması lazım gelir.

Mesela Rabbimiz namazla alakalı olarak şöyle buyurur:

وَأَقِمِ الصَّلَاةَ لِذِكْرِي

Beni anmak/zikretmek için namaz kıl.” (Tâhâ, 14)

Görüldüğü üzere bu âyette “Allah’ı zikir için” namaz kılınması emredilmiştir.

Oruçla alakalı olarak şöyle buyurur:

وَلِتُكْمِلُواْ الْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُواْ اللّهَ عَلَى مَا هَدَاكُمْ

(Oruçla alakalı bütün bu hükümler) belirlenen sayıyı tamamlamanız ve sizi hidayete ulaştırmasına karşılık Allah’ı tekbir etmeniz içindir.” (Bakara, 185)

Bu âyet de orucun hükümlerinin yine “Allah’ı zikir için” belirlendiği ifade edilmiştir.

Hacla alakalı olarak şöyle buyurur:

وَاذْكُرُواْ اللّهَ فِي أَيَّامٍ مَّعْدُودَاتٍ

“Sayılı hac günlerde Allah'ı anın/zikredin.” (Bakara, 203)

Burada ise hacda özellikle Allah’ı zikretmenin gerekliliği vurgulanmıştır. Demek ki hac bile zikrullah içindir.

Korku namazıyla alakalı olarak şöyle buyurur:

فَإِذَا قَضَيْتُمُ الصَّلاَةَ فَاذْكُرُواْ اللّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَى جُنُوبِكُمْ

(Korku) namazını bitirince ayakta, otururken ve yanınız üzerinde yatarken Allah’ı anın/zikredin.” (Nisa, 103)

Bu âyette ise korku namazı gibi çok tehlikeli durumlarda bile zikrullahı terk etmeye müsaade edilmemiş, böylesi zor anlarda bile Allah’ı zikretmenin gerekliliği ifade edilmiştir. Demek ki düşmanla karşılaşıldığı anlarda bile Allah’ı zikretmeyi terk etmeye müsaade yoktur.

Cuma namazıyla alakalı olarak da şöyle buyurur:

فَإِذَا قُضِيَتِ الصَّلَاةُ فَانتَشِرُوا فِي الْأَرْضِ وَابْتَغُوا مِن فَضْلِ اللَّهِ وَاذْكُرُوا اللَّهَ كَثِيرًا لَّعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

“Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın, Allah’ın lütfundan nasibinizi arayın ve felaha erişmeniz için Allah’ı çok çok zikredin.” (Cuma, 10)

Bu âyette de cuma namazından sonra bile Allah’ı zikretmekten geri durulmaması gerektiği beyan edilmiştir. Hem namazlarımız hem de namazlardan sonraki vakitlerimiz hep zikrullah için olmalıdır.

Bunlar, zikrin diğer bütün ibadetlerden daha üstün olduğuna işaret eden Kur’ânî naslardır. Bunun Sünnetten de delilleri vardır. Örneğin şu rivayet bu konudaki en net delillerden birisidir diyebiliriz. Ebu’d-Derdâ radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bir gün ashâbına:

—Size amellerinizin en hayırlısını, Allah katında onların en temizini, onlar içerisinde derecenizi en fazla yükselten, sizin için sadaka olarak altın ve gümüş dağıtmaktan daha kazançlı,  düşmanla karşılaşıp sizin onların boyunlarını, onların da sizin boyunlarınızı vurmasından daha çok sevap getirecek olan şeyi haber vereyim mi, diye sordu.

Onlar:

—Evet, dediler.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

—Allah’ı zikretmektir, buyurdu. (Tirmizî)

İşte tüm bu deliller göstermektedir ki, zikir, her ibadetten daha üstündür ve ibadetlerin tamamı netice olarak onu gerçekleştirmek için meşru kılınmıştır. Onun için “Allah'ı zikir, Allah'a yaklaştıran en büyük ibadettir” diyebiliriz.

İkinci manaya göre ayeti yorumlayacak olursak, “Allah’ın seni zikretmesi, senin sahip olabileceğin her değerli şeyden daha büyüktür” deriz.

Allah’ın seni zikretmesi…

Bu gerçekten çok büyük bir şeydir!

Peki, bu, nelerden daha büyüktür?

Mesela senin hatırına gelen her şeyden daha büyüktür. Hayal ettiğin tüm değerlerden… Sahip olacağın dünyalık her nimetten… Uğruna çabaladığın her enfes şeyden… Her türlü günahın, hatanın ve münkerin kendisine mukavemet göstermesinden…

Evet, tüm bunlardan daha büyüktür Allah’ın seni zikretmesi. Uğruna her şeyin rahatlıkla feda edilebileceği bir nimettir Allah indinde hayırla anılmak. Düşünsene, Rabbin seni zikrediyor, seni anıyor, seni önemsiyor, sana değer veriyor! Bunun için her şeyini feda etmez miydin? Enes b. Mâlik anlatır: Bir gün Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Ubeyy b. Ka‘b radıyallahu anh’a:

Allah, sana Beyyine sûresini okumamı bana emretti, buyurdu.

 Ubeyy radıyallahu anh:

—Allah benim adımı mı andı, diye (hayretle) sordu.

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:

Evet, buyurunca, Ubeyy b. Ka‘b duygulanarak ağladı.” (Müslim)

Allah’ın ismen kendisini andığını bilen hangi kul ağlamaz ki?

Zikrettiğimiz bu iki faydanın muhteviyatını iyi anlayarak ne kadar büyük bir Rabbin önünde diz çöktüğünü, ne kadar azametli bir Rabbi zikrettiğini bil. Bunu bildiğinde zikrinin daha da güzelleşeceğinden yana en ufak bir şüphen olmasın.

BEŞİNCİ MADDE

 “Zikrini Güzelleştirmeye/Tecvid İle Yapmaya

Elinden Geldiğince Çaba Göster!”

Zikir ve virdlerimizi yaparken onları güzelleştirebilmemiz için dikkat etmemiz gereken birtakım kurallar vardır. Bunlar kısaca şunlardır: Zikir ve virdlerimizi:

1-Harflerin hakkını vererek ve hepsini layıkıyla çıkarmaya çalışarak okumak,

2-Tane tane ve acele etmeden telaffuz etmek,

3-Tecvid kurallarını imkân ölçüsünde tatbik ederek kıraat etmek,

4-Makam ve teğanni ile okumak,

5-Duygusal ve hüzünlü bir şekilde eda etmek…

 Tüm bu sayılanlar, zikre ayrı bir tat, farklı bir lezzet, inanılmaz bir tesir katar. Bu gün birçok kardeşimizin hem Kur’ân okurken hem de zikirlerini yaparken hakkıyla lezzet alamamasının altında yatan temel sebeplerden birisi budur. Kur’ân, ancak indiği şekil ile okunduğunda insanın kalbine duygusal bir etki bırakır. İndiği şekilde uzak olarak onu okumak sadece “okumak” olur. Bu nedenle hem onu hem de ondan öğrendiğimiz zikirlerimizi tane tane ve harflerin hakkını vererek telaffuz etmeye özen göstermeliyiz.

ALTINCI MADDE

 “Oturmanı Mümkün Olduğu Kadar Uzun Tut!”

Acele ile yapılan işlerin kalitesi genelde düşük olur. Çok nadir iş vardır acele ile yapıldığında kaliteli olan. Geneli, emek verilerek ve hakkı gözetilerek yapıldığında netice sağlar. O nedenle, bir işi yaparken onda acele etmemek, hak ettiği zamanı ona vermek gerekir.

İki öğrenciye on sayfa yazma görevi verilse, birisine bunu on dakika içerisinde yazması gerektiği, diğerine ise bir saat içerisinde yazması gerektiği söylense; bu durumda hangi öğrenci işini daha iyi yapar?

Elbette uzun zaman zarfına sahip olan öğrenci…

Bu öğrenci, kısa zamanda onu yazmakla mükellef tutulan diğer öğrenciden daha güzel yazacaktır; velev ki yazısı düzgün olmasa bile...

 Bu işin bir boyutu… İşin bir de şöyle farklı bir boyutu var: İnsanlarla uzun süre beraber vakit geçirmek, bir takım problemlere ve şeytanın müdahalesine sebebiyet verir. Ama “el-Vedûd” olan Allah ile vakit geçirmek böyle değildir. O’nunla geçirilen vakit uzadıkça, bu, müthiş bir kalp dinginliğine ve şeytanın o mekândan uzaklaşmasına sebep olur. Yani insanlarla beraberlik ile, Allah ile beraberlik birbirinden çok, ama çok farklıdır. Hem de serâ ile Süreyya[7] arasındaki fark kadar…

YEDİNCİ MADDE

 “Zikrini Tamamladığın Andan Bir Dahaki Zikrine Yeniden Dönene Kadar,

Kalbinin Elde Ettiği O Rikkat Hâlini, Oyalayıcı Her Türlü Şeyden

Uzak Durarak Muhâfaza Et!”

Bir işi yapmak ne kadar önemliyse, o işi, onu bozan ve kendisine zarar veren unsurlardan muhafaza etmek de o kadar önemlidir. Hatta onu muhafaza etmek, o işi yapmaktan daha mühimdir. Bir insan örneğin yirmi yıl tevhid ehli olarak yaşasa, ama yirmi birinci yılda onu bozsa, yirmi yılın ne faydası olur? Yine mesela bir insan dört rekâtlık namaza başlayıp son oturuşuna kadar bozucu her unsurdan onu muhafaza etse, ama son oturuşunda gaz yaparak onu bozsa, selametle eda ettiği dört rekâtın ne manası kalır? Bir işe başlamak kadar selametle onu bitirmek de şarttır. İşte tüm bu saydığımız maddelere riayet eden, ama daha sonraları bu hâlini koruyamayan kimse, zikirden beklenen faydayı hakkıyla göremeyecektir. O nedenle zikir ve virdlerimizi bitirdikten sonra, yeniden zikir haline dönene kadar ki zaman zarfında boş işlerle ve kalbimizi karartan gereksiz meşgalelerle meşgul olmamalıyız.

Bu elbette kolay bir şey değildir; ama unutmamak gerekir ki, kolay ancak Allah’ın kolaylaştırdığıdır. O nedenle bu konuda O’ndan bol bol yardım talep etmeyi ihmal etmemeliyiz. Bu konuda Efendimiz’in Muâz radıyallâhu anh’a yaptığı şu tavsiyesini mutlaka ezberleyip okumamız gerekir diye düşünüyoruz. Bir gün Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onun elinden tuttu ve:

“Muâz! Vallahi seni gerçekten seviyorum” buyurdu.

Sonra da sözüne şöyle devam etti: “Muâz! Her namazdan sonra şu duayı mutlaka okumanı tavsiye ediyorum:

اللَّهُمَّ أعِنِّي على ذِكْرِكَ ، وشُكْرِكَ ، وَحُسنِ عِبادتِكَ

“Allahım! Seni anıp zikretmek, nimetine şükretmek ve Sana lâyıkıyla ibadet etmek için bana yardım et!” (Ebû Dâvûd)

Rabbim kendisini zikretmeyi bize kolaylaştırsın ve zikirden beklenen faydaları bize nasip etsin. (Allahumme âmîn)

 

وَٱلذَّٰكِرِينَ ٱللَّهَ كَثِيرًا وَٱلذَّٰكِرَٰتِ أَعَدَّ ٱللَّهُ لَهُم مَّغْفِرَةً وَأَجْرًا عَظِيمًا

“…Allah’ı çokça anan erkeklerle çokça anan kadınlar var ya, işte onlar için Allah bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzab, 35)

İbrahim Gadban

 



[1] Laf buraya geldiğinde hemen şunu vurgulayalım ki, İbnu’l-Cevzî rahimehullâh’ın zikrettiği bu şartlar, Allah ve Rasûlü’nün emrettiği olmazsa olmaz şartlar değildir. Bunlar sadece tecrübesi olan gönül doktoru âlimlerimizin nassları inceleyerek, Selef’in uygulamalarını süzgeçten geçirerek bir de bu noktada gözlemleme yaparak elde ettikleri ve dile getirdikleri şartlardır. Bunlara riayet etmeyi farzmış gibi telakki etmek yanlış olur. Bizim böyle bir iddiamız da yoktur. Burada bunları anlatmamızın ve üzerinde kalem oynatmamızın tek sebebi; Allah’tan ve O’nun zikrinden gün gün uzaklaştığımız şu garâbet çağında, kardeşlerimizin Allah’a olan yakınlıklarını daha da artırmaya ve kalplerindeki Allah sevgisini en üst noktaya çıkarmaya vesile olmaktır. Bunu becerebildiğimizde maksadımız hâsıl olmuş olacaktır.

 

[2] Burada Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in insanların duygu ve düşüncelere ne kadar çok önem verdiğini görüyoruz. Eğer O: “Bu hediyeyi sahibine iade edin” deyip yerine yenisini istemeseydi, hediyenin sahibi olan Ebu Cehm radıyallahu anh kırılacak ve armağanı geri çevrildiği için son derece üzülecekti. Ama Efendimiz aleyhisselam: “Şu desenli elbiseyi götürün, yerine desensizini getirin” buyurarak sahabîsinin duygularını dikkate aldı ve onun hediyesini önemsediğini hissettirdi.  İşte burası, insanî ilişkilerde karşı tarafın duygularını dikkate almanın önemini ifade etmesi açısından çok önemli bir noktadır. İslam’ın psikolojiye gereken değeri vermediğini iddia edenler, bu ve benzeri nice rivayetleri iyi okumalılar. 

[3] Fethu’l-Bârî, 1/483.

[4] Bkz. Zâdu’l-Meâd, 1/283.

[5] Bu kitap Polen Yayınları tarafından “Zikir ve Zikrin Fazileti” ismiyle tercüme edilmişti, yakın zamanda ise İtisam Yayınları tarafından “Rahmet Yağmurları” adıyla yeniden yayımlandı. Bu eser, İbn Kayyım’ın hiçbir Müslümanın kendisinden müstağni olamayacağı harika eserlerinden birisidir. Her kardeşimizin mutlaka okumasını tavsiye ederiz.

 

[6] Allah’ın unutmasından kasıt, ihtiyaç duyduğu anda kulunu terk etmesidir. Unutkanlık, Allah hakkında düşünülmesi caiz olmayan vasıflardandır. Rabbimiz şöyle buyurur: “Senin Rabbin asla unutkan değildir.” (Meryem, 64) Bundan dolayı, âyetlerde “Allah’ın onları unutması” şeklinde zikri geçen ifadeleri “Allah’ın terk etmesi” şeklinde anlamak zorunludur. Aksini söylemek Allah’a noksanlık izafe etmek olur ki, bu kişiyi küfre sokar. Ayrıca Arap dilinde “unutmak” anlamına gelen “نَسِيَ” fiilinin sözlük manalarından birisi “terk etmek”tir.  Böyle bir anlam dururken başka manalara yönelmek caiz değildir.

[7] Serâ “yer” demektir, Süreyya ise bir yıldızın adıdır. Yani bu ikisinin arasındaki fark, yer ile gök arasındaki fark kadardır.

Okunma Sayısı:353