ZÂT-U ENVÂT MESELESİNE DAİR BİR DÜZELTME
Siyer derslerimizin bu bölümünde “Zât-u Envât” meselesini ele almıştık ancak bu meselede bazı yanlış anlaşılmalar olmuş. O nedenle burada bir düzeltme ve tashih yapmak istiyoruz.
“Ne yazık ki benim bu hâdise üzerine yaptığım açıklama ve yazılarım –herkes tarafından olmasa da– bazıları tarafından yanlış anlaşılmış, kimi zaman da maksadının dışına çıkarılarak ona benim kast etmediğim manalar yüklenmiştir. Hatta bazıları işi tekfir boyutuna bile taşımış ve bana bir kelime dahi sormadan beni tekfir etmişlerdir.
Bu doğru ve ilme yakışır bir tutum değildir. Çünkü müellifi hayatta olduğu için ona ne demek istediği açıkça sorulup, maksadı net olarak öğrenilebilir. Bu yapılmadan tekfire yeltenmek en azından akl-ı selim insanların yapacağı bir şey değildir; ama akl-ı selimler nerede?!
Onların ne dediklerini, bana ne söylediklerini bir tarafa koyuyor, BÜTÜN SAMİMİYETİMLE BU KONUDA HERHANGİ BİR YANLIŞ ANLAŞILMAYA KATKIM OLMUŞSA, RABBİMDEN AF DİLİYORUM.
Bu konuyu önemsediğim için kitabımın yeni baskısında şu düzeltmeleri yaptım. Bunu kamuoyuyla paylaşıyorum:
«İslam’a girdiği halde TEVHİDİN DETAY MESELELERİNİ izâlesi mümkün olmayan bir acziyetten dolayı öğrenememiş; küfürden henüz yeni kurtulan veya ilmin kendisine, kendisinin de ilme ulaşma imkânı olmayacak kadar uzak bir mıntıkada yaşayan kimseler… Bunlar, ALLAH’TAN BAŞKASINA İBADET ANLAMINA GELEN BÜYÜK ŞİRKİN DIŞINDA KALAN MESELELERDE küfrü gerektiren bir söz söylese ya da küfre sokan bir amel işleseler, her ne kadar içerisine düştükleri sakıncalı durum küfür olarak adlandırılsa da kendileri hemen tekfir edilmezler. Yaptıkları hata izah edilmek suretiyle kendilerine hüccet ikame edilir ve şayet varsa şüpheleri giderilir. Zât-u Envât hadisesi, bu gibi insanların mazur olduğunu beyan etmek için bir delil kabul edilebilir.» (Bkz. Sf, 259)
Bu yazdıklarımın altına da meseleyi daha net izah eden şu dipnotu ekledim:
«Bu bölümü okuyan/gözden geçiren bazı kardeşler, bu rivayetle alakalı yanlış bir anlayışa kapılmış ve neticesinde bizim söylemediğimiz ve itikat etmediğimiz bir şeyi bize nispet etmişlerdir. Demişlerdir ki: “Bir adam Allah’tan başkasına ibadet etse veya büyük şirk sayılan bir şeyle dinden çıksa, ibrahim Gadban nazarında o insan huccet ikâme edilmeden tekfir edilmez!” OYSA –ALLAH DA BİLİYOR Kİ– BİZ BÖYLE DÜŞÜNMÜYOR VE BÖYLE BİR SÖYLEVİ DİLLENDİRMİYORUZ. Biz, Allah’tan başkasına ibadet eden veya Allah’a büyük şirk ile şirk koşan bir kimseyi –ikrah hâli müstesna– asla mazeretli kabul etmiyor, bu gibi delillerin onun için özür olacağına inanmıyoruz. Bir adam Allah’tan başkasına ibadet etse veya Allah’a büyük şirk ile şirk koşsa, o insan müşrik olur, onun hakkında ikrahın dışında bir özür olamaz. AMA ALLAH’TAN BAŞKASINA İBADET ETMENİN VEYA BÜYÜK ŞİRK İLE ALLAH’A ŞİRK KOŞMANIN DIŞINDA KALAN MESELELERDE özür alanı geniştir. Örneğin
•isim-sıfat meselelerindeki bazı hatalar,
•bazı elfâz-ı küfürler,
•yine bazı ef‘âl-i küfürler
•ya da küçük şirkler böyledir.
Yani bunlar büyük şirk gibi veya Allah’tan başkasına ibadet etme gibi değildir. Bu alanlarda ikrahın yanı sıra te’vil veya cehalet de kişinin tekfir edilmesinin önünde engel olabilir. Ama –üstte de dediğimiz gibi– Allah’tan başkasına ibadet etme veya Allah’a büyük şirk ile şirk koşmada bunlar kişinin tekfir edilmesinin önünde bir engel teşkil etmez. Burada sadece ikrah özrü aranır. Haddi zatında zât-u envât hâdisesi, Allah’tan başkasına ibadet etmenin veya Allah’a büyük şirk ile şirk koşmanın özür olabileceğinin delili değil, aksine üstte zikri geçen meseleler gibi tâli meselelerin özür olabileceğinin delilidir. Zaten âlimlerimiz de zât-u envât hâdisesini büyük şirk olarak değil, küçük şirk olarak değerlendirmişlerdir. Umarız bu izahla mesele açıklık kazanmış olur.» (Bkz. Sf, 259)
Temennimiz odur ki bu izahla mesele kapanır ve bunun üzerinden yapılan saldırılar sona erer.
Rabbim hepimizi en doğru olana iletsin.”
Siyer derslerimizin bu bölümünde “Zât-u Envât” meselesini ele almıştık ancak bu meselede bazı yanlış anlaşılmalar olmuş. O nedenle burada bir düzeltme ve tashih yapmak istiyoruz.
“Ne yazık ki benim bu hâdise üzerine yaptığım açıklama ve yazılarım –herkes tarafından olmasa da– bazıları tarafından yanlış anlaşılmış, kimi zaman da maksadının dışına çıkarılarak ona benim kast etmediğim manalar yüklenmiştir. Hatta bazıları işi tekfir boyutuna bile taşımış ve bana bir kelime dahi sormadan beni tekfir etmişlerdir.
Bu doğru ve ilme yakışır bir tutum değildir. Çünkü müellifi hayatta olduğu için ona ne demek istediği açıkça sorulup, maksadı net olarak öğrenilebilir. Bu yapılmadan tekfire yeltenmek en azından akl-ı selim insanların yapacağı bir şey değildir; ama akl-ı selimler nerede?!
Onların ne dediklerini, bana ne söylediklerini bir tarafa koyuyor, BÜTÜN SAMİMİYETİMLE BU KONUDA HERHANGİ BİR YANLIŞ ANLAŞILMAYA KATKIM OLMUŞSA, RABBİMDEN AF DİLİYORUM.
Bu konuyu önemsediğim için kitabımın yeni baskısında şu düzeltmeleri yaptım. Bunu kamuoyuyla paylaşıyorum:
«İslam’a girdiği halde TEVHİDİN DETAY MESELELERİNİ izâlesi mümkün olmayan bir acziyetten dolayı öğrenememiş; küfürden henüz yeni kurtulan veya ilmin kendisine, kendisinin de ilme ulaşma imkânı olmayacak kadar uzak bir mıntıkada yaşayan kimseler… Bunlar, ALLAH’TAN BAŞKASINA İBADET ANLAMINA GELEN BÜYÜK ŞİRKİN DIŞINDA KALAN MESELELERDE küfrü gerektiren bir söz söylese ya da küfre sokan bir amel işleseler, her ne kadar içerisine düştükleri sakıncalı durum küfür olarak adlandırılsa da kendileri hemen tekfir edilmezler. Yaptıkları hata izah edilmek suretiyle kendilerine hüccet ikame edilir ve şayet varsa şüpheleri giderilir. Zât-u Envât hadisesi, bu gibi insanların mazur olduğunu beyan etmek için bir delil kabul edilebilir.» (Bkz. Sf, 259)
Bu yazdıklarımın altına da meseleyi daha net izah eden şu dipnotu ekledim:
«Bu bölümü okuyan/gözden geçiren bazı kardeşler, bu rivayetle alakalı yanlış bir anlayışa kapılmış ve neticesinde bizim söylemediğimiz ve itikat etmediğimiz bir şeyi bize nispet etmişlerdir. Demişlerdir ki: “Bir adam Allah’tan başkasına ibadet etse veya büyük şirk sayılan bir şeyle dinden çıksa, ibrahim Gadban nazarında o insan huccet ikâme edilmeden tekfir edilmez!” OYSA –ALLAH DA BİLİYOR Kİ– BİZ BÖYLE DÜŞÜNMÜYOR VE BÖYLE BİR SÖYLEVİ DİLLENDİRMİYORUZ. Biz, Allah’tan başkasına ibadet eden veya Allah’a büyük şirk ile şirk koşan bir kimseyi –ikrah hâli müstesna– asla mazeretli kabul etmiyor, bu gibi delillerin onun için özür olacağına inanmıyoruz. Bir adam Allah’tan başkasına ibadet etse veya Allah’a büyük şirk ile şirk koşsa, o insan müşrik olur, onun hakkında ikrahın dışında bir özür olamaz. AMA ALLAH’TAN BAŞKASINA İBADET ETMENİN VEYA BÜYÜK ŞİRK İLE ALLAH’A ŞİRK KOŞMANIN DIŞINDA KALAN MESELELERDE özür alanı geniştir. Örneğin
•isim-sıfat meselelerindeki bazı hatalar,
•bazı elfâz-ı küfürler,
•yine bazı ef‘âl-i küfürler
•ya da küçük şirkler böyledir.
Yani bunlar büyük şirk gibi veya Allah’tan başkasına ibadet etme gibi değildir. Bu alanlarda ikrahın yanı sıra te’vil veya cehalet de kişinin tekfir edilmesinin önünde engel olabilir. Ama –üstte de dediğimiz gibi– Allah’tan başkasına ibadet etme veya Allah’a büyük şirk ile şirk koşmada bunlar kişinin tekfir edilmesinin önünde bir engel teşkil etmez. Burada sadece ikrah özrü aranır. Haddi zatında zât-u envât hâdisesi, Allah’tan başkasına ibadet etmenin veya Allah’a büyük şirk ile şirk koşmanın özür olabileceğinin delili değil, aksine üstte zikri geçen meseleler gibi tâli meselelerin özür olabileceğinin delilidir. Zaten âlimlerimiz de zât-u envât hâdisesini büyük şirk olarak değil, küçük şirk olarak değerlendirmişlerdir. Umarız bu izahla mesele açıklık kazanmış olur.» (Bkz. Sf, 259)
Temennimiz odur ki bu izahla mesele kapanır ve bunun üzerinden yapılan saldırılar sona erer.
Rabbim hepimizi en doğru olana iletsin.”
