“Ey îmân edenler! Allâh’a karşı takvâ üzere bulunun ve sözü doğru söyleyin ki Allâh amellerinizi ıslah etsin ve günahlarınızı bağışlasın! Her kim Allâh’a ve Rasûlü’ne itâat ederse, o hakîkaten büyük bir kurtuluşa ermiş olur.” (Ahzâb, 70-71)

BEŞİNCİ İPUCU: “Namaz Kılmak, Zekât Vermek ve Rasûl’e İtaat Etmek”

RAHMETLİ OLMANIN İPUÇLARI -5-

بسم الله الرحمن الرحيم

Rahmân ve Rahîm Olan Allah’ın Adıyla…

 

BEŞİNCİ İPUCU:

“Namaz Kılmak, Zekât Vermek ve Rasûl’e İtaat Etmek”

 

Bir önceki yazımızda rahmetli olmanın ipuçlarından biri olan “Allah ve Rasûlü’ne itaat” konusunu ele almaya çalışmıştık. Bu yazımızda inşâallah diğer bir rahmet ipucunu ele alarak, rahmet denizindeki yolculuğumuza devam edeceğiz. Bu yazımızdaki rahmet ipucumuz bir değil, üç tane olacak. Yani bir ayet içerisinden verilmiş tam üç ipucu: Namaz kılmak, zekât vermek ve Rasûl’e itaat etmek. Haydi, şimdi bu rahmet uçlarını yakalamaya!

Rabbimiz şöyle buyurur:

 

وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

“Rahmete nâil olmanız için namazı (dikkat ve özenle) kılın, zekâtı verin ve Peygambere itaat edin.” (Nur, 56)

Burada bu ayet içerisinde yer alan ve Rabbimizin rahmete ulaşabilmemiz için bizlere önerdiği üç ameli, yani namazı, zekâtı ve Rasûlullah’a itaati tek tek ele alarak izah etmeye çalışacağız.

a) Namaz Kılmak

Rabbimiz, Nûr Suresi’nde yer alan bu ayet-i kerimesinde namazı kılan, zekâtı veren ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e itaat eden kimselerin rahmete nail olacaklarını bildirmektedir. Bu hakikat sadece bu ayette değil, Kur’ân’ın başka ayetlerinde de vurgulanmıştır. Mesela Rabbimiz şöyle buyurur:

وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَيُطِيعُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ أُولَئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللَّهُ إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

“Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. Onlar, iyiliği emreder, kötülükten alıkoyar, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, Allah’a ve Resûlüne itaat ederler. İşte bunlara Allah rahmet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe, 71)

İşte bu ayette sayılan vasıflara haiz olan müminler, Allah’ın rahmetine hak kazanacak ve kıyamet günü birileri, birilerinden rahmet dilenirken onlar Rahmân’ın rahmetiyle mesrur olacaklardır. Elbette ki bu ayette sayılan vasıflar, birbirinden ayrı düşünülemeyecek vasıflardır; zira gerçek namaz ehli bir mümin, aynı zamanda iyiliği emreden, kötülükten alıkoyan, zekâtı veren ve hem Allah’a hem de Rasûlüne itaat eden bir kimsedir. İşte bundan dolayı Allah’ın rahmet ve merhametine hak kazanmıştır.

 Eğer sen de Allah’ın sana rahmet ve merhametiyle muamele etmesini istiyorsan, o halde haydi namaza!

*** *** ***   

Değerli kardeşim, bizi rahmete kavuşturacak bu değerli ibadet hakkında detaya girmeden önce, onun ne olduğunu kısaca hatırlamamız gerekmektedir. İslam âlimlerinin belirttiğine göre namaz; tekbirle başlayıp selam ile biten, belirli vakitlerde eda edilen ve kendisine özgü bir takım söz ve hareketleri olan bir ibadetin adıdır. Allah tarafından başta Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem olmak üzere tüm iman edenlere emredilmiş olup İslâm’ın rükûnlerinden ve beş temel esasından birisi kabul edilmiştir. Rabbimiz şöyle buyurur:

اتْلُ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِنْ الْكِتَابِ وَأَقِمْ الصَّلاةَ إِنَّ الصَّلاةَ تَنْهَى عَنْ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ

(Ey peygamberim!) Kitap’tan sana vahyolunanı oku ve namazı ikâme et (dosdoğru kıl); çünkü namaz (her türlü) kötülükten ve fenalıktan alıkoyar.” (Ankebut, 45)

قُلْ لِعِبَادِي الَّذِينَ آمَنُوا يُقِيمُوا الصَّلاةَ

“İman eden kullarıma söyle, namazı ikâme etsinler (dosdoğru kılsınlar)…” (İbrahim, 31)

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:

“İslâm beş şey üzerine binâ edilmiştir: Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed‘in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehadet etmek, namazı ikâme etmek, zekâtı vermek, Beyt’i (Kâbe’yi) haccetmek ve Ramazan orucu tutmak.”[1]

Aman Dikkat!

Hiç kuşkusuz namaz, insanı Allah’ın rahmetine ulaştıran amellerdendir. Eğer bu amel, yerine getirildiği zaman sahibini Allah’ın rahmetine ulaştırıyorsa, o zaman onun terki de zorunlu olarak kişiyi Allah’ın gazabına ulaştıracaktır. Hem de öyle bir gazap ki, içki içen, kumar oynayan ve zina eden kimselerin bile maruz kalmayacakları kadar büyük ve devamlı…

Neden mi?

Çünkü içki içen, kumar oynayan ve zina eden kimselerin günahları, helal saymadıkları sürece kendilerini belirli bir süre azaba dûçar eden, ama neticesinde cennete girmelerine mani olmayan günahlardır. Fakat namazın terki böyle değildir. Namazın terki, kimi ulemaya göre sahibini ebedî cehenneme götürecek kadar büyük ve affedilmez bir suçtur. Bunun böylesine büyük ve affedilmez bir suç olduğunun birçok delili vardır. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in şu sözleri bunun delillerinden bazılarıdır:

“Bile bile namazı terk etme. Zira her kim onu kasıtlı olarak terk ederse, Allah ve Rasûlü’nün himayesi ondan uzak olur.”[2]

“Kişi ile küfür arasında namazı terk etmek vardır.”[3]

“Küfür ile iman arasında namazı terk etmek vardır.”[4]

“Bizim ile onların (müşriklerin) arasında ki ahit namazdır. Kim onu terk ederse kâfir ol muştur.”[5]

Sahabenin şu sözleri de namazı bütünüyle terk edenlerin affedilmez bir suç işlediklerinin delillerindendir:

Namazı terk edenin dini yoktur.” (Ömer İbnu’l-Hattâb radıyallahu anh)

“Namazı terk edenin İslâm’dan bir payı yoktur.” (Abdullah İbn-i Mesud radıyallahu anh)

“Namazı olmayanın imanı yoktur, abdesti olmayanın da namazı yoktur.” (Ebu Derda radıyallahu anh)

“Namaz kılmayan kâfirdir.” (Ali radıyallahu anh)

“Namazı terk etmek küfürdür. Bunda da ihtilaf yoktur.” (Câbir b. Abdillah radıyallahu anh)[6]

Bizim buradaki amacımız namazı terk edenin kâfir olup-olmayacağını tartışmak değildir; lakin bizim bu nakilleri getirmekteki amacımız, bu işin ne kadar tehlikeli ve sakınılması gereken bir iş olduğunu vurgulamak ve bunu yapanların Allah’ın rahmetinden her an ebedî bir şekilde uzak kalabileceklerinin hatırlatmasını yapmaktır.

Allah’ın rahmeti dururken hiç gazabına götüren bir iş yapılır mı?

Değerli kardeşim, namaz, mümin kulu cennete götüren amellerin başında gelmektedir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:

“Beş vakit namazı Allah, kullarına farz kılmıştır. Eksiksiz olarak, (erkân ve âdâbına riâyetle) o namazlarını kılan kimseyi, Allah Teâlâ’nın cennete koyacağına dair bir va’di vardır...”[7]

Cennet, Allah’ın rahmetinin son noktası olduğuna göre, bu rahmete mazhar olmak isteyen müminlerin kesinlikle namazlarına özen göstererek kılmaları ve özveriyle bu ameli yerine getirmeleri gerekmektedir.

Namaz, toplumdaki insanların genelinin yaptığı ve zannettiği gibi sadece yat-kalktan ibaret bir ibâdet değildir. Aksine namaz, rükû ve secdelerinde Allah’a yalvarılarak O’nunla irtibat kurulan; kıyamında da okunan Kur’ân ayetleriyle kendisinden mesaj, direktif ve tekmil alınan bir eylemdir.

Kur’ân, birçok ayetinde bizlere namaz kılmayı değil, namazı ikâme etmeyi emretmektedir. Her ne kadar tercüme olarak aynı şeymiş gibi görülse de, aslına bakıldığında bu iki şey arasında gerçekten de dikkate şâyan ve önemli farklar vardır. Nice insanlar vardır ki, namazı sadece “kılmak”tadırlar. Kimileri de vardır ki, namazı “ikâme” ederler. Allah’ın kitabına baktığımızda namazı kılanların değil, namazı ikâme edenlerin övüldüğünü görürüz. İşte bu da göstermektedir ki, bizden istenen namazı kılmak değil, onu ikâme etmektir. O halde nedir namazı ikâme etmek? Ve namaz kılmayla arasında ne gibi farklar mevcuttur? Şimdi gelin, beraberce bunların cevabını bulmaya çalışalım.

Namazı İkâme Etmek

İkâme; bir şeyi ayağa kaldırmak, düzeltmek, doğrultmak ve dosdoğru yapmak gibi anlamlara gelir. Bu kelime Kur’an’da namaz için de kullanılmıştır. Namaz için kullanıldığında o zaman anlamı “onu ta’dil-i erkân ile yani rükûnlarının hakkını vererek, huşû ve hudû içinde, dosdoğru bir şekilde kılmak” şeklinde olur.

Bir insan namazını tadil-i erkân üzere, yani kıyamını, rükûsunu, secdesini ve aralarda yapması gereken ameliyeleri hakkıyla yerine getirmek suretiyle kılmadığı zaman, bu insan namazı ikâme etmiş olmaz. Aynı şekilde huşusuna dikkat etmediğinde, yani aklını ve zihnini gereği gibi namaza odaklayıp kendisini bihakkın namaza adapte edemediğinde –rükû ve secde gibi fiilleri tam olarak yerine getirse dahi– namazını ikâme etmiş sayılmaz. Çünkü namazı ikâme etmek, tüm bu sayılanları gereği gibi yerine getirmekle ancak mümkün olabilecek bir şeydir. Bir kul bunlara riayet ederse ne âlâ; aksi halde ikâme ehlinden olamayacaktır. Bu nedenle bu saydığımız şeyleri yapmaya sözde değil, özde özen göstermek gerekmektedir.

İkâme’nin bir diğer anlamı da, yerlere düşürdüğümüz namazı ayağa kaldırmak, yani hayatı onun üzerine kuracak şekilde yükseltmek demektir. Bu gün acaba hayatımızı namaz mı belirlemektedir? Yani hayatımız namaza göre mi ayarlanmaktadır? Yoksa hayatımızda aslında namaza yer yok da, biz onu hayat programının arasına sıkıştırılmış bir ibadet olarak mı değerlendiriyoruz? Yani programın boşluklarından istifadeyle mi namazı kılmaya çalışıyoruz?

Sanki bu gün bizim namazlarımız biraz böyle gibi.

Allah korusun ama hayat programımızda sanki ona yer yok gibi. Hayatın akışı içerisine onu sıkıştırıyor, işimizden boşa çıktığımızda veya müşterilerimiz gittiğine ya da elimizdeki işler bittiğinde onu kılıveriyoruz. Oysa Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem ve Ashabı böyle mi yapıyordu? Onlar, hayat programlarını mı namaza göre ayarlıyorlardı, yoksa namazı mı hayat programlarına göre ayarlıyorlardı? Elbette ki hayat programlarını namaza göre ayarlıyorlardı. Çünkü onlar, hayatlarının merkezine namazı oturtmuşlardı ve her şeylerini ona göre dizayn ediyorlardı.

Bu nedenledir ki Allah onları övmüş ve kıyamete kadar gelecek tüm müminlere kendilerinden medh-u senâ ile bahsetmiştir.

رِجَالٌ لَا تُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَنْ ذِكْرِ اللَّهِ وَإِقَامِ الصَّلَاةِ وَإِيتَاءِ الزَّكَاةِ

(Onlar öyle) adamlardır ki, ne bir ticaret, ne de bir alışveriş, asla Allah’ı anmaktan, namazı ikâme etmekten ve zekâtı vermekten kendilerini alıkoymaz/oyalamaz.” (Nur, 37)

Yüce Rabbimizin, Ashab-ı Kiram’ı överken onların ticaretlerinin ve alışverişlerinin namazlarına özen göstermeye herhangi bir engel teşkil etmediğini özellikle vurgulaması, gerçekten de üzerinde durup düşünmeye değer bir husustur. Eğer onlar namaz merkezli bir hayat yaşamasalardı, bu övgüye mazhar olabilirler miydi?

Peki, ya biz?

Biz ne yapıyoruz?

Hayatımızın merkezine namazı oturtup tüm işlerimizi ona göre ayarlayabiliyor muyuz? Maalesef biz böyle olamıyor, böyle yapamıyoruz. Biz, ne randevularımızı namaza göre ayarlıyoruz, ne de plan ve programlarımızı… Evet, bunların hiçbirisini namaza göre ayarlamıyor veya ayarlayamıyoruz. Böyle olunca da namazı ikâme etmemiz söz konusu olmuyor. Oysa Allah bizden namazı, hayata yön verecek şekilde hâkim bir yere kaldırmamızı istiyor. Yani bizden ikâmeyi istiyor. Acaba gerçekten de ikâmeyi becerebiliyor, namazlarımızı ikâme edebiliyor muyuz?

Hâlbuki bir kimsenin namazıyla hayatı paralellik arz eder. Namazı ne kadar düzgün olursa bir kimsenin, hayatı da o kadar güzel olur; hayatı ne kadar düzgün olursa namazı da o kadar güzel olur. İşte bundan ötürü bizlerin mutlaka, ama mutlaka namazlarımızı ayağa kaldırması, yani ikâme etmesi gerekmektedir. Namazı ayağa kaldırdığımızda dinimizin direğini dikmiş olacak ve inşâallah bu sayede dinimizin yıkılarak yerle yeksan olmasının önüne set çekmiş olacağız. Allah hepimize, namazlarımızı hakkıyla ikâme etmeyi nasip eylesin.

Namaz Kötülüklerden Alıkoyar

Rahmete nail olmanın sebeplerinden bir tanesidir namaz. Eğer o rahmetse, bu rahmete mani olacak her türlü işe engel olması gerekir. Ve nitekim öyledir de. Rabbimiz, namazı düzgün ve gereği gibi kılan müminlerin her türlü kötülük, günah, ahlaksızlık ve şeriatın hoş karşılamadığı işlerden uzak kalacağını, bunlardan korunacağını bildirmiştir.

اتْلُ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِنْ الْكِتَابِ وَأَقِمْ الصَّلاةَ إِنَّ الصَّلاةَ تَنْهَى عَنْ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ

“Kitap’tan sana vahyolunanı oku ve namazı ikâme et (kıl); çünkü namaz (her türlü) kötülükten ve fenalıktan alıkoyar.” (Ankebut, 45)

Âyette kötülük ve fenalık diye tercüme ettiğimiz “fahşâ” ve “münker” kelimelerinin anlamı bu anlamdan çok daha kapsamlıdır. Fuhşiyat, açıktan ve alenî işlenilen bütün çirkinlikleri, edepsizlikleri ve ahlâk dışı davranışları ifade eden bir kelimedir. Münker de, şerîatın ve aklın beğenmediği bütün uygunsuz davranışlar ve günahlar için kullanılır. İşte bir kul, kıldığı namaz sayesinde tüm bu manaların kapsadığı kötülüklerden uzak kalacaktır biiznillah.

Bir mümin, kıldığı namazın kabul olup-olmadığını hayatına bakarak tespit edebilir. Eğer hayatı günah ve kötülüklerden uzak ise, bu durumda namazı –Allah’ın izniyle– kabul olmaktadır. Şayet hayatı günah ve kötülüklerle kuşatılmış ise, o zaman namazı –Allah en iyisini bilir– kabul olmuyordur; çünkü eğer namazı kabul olmuş olsaydı, kötülükler bir bir hayatından çıkar ve tüm fena ameller yaşantısından uzaklaşırdı.

Zikrettiğimiz bu ölçü aslında Selef-i Salihîn’in de öngördüğü bir ölçüdür. Onlar da namazlarının kabul edilip-edilmediğini bu yöntem ile bilmeye çalışmışlar veya etraflarındaki insanlara, bu yöntemi kullanarak namazlarının Allah katındaki durumunu bilebileceklerini öğütlemişlerdir. Âlusî’nin naklettiğine göre İmam Cafer-i Sâdık radıyallahu anh şöyle demiştir:

“Namazının kabul edilip-edilmediğini öğrenmek isteyen kimse, namazın kendisini kötü ve iğrenç davranışlardan ne kadar sakındırdığına baksın; zira namaz, kişiyi kötülüklerden sakındırdığı ölçüde kabul edilir.”[8]

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem de namazın insanı kötülüklerden uzaklaştıracağına işaret etmiştir. Bir adam Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gelerek:

— Filan, geceleyin namaz kılıyor, sabah olunca da hırsızlık yapıyor, dedi. Bunu duyan Rasûlullah adama:

Söylediği şey, (yani namazı) onu hırsızlıktan alıkoyacaktır, buyurdu.[9]

Çünkü samimi ve ihlâslı bir şekilde eda edilen namaz, er ya da geç Allah’ın razı olmadığı fiillerden sahibini uzaklaştırır. Kul Rabbinin rızasını isteyerek, O’nun sevgi ve özlemiyle namazını kılmaya devam ettiğinde bu onu Rabbini kızdıracak, sevgisine ters düşecek ve kavuşmalarına engel teşkil edecek işlerden alıkoyacaktır.

İnsan, sevdiklerine ve özlem duyduklarına kavuşma, onlarla beraber olma ve onların hoşnut olacağı işleri yapma konusunda istekli bir fıtrat üzere yaratılmıştır. Bu gün nice birbirini seven insanlar vardır ki, sırf onlara kavuşmak ve beraberlerinde olmak için aklın hayal edemeyeceği tarzda işler yapmakta, çok zor ve engebeli yolları aşmaktadırlar. Onları bunu yapmaya sevk eden yegâne etken, yakınlarına olan “sevgi”leridir. Eğer kul da Rabbine karşı böyle bir sevgiye sahip ise –ki müminlerin bundan çok daha fazlasıyla Rablerini sevmeleri gerekir– o zaman bu sevgi mutlaka onu Rabbinin sevmedi işleri terk etmeye sevk edecektir. Bu, kaçınılmaz olarak böyledir.

Hadiste sözü edilen sahabî Rabbini o kadar çok seviyordu ki, bu sevgi kendisini, birçok müminin yapmaktan aciz olduğu gece kıyamına sevk etmiş ve geceleyin Rabbinin huzurunda durarak namaz kılmaya yöneltmişti. Lakin bazı sebeplerden ötürü gündüz vakti de hırsızlık yapıyordu. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem o kişinin, Rabbine bu denli itaat ettiğini duyduğunda bu itaatin gün gelecek kendisini yaptığı kötülükten alıkoyacağını haber verdi.

 İşte bizler de namazlarımıza –ki bunun içerisine nâfileler de dâhildir– özen gösterir ve onları layık olduğu şekilde kılarsak, inşâallah kötülüklerden uzaklaşacak ve Rabbimizin razı olduğu bir kulluk kıvamını yakalamış olacağız.

Namaz Kazandırır

Namazın, insanları Allah’ın rahmetine mazhar kılan amellerin başında geldiğini konunun girişinde ifade etmiştik. Bu ibadet öyle bir ibadettir ki, insanı sadece Allah’ın rahmetine mazhar kılmakla kalmaz, aynı zamanda ona hem dünyada hem de âhirette elde edeceği birçok fayda da sağlar. Bu faydalardan bir tanesi namazın cennete girmeye vesile olmasıdır. Rabbimiz şöyle buyurur:

وَقَالَ اللَّهُ إِنِّي مَعَكُمْ لَئِنْ أَقَمْتُمُ الصَّلَاةَ وَآتَيْتُمُ الزَّكَاةَ وَآمَنْتُمْ بِرُسُلِي وَعَزَّرْتُمُوهُمْ وَأَقْرَضْتُمُ اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا لَأُكَفِّرَنَّ عَنْكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَلَأُدْخِلَنَّكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ

“…Allah (İsrailoğullarına) şöyle buyurdu: Ben, şüphesiz sizinle beraberim. Eğer namazı ikâme eder, zekâtı verir, peygamberlerime iman eder, onlara yardımda bulunur ve Allah’a güzel bir borç verirseniz, (bu durumda) kesinlikle kötülüklerinizi örter ve sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere koyarım.(Maide, 12)

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de bu konuda şöyle buyurur:

“Beş vakit namazı Allah, kullarına farz kılmıştır. Eksiksiz olarak, (erkân ve âdâbına riâyetle) o namazlarını kılan kimseyi, Allah Teâlâ’nın cennete koyacağına dair bir va’di vardır...”[10]

Bu faydalardan bir diğeri de namazın, günahları bağışlatması, hatalarımıza kefaret olmasıdır. Rabbimiz şöyle buyurur:

وَأَقِمِ الصَّلَاةَ طَرَفَيِ النَّهَارِ وَزُلَفًا مِنَ اللَّيْلِ إِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّئَاتِ ذَلِكَ ذِكْرَى لِلذَّاكِرِينَ

“Gündüzün iki tarafında ve gecenin (gündüze) yakın saatlerinde namaz kıl; çünkü iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, ibret alanlara bir öğüttür." (Hûd, 114)

 Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında adamın birisi kadını öpmüştü. Sonra Rasûlullah’a gelerek durumu haber verdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ: “Gündüzün iki tarafında ve gecenin (gündüze) yakın saatlerinde namaz kıl; çünkü iyilikler, kötülükleri giderir” âyetini indirdi. Adam:

—Bu, benim için mi ey Allah’ın Rasûlü? diye sordu. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

—(Hayır) bütün ümmetim içindir, buyurdu.[11]

●  Ali radıyallahu anh şöyle demiştir: Ben Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den bir şey duyduğum zaman Allah onunla beni faydalandırmak istediği kadar faydalandırırdı. (Yani sorgusuz, sualsiz onunla amel ederdim.) Rasûlullah’ın as­habından birisi bana bir hadis haber verdiğinde ise, (yanılma ihtimalini ortadan kaldırmak için) ondan yemin etmesini ister, yemin ederse kabul ederdim. Ebu Bekir radıyallahu anh Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle söylediğini bana anlattı —ki o doğru söyler— “Bir kul bir günah işler, akabinde güzelce abdest alır sonra da hemen kalkıp iki rekât namaz kılar ve Allah’tan bağışlanma dilerse, Allah mutlaka onu bağışlar”

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem devamla: “Onlar ki, çirkin bir iş yaptıkları yahut nefislerine zulmettikleri zaman hemen Allah’ı hatırlayıp günahlarının bağışlanmasını isterler…” (Âl-i İmrân, 135) ayetini sonuna kadar okudu.[12]

● Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Bir kul bir günah işler, ardından güzelce abdest alır sonra da bir açık bir alana gidip orada iki rekât namaz kılar ve o günahı için Allah’tan bağışlanma dilerse, Allah mutlaka onu bağışlar”[13]

“Hiçbir kimse yoktur ki, abdest alsın ve abdestini güzel yapsın. Sonra namazı kılsın da, o abdest ile kıldığı namazı takip edecek namaz arasındaki günahları onun için mağfiret olunmasın."[14]

“Büyük günahlardan kaçınıldığı müddetçe, beş vakit namaz ile iki cuma, aralarında işlenen küçük günahlara keffârettir.”[15]

● Bir keresinde Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, ashabına:

Ne dersiniz? Birinizin kapısının önünde bir nehir olsa da, o kimse her gün bu nehirde beş defa yıkansa, kirinden bir şey kalır mı? diye sordu. Ashab:

— O kimsenin kirinden hiçbir şey kalmaz, dediler. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

Beş vakit namaz işte bunun gibidir. Allah beş vakit namazla günahları silip yok eder,  buyurdu.[16]

Namazın günahlara kefaret olduğuna dair deliller gerçekten de çok fazladır. Bunları bilen mü’minler olarak bizlerin, bu ibadete gereği gibi önem vermesi ve işlemiş olduğumuz günahları Rabbimize affettirmesi gerekmektedir.

Şu hususlar da namazın faydalarındandır:

1- Namaz En Faziletli Ameldir. Rasûlullah  şöyle buyurur: “…Biliniz ki amellerinizin en faziletlisi namazdır.”[17]

2- Kalp ve Âzaların Nurudur. Rasûlullah  şöyle buyurur: “Namaz bir nurdur.”[18]

3- Dereceleri Yükseltir. Rasûlullah  şöyle buyurur: Çok secde etmeye bak! Zira senin Allah için yaptığın her secde karşılığında, Allah seni bir derece yükseltir ve bir hatanı siler.”[19]

4- Allah’ın Yardımını Görmeye Vesiledir Rasûlullah  şöyle buyurur: “Şüphesiz ki Allah bu ümmete zayıfları, duaları, namazları ve ihlâsları nedeniyle yardım eder.”[20]

5- Şeytanı Öfkelendirir. Rasûlullah  şöyle buyurur: Âdemoğlu secde  ayetini okur da secde ederse, İblis oradan ayrılır ve ağlayarak: Yazıklar olsun bana! Adem oğlu secdeyle emrolundu ve secde yaptı, onun için cennet var; ben de secdeyle emrolundum, reddettim banada cehennem var der.[21]

6- Korkuyu, Huysuzluğu ve Cimriliği Yok Eder. Allah subhânehu ve teâlâ şöyle buyurur:

إِنَّ الْإِنْسَانَ خُلِقَ هَلُوعًا إِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعًا وَإِذَا مَسَّهُ الْخَيْرُ مَنُوعًا إِلَّا الْمُصَلِّينَ

Doğrusu insan hırslı (ve huysuz) yaratılmıştır. Kendisine kötülük dokunduğu zaman sızlanır. Ona bir hayır dokunduğunda da eli sıkı kesilir. Ancak, namaz kılanlar böyle değildir…” (Meâric, 19-22)

7- İnsanı Cehennemden Korur. Rasûlullah  şöyle buyurur: “Güneş doğmadan ve batmadan önce ki namazları (sabah ve ikindiyi, Allah’ın istediği şekil üzere) kılan bir kimse asla ateşe girmeyecektir.”[22]

 Namazla alakalı olarak söylenecek çok söz vardır; ama konumuz sadece namaz olmadığı için bu kadarıyla iktifâ ediyoruz. Namaz hakkında detaylı bilgi isteyenler, ilgili kaynaklara müracaat ederek bu ibadet hakkında etraflıca bilgiye sahip olabilirler.

Allah hepimizi kıldığımız namazlar sayesinde affedilen ve rahmetine mazhar olarak cennete girmeye hak kazanan kullarından eylesin. (Âmîn)

 

*** *** *** 

b) Zekâtı Vermek

Nûr Suresi’nin 56. âyeti, zekât verenlerin de tıpkı namaz kılanlar gibi rahmete nail olacaklarını bildirmektedir. Zekât verenlerin rahmete nail olacaklarının bir başka delili de şu ayetlerdir:

 “Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. Onlar, iyiliği emreder, kötülükten alıkoyar, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, Allah’a ve Resûlüne itaat ederler. İşte bunlara Allah rahmet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe, 71)

“Mûsâ, kavminden belirlediğimiz yere gitmek için yetmiş adam seçti. Onları sarsıntı yakalayınca (bayıldılar). Mûsâ, ‘Ey Rabbim! Dileseydin onları da beni de bundan önce helâk ederdin. Şimdi içimizden birtakım beyinsizlerin işledikleri günah sebebiyle bizi helâk mi edeceksin? Bu, sırf senin bir imtihanındır. Onunla dilediğin kimseyi saptırırsın, dilediğini de doğruya iletirsin. Sen, bizim velimizsin. Artık bizi bağışla ve bize acı. Sen, bağışlayanların en hayırlısısın. Bizim için bu dünyada da bir iyilik yaz, ahirette de. Çünkü biz, sana varan doğru yola yöneldik’ dedi. Allah, şöyle buyurdu: ‘Azabım var ya, dilediğim kimseyi ona uğratırım. Rahmetim ise her şeyi kapsamıştır. Ben, o rahmetimi, bana karşı gelmekten sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize iman edenlere yazacağım.(A’raf, 155, 156)

Mademki zekât Allah indinde bu kadar önemli bir ameldir, o halde onu gücümüz yettiğinde yerine getirmemiz gerekmektedir. Bunu yapabilmemiz için de evvela onun değerini ve önemini bilmemiz zorunludur.

Zekât; sözlükte artmak, ziyadeli olmak ve çoğalmak anlamlarına gelir. Bir diğer anlamı da temiz olmak ve arınmaktır. Kişi Allah için malından gerekli olan hakkı verdiğinde, tüm bu manalar onun için geçerli olmaktadır. Yani zekâtını ödeyen bir kul, hem malının bereket kazanarak artıp çoğalmasını, hem de malına ve kendisine bulaşan günahlardan arınıp temizlenmesini temin etmiş olur. Bu durum onun için gerek dünyada gerekse âhirette oldukça faydalı sonuçlar elde etmesine sebep olmaktadır.

Istılahta ise zekât; malda bulunan hakkı Allah ve Rasûlünün belirlediği yerlere, belirlediği zaman içerisinde vermek, demektir.

Zekât, tıpkı namazda olduğu gibi birçok fazilete sahip olan ve insanın cennet kazanmasına sebep olan bir ameldir. Kur’an’ın birçok yerinde Rabbimiz namazla birlikte zekâtı da emretmiş ve mümin kullarının, zenginle fakiri buluşturarak toplumun dengesini sağlayan bu önemli ameli yerine getirmelerini farz kılmıştır. Rabbimiz şöyle buyurur:

وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَارْكَعُوا مَعَ الرَّاكِعِينَ

 “Namazı ikame edin (hakkıyla kılın), zekâtı verin ve rükû edenlerle beraber rükû edin.” (Bakara, 43)

وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَيُطِيعُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ أُولَئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللَّهُ إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

“Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. Onlar, iyiliği emreder, kötülükten alıkoyar, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, Allah’a ve Resûlüne itaat ederler. İşte bunlara Allah rahmet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe, 71)

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’de zekâtın İslam’ın temel beş esasından birisi olduğunu, namazla alakalı delilleri zikrederken naklettiğimiz şu meşhur hadisinde zikretmektedir:

“İslâm beş şey üzerine binâ edilmiştir: Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed‘in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehadet etmek, namazı ikâme etmek, zekâtı vermek, Beyt’i (Kâbe’yi) haccetmek ve Ramazan orucu tutmak.”[23]

Efendimiz, Muaz bin Cebel’i Yemen’e vâli olarak atadığında ona şu emri vermiştir:

"Onları Allah’tan başka (hak) bir ilâh bulunmadığına ve benim Allah’ın rasülü olduğuma iman etmeye dâvet et. Eğer bu hususta sana itaat ederlerse onlara Allah'ın kendilerine günde beş vakit namaz kılmalarını emrettiğini bildir. Eğer bu konuda da sana itaat ederlerse kendilerine, zenginlerden alınıp fakirlere verilemek üzere mallarından zekât vermelerini farz kıldığını bildir.”[24]

Tüm bu ve zikretmediğimiz diğer deliller, zekâtın tıpkı namaz, oruç ve hac gibi bir farz olduğunu ve tüm müminlerin güç yetirmeleri durumunda bu ibadetten sorumlu olduklarını bildirmektedir. Gücü yettiği halde bu ibadetten geri duran kimseler çok büyük bir azapla karşı karşıyadırlar. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem onların bu durumunu şu hadisleriyle bizlere haber vermektedir:

 “(Kıyamet günü) deve, sahibine eskisinden daha güçlü bir şekilde gelir. Eğer zekâtını vermemiş ise ayakları ile sahibine vurur. Davar da sahibine eskisinden daha güçlü bir şekilde gelir. Eğer zekâtını vermemiş ise tırnakları ile sahibini tırmalar, boynuzuyla da boynuzlar.”[25]

“(Zekâtını vermeyen kimse) kıyamet günü, omzunda meleyen koyununu taşıyarak ve feryat ederek gelip: ‘Yardım et Ey Muhammed!’ demesin. Bu durumda ben o kimseye ‘Senin için hiçbir şey yapamam. Sana tebliğ etmiştim’ derim. Ya da omzunda böğüren devesini taşır bir şekilde gelerek ‘Yardım et Ey Muhammed’ demesin. O kimseye söyleyeceğim söz: ‘Senin için bir şey yapamam’ olacaktır.”[26]

“Allah kime mal verir de zekâtını ödemezse kıyamet gününde o mal, sahibine gözlerinin önünde simsiyah iki benek bulunan, gayet zehirli (ve zehirinin etkisinden başı) kel bir yılan şeklinde görünerek boynuna gerdanlık yapılacak, sonra da iki çene kemiğini, yani avurdunu iki tarafından yakalayıp şöyle diyecek: Ben senin malınım, ben senin yığdığın stoklarınım.”[27]

“Bir kadın, kızı ile beraber Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e geldi. Kı­zının kolunda kalın iki altın bilezik vardı. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kadına:

Bunun zekâtını veriyor musun? buyurdu. Kadın:

— Hayır, dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

Kıyamet gününde Allah’ın onların yerine sana ateşten iki bi­lezik giydirmesi hoşuna gider mi? deyince, kadın hemen onları çıkarıp Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e uzattı ve şöyle dedi: İkisi de Allah’a ve Rasûlüne aittir.”[28]

Kur’an da, zekât vermeyenlerin azaba uğrayacaklarından söz etmektedir. Onların âhirette azapla yüz yüze kalacakları şu şekilde ifade edilmiştir:

وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلَا يُنْفِقُونَهَا فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ يَوْمَ يُحْمَى عَلَيْهَا فِي نَارِ جَهَنَّمَ فَتُكْوَى بِهَا جِبَاهُهُمْ وَجُنُوبُهُمْ وَظُهُورُهُمْ هَذَا مَا كَنَزْتُمْ لِأَنْفُسِكُمْ فَذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَكْنِزُونَ

 “Altın ile gümüşü yığıp stok eden ve Allah yolunda onları harcamayanlar var ya işte sen onları acıklı bir azapla müjdele! O gün onların üzeri cehennem ateşinde kızdırılacak da onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak ve onlara şöyle denecek: İşte bu, kendiniz için biriktirip sakladığınız şeylerdir. Haydi, tadın bakalım, biriktirip sakladıklarınızı!(Tevbe, 34, 35)

وَلَا يَحْسَبَنَّ الَّذِينَ يَبْخَلُونَ بِمَا آتَاهُمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ هُوَ خَيْرًا لَهُمْ بَلْ هُوَ شَرٌّ لَهُمْ سَيُطَوَّقُونَ مَا بَخِلُوا بِهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلِلَّهِ مِيرَاثُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ

 “Allah’ın kendilerine lütfundan verdiği nimetlerde cimrilik edenler, bunun, kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Hayır! (Aksine) o kendileri için bir şerdir. Cimrilik ettikleri şey kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allahındır. Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Âl-i İmrân, 180)

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem “Malı olup da zekâtını vermeyen her adamın boynuna Allah bir yılan dolayacaktır” buyurmuş ve ardından bunu ispat sadedinde üstteki ayeti okumuştur.[29]

Bu sayılanlar, zekât vermeyenlerin âhirette karşı karşıya kalacakları azap çeşitlerini anlatmaktadır. Böylesi insanların bir de dünyada karşılaşacakları bir azap söz konusudur ki, bu da dünyadaki kıtlığın ve bereket azlığının temel nedenidir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle buyurur:

“Ey muhacirler! Beş şey vardır ki, onlarla imtihan olacağınız zaman artık cemiyette hiçbir hayır kalmamıştır. Onların siz hayatta iken zuhurundan Allah’a sığınırım. (Bu beş şey şunlardır:)

1- Zina. Bir toplumda zina ortaya çıkar ve alenî işlenecek bir hale gelirse, mutlaka o toplumda tâun hastalığı (bulaşıcı hastalık) yaygınlaşır ve onlardan önce gelip geçmiş toplumlarda görülmeyen hastalıklar yayılır.[30]

2- Ölçü-tartıda hile. Ölçü ve tartıyı eksik yapan her toplum, mutlaka kıtlık, geçim sıkıntısı ve sultanın zulmüne uğrar.

3- Zekât vermemek. Hangi toplum mallarının zekâtını vermezse mutlaka gökten yağmur kesilir. Hayvanlar da olmasaydı tek damla yağmur düşmezdi.

4- Ahdin bozulması. Hangi toplum Allah ve Rasülü'nün ahdini bozarsa, Allah, o toplumda, kendilerinden olmayan bir düşmanı musallat eder ve ellerindeki (servet)lerin bir kısmını onlar alır.

5- Allah’ın kitabı ile hükmetmeyi terk: Hangi toplumun liderleri Allah'ın kitabı ile hükmetmeyi terk ederse, Allah onları kendi aralarında savaştırır.”[31]

Zikredilen bu kötü akıbetlerle karşı karşıya kalmamak için eğer imkânımız varsa mutlaka zekâtımızı vermeli ve bu sayede Allah’ın rahmetine namzet olan kullar listesine adımızı yazdırmayı becermeliyiz.

Hem Dünyada Hem de Âhirette Rahmet

Zekâtın, ahirette Allah’ın rahmetine vesile olacağı, izahını yapmaya çalıştığımız ayetin beyanı ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in konuya ilişkin sözleri ile sabittir. Bu, elbette ki işin bir boyutudur; yani ahiretlik boyutu… Bu işin bir de dünyalık boyutu var ki, o da azımsanmayacak kadar önemli ve gereklidir.

Zekâtın dünyada rahmet olma boyutunu iki şekilde ele alabiliriz:

a) Mü’minler açısından rahmet olması,

b) İslam’a meyyal şirk ehli kimseler açısından rahmet olması.

Mü’minler açısından rahmet olması, zengin mümin ile fakir mümin arasında bir bağ kurarak toplumdaki dengenin sağlanmasında ciddi anlamda rol oynaması ve tüm inananların, dünya hayatında normal insanî şartlar düzeyinde yaşamalarına vesile olması şeklinde ifade edilebilir.

İslam’a meyyal şirk ehli kimseler açısından rahmet olması ise,

* hem onların insan gibi yaşamalarına yardımcı olmak,

* hem onların kalplerini kazanarak İslam’ın güçlenmesine sebep olmak,

* hem de onların cehennemden kurtulmalarını sağlamak şeklinde izah edilebilir.

Hemen hatırlatmakta fayda var ki, kalbi İslam’a meyyal olan ve birazcık kendisini desteklediğimizde dinimize karşı sevgi ve sempatisi artacak olan şirk ehli kimselere zekâttan bir hisse verilmesinde, dinen hiçbir beis yoktur. Asıl itibariyle kâfir ve müşrik kimselere zekât verilmezken, onlar arasında sadece bu tip insanlar istisna edilmiştir ki, bunun da birçok hikmeti vardır. Böylesi insanlara zekâttan bir pay verilebileceğinin delili Rabbimizin şu ayetidir:

إِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَاءِ وَالْمَسَاكِينِ وَالْعَامِلِينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤَلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِي الرِّقَابِ وَالْغَارِمِينَ وَفِي سَبِيلِ اللَّهِ وَابْنِ السَّبِيلِ فَرِيضَةً مِنَ اللَّهِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ

 “Sadakalar (zekâtlar), Allah’tan bir farz olarak ancak fakirler, düşkünler, zekât toplayan memurlar, kalpleri İslâm’a ısındırılacak olanlarla (özgürlüğüne kavuşturulacak) köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalmış yolcular içindir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe, 60)

Biraz önce zikrettiklerimiz, zekâtın insanlara dünyada iken sağladığı faydalardan bazılarıdır. Bununla birlikte,

* insanların cimrilik, pintilik ve hırslardan kurtulmalarını sağlamak,

* onları günahlardan arındırmak,

* mallarına bulaşan günah, haksız kazanç ve şüpheli şeylerden temizlemek,

* hakikatte Allah’ın olan ve geçici bir süreliğine imtihan kastıyla insana verilen malın, sahibinin emrettiği şekilde paylaştırılmasını sağlamak,

* fakir-fukaranın ve garip-gurabanın gönlünü ve duasını almak gibi şeyler de zekâtın şu dünyadaki faydalarındandır.

Ama unutmamak gerekir ki, bu mübarek ibadetin faydaları elbette bunlarla sınırlı değildir; daha sayılamayacak kadar maddî ve manevî faydaları vardır. Biz bu faydaları ister bilelim, ister bilmeyelim sonuçta onu Allah’ın emrettiği bir kulluk görevi olarak yaptığımız için hiçbir şey olmasa bile onun sayesinde Rabbimizin rıza kapılarından birisine girmiş oluyoruz. Aslına bakıldığında bu bile tek başına bizim bu ibadeti eda etmemiz için yeterli bir sebeptir.

*** *** ***

c) Rasûlullah’a İtaat Etmek

Nûr Suresi’nin 56. âyeti, namaz kılanların ve zekât verenlerin rahmete nail olacaklarını bildirdiği gibi, aynı zamanda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e itaat edenlerin de bu rahmetten nasipdâr olacaklarını ifade etmektedir.

Aslında biz bu konuyu rahmet ipuçlarının “dördüncüsü”nde, yani bir önceki yazımızda kısmen izah etmeye çalışmıştık; lakin burada, orada zikretmediğimiz bazı hususları zikredecek ve Ashab’ın Rasûlullah’a itaatte ne kadar hassas olduğunu ortaya koyan örneklerle Efendimize taatin nasıl olması gerektiğini anlatmaya çalışacağız. Öncelikle şu iki hususun altını çizerek konumuza giriş yapmak istiyoruz:

1) Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem gerek kendi zamanındaki gerekse sonrasındaki tüm insanlar için bir “rahmet”tir.

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ

 “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 107)

Rahmete, gazabı celp edecek şeylerle muamele etmek, hiçbir şey olmasa bile en azından bu rahmetin sahibine karşı bir nankörlüktür. Bu nankörlüğe düşmemek için rahmet sahibinin, kendisi vasıtasıyla rahmet ettiği bu şeye gereği gibi muamele etmek gerekir ki, bu da ancak layık olduğu şekliyle O’na itaat etmekle mümkün olur.

2) Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Allah’ın bu ümmete verdiği bir “nimet”tir.

لَقَدْ مَنَّ اللَّهُ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ إِذْ بَعَثَ فِيهِمْ رَسُولًا مِنْ أَنْفُسِهِمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ

“Andolsun ki Allah, aralarında kendilerine âyetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara kitab ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle mü’minlere büyük bir nimet vermiş/büyük bir lütufta bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (Âl-i İmrân, 164)

Her nimet için bir şükür gerekir ve her nimetin şükrü onun cinsinden olur. Allah bir insana eğer mal vermişse, onun bu nimetin şükrünü eda edebilmesi için o maldan gerekli yerlere harcamada bulunması gerekir. Bu da ya zekâtını vermekle ya da infakta bulunmakla olur. Aynı şekilde Allah eğer bir insana ilim vermişse, onun bu nimetin şükrünü eda edebilmesi için o ilmi gerekli yerlerde anlatması gerekir ki, bu da ancak onu bilmeyenlere öğretmek ve ondan mahrum olanlara ulaştırmakla olur.

 İşte aynı bunun gibi Allah Teâlâ, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i bizlere nimet olarak vermişse, bu durumda bizlerin mutlaka bu nimetin şükrünü eda etmesi gerekir. Peygamber nimetinin şükrü de ancak ve ancak ona iman etmek ve emredip yasakladığı hususlarda kendisine itaat etmekle mümkün olur.

Eğer bizler peygamber nimetinin şükrünü layık-ı veçhiyle eda etmezsek, Allah onu elimizden alır ve şükrünü gereği gibi yerine getirecek insanlara verir ki, bu durumda kalakalır ve kendi elimizle kendi sonumuzu hazırlamış oluruz. Allah’ın hiçbir nimetine nankörlük yapmamamız gerektiği gibi, peygamber nimetine de nankörlük yapmamamız gerekmektedir. Bizler, bizler için hem rahmet hem de nimet olan bu değerli peygambere hakkıyla itaat ederek Allah’ın rahmetinin tecelli ettiği yer olan cennete girmeyi başarmamız gerekmektedir.

O’na itaat edip, gösterdiği yolda dosdoğru yürüyen ilk nesil insanları, yani Sahabîler, Rasûlullah’ın rahmet ve nimet oluşunu en iyi şekilde idrak etmiş kimselerdir. Onların tarihçe-i hayatlarını okuyup inceleyenler, bu hakikati çok net bir biçimde görürler. Biraz sonra zikredeceğimiz örnekler onların bu noktada ne kadar hassas ve titiz olduklarını ortaya koymaktadır.

Biz bu örnekleri zikretmeye geçmeden önce başka bir hakikati daha vurgulamak istiyoruz: Gerek Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem olsun gerekse diğer peygamberler istisnasız bir şekilde hepsi, emrettikleri ve yasakladıkları her konuda insanların kendilerine itaat etmelerini istemiş ve bunun Allah’ın bir emri olduğunu onlara bildirmişlerdir.

إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ نُوحٌ أَلَا تَتَّقُونَ إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ

“Hani kardeşleri Nûh, onlara ‘Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Şüphesiz ben, size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim. Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin’ demişti.”  (Şuarâ, 106-108)

Şuarâ Suresi’nde Nuh aleyhisselam’ın dile getirdiği bu hakikat; Hûd, Salih, Lût ve Şuayb peygamberler tarafından da dile getirilerek insanların, peygamberlere karşı görevlerinden bir tanesinin de onlara itaat etmeleri olduğu gerçeği vurgulanmıştır. Bu gerçek Kur’an’da başka peygamberlerin diliyle de ifade edilmiştir.[32]

Rabbimiz bu hakikate kitabının birçok yerinde dikkat çekerek Peygambere karşı insanların yegâne görevlerinin “itaat” olduğunu vurgulamıştır.

وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ إِلَّا لِيُطَاعَ بِإِذْنِ اللَّهِ

 “Biz tüm Peygamberleri Allah’ın izniyle kendilerine itaat edilsin diye göndermişizdir.” (Nisa, 64)

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ümmeti olarak bizler, emredip nehyettiği her konuda O’na itaat etmeyi ve gözümüzü kırpmadan açtığı yolda, göstermiş olduğu hedefe doğru yürümeyi –her ne kadar hakkıyla bunu yerine getirmek zor olsa da– boynumuzun borcu biliriz. Ve şunu hiç unutmayız ki cennet, ancak bu yolda sabit adımlarla yürümekle elde edilir.

Şimdi bizden önce yaşayan ve hayatları ile daha dünyada iken hem Rablerini hem de Rablerinin kendilerine rahmet olarak gönderdiği elçisini razı etmeyi başararak cennete girmeye namzet olan güzîde insanların, bu konudaki hassasiyetlerini ortaya koyan örneklerle peygambere itaatin nasıl olması gerektiğini ifade etmeye çalışacağız.

Sahabenin Rasûlullah’a  İtaatinden Örnekler

● Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem Cuma günü mescide minberin üstüne çıktı. İnsanlara: ‘Oturun’ dedi. Mescidin dışında mescide doğru gelmekte olan Abdullah b. Mesud  bunu duyunca hemen mescidin kapısının olduğu yere oturuverdi. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem onun bu tutumunu görünce: ‘Gel, ey Abdullah İbn-i Mesud!’ diyerek onu içeri çağırdı.”[33]

● Usâme b. Zeyd radıyallahu anh pazartesi ve perşembe günleri seferde bile olsa oruç tu­tardı. Âzatlısı kendisine:

— Sen çok yaşlı birisi olduğun halde niçin pazartesi ve perşembe günleri oruç tutuyorsun? dedi. Üsâme radıyallahu anh şu cevabı verdi:

— Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem pazartesi ve perşembe günleri oruç tutardı. Kendisine bunun sebebi sorulunca, “Şüphesiz kulların amelleri pazartesi ve perşembe günleri arz olunur; ben de ame­limin oruçlu olduğum halde (Allah’a) arz edilmesini isterim” buyurdu.[34]

● Fatıma binti Kays’ı eşi boşamıştı. Ona Muaviye, Ebu Cehm ve Usame bin Zeyd talip oldular. Bu durumu Allah Rasûlü’ne iletti. Ona şu tavsiyede bulundu: ‘Muaviye malı olmayan biridir. Ebu Cehm'in sopası elinden düşmez. Sen, Usame bin Zeyd’i kabul et.’ Bunun üzerine Fatıma binti Kays şöyle dedi: Usame’yi istemiyordum. Allah Rasûlü tavsiye edince Allah’a ve Rasûlü’ne itaat olarak kabul ettim. Daha sonra insanların gıpta ettiği bir evliliğim oldu. Allah bana ondan, Ebu Zeyd’i (Usame bin Zeyd'in künyesi) ikram etti, beni onunla şereflendirdi.[35]

● Allah Rasûlü’nün ashabı arasında Cüleybib adında bir genç vardı. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, bir sahabîye: 'Kızını Cüleybib’e ver’ diyerek talepte bulundu. Adam ailesiyle durumu görüşmek için ayrıldı. Allah Rasûlü’nün talebini eşine iletince eşi öfkelendi:

— Cüleybib’den başkasını bulamamış mı? Ben kızımı falandan filandan sakınmışken nasıl Cüleybib’e veririm?

Babası ailenin duruma razı olmadığını belirtmek için evinden çıkacakken, kızı uyardı:

— Allah Rasûlü’nün talebini geri mi çevireceksiniz? O sizin için Cüleybib’e razı olduysa siz de razı olunuz. O beni zayi etmeyecektir.”[36]

● İnsanlar Ebu Zer radıyallahu anh’ı gördüler. Güzel bir elbiseyi ikiye bölmüş, yarısını kölesine giydirmiş yarısını da kendi giymişti. İnsanlar neden tek elbise olarak kendine almadığını sorunca, şöyle cevap vermiştir: Ben köleme kızmış ve annesinden dolayı onu ayıplamıştım. Allah Rasûlü bunu duyunca şöyle buyurdu: “Sen onu annesiyle mi ayıpladın? Sen öyle bir adamsın ki, sende hâlâ cahiliye kalıntıları var. Köleleriniz, Allah'ın sizin elinizin altına verdiği kardeşlerinizdir. Yediklerinizden onlara yedirip, giydiklerinizden giydiriniz. Onlara güçlerini aşan sorumluluklar yüklemeyiniz. Yorucu işlerde onlara yardımcı olunuz.”[37]

● Ashab-ı Kiram, mescidde tartışmaya başladı. Tartışanlar, sahabeden Ka’b bin Malik ve İbn Ebi Hadred. Alacak meselesinden dolayı sesleri yükselmişti. Öyle ki, seslerini evinde bulunan Allah Rasûlü işitmişti. Perdesini araladı ve seslendi:

— Ey Ka’b, Ey Ka’b!

— Buyur, ey Allah'ın Rasûlü! Emrine icabet ettim. Eliyle işaret ederek borcun yarısının düşmesini istedi. Ka’b:

—  Yaptım, Ey Allah'ın Rasûlü! dedi.

İbni Ebi Hadred’e seslendi:

— Sen de kalk ve öde!”[38]

Sahabe’nin Rasulullah’ın Tavsiyelerine Verdikleri Önem

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir yerde konakladığı zaman sahâbîler, dağ yolları­na ve vâdilere dağılırlar (oralarda dağınık olarak konaklarlardı.) Bu­nun üzerine Rasûlullah: Sizin şu dağ yollarına ve vadilere dağılmanız ancak şeytandandır” buyurdu. Bundan sonra bir yerde konakladıklarında birbirlerine öyle yaklaşırlardı ki, hatta üzerlerine bir örtü yayılacak olsa hepsini kaplar, deni(lebi)lirdi.[39]

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem altından bir yüzük yaptırmıştı. Onu giydiği vakit taşını avucunun içine çevirirdi. (Bunu gören) sahabîler de (aynısını) yaptılar. Sonra bir gün Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem minberin üzerine oturdu ve yüzüğü çıkararak “Ben altından olan bu yüzüğü giyiyor ve taşını içeriye çeviriyordum” dedi ve hemen yüzüğü çıkarıp attı. Sonrasında da: “Vallahi onu ebediyen giymem!” buyurdu. Bunu gören sahabîler de (tıpkı Rasûlullah gibi) yü­züklerini çıkarıp attılar.[40]

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, bir adamın elinde altın bir yüzük görmüştü, onu çıkardı ve attı. Sonra da: “Sizden biriniz ateşten bir köze yönelip, onu eline mi alıyor?” buyurdu. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, gittikten sonra o adama:

– Yüzüğünü al da, ondan uygun bir şekilde faydalan, denildi. O ise:

– Hayır, Allah’a yemin ederim ki Allah Rasûlü onu attıktan sonra onu ebediyyen almayacağım, dedi.[41]

Ebu Hureyre radıyallahu anh şöyle demiştir: “Dostum Muhammed bana her aydan üç gün oruç tutmamı, iki rekât duhâ namazı kılmamı ve uyumadan önce vitir namazı kılmamı tavsiye etti ki, ben bunları asla terk edecek değilim.[42]

Sahabeden Mâlik bin Hubeyre radıyallahu anh’a bir cenaze getirildiği zaman cenazeyle gelenleri az gördü­ğünde onları üç safa ayırır, sonra cenaze namazını kıldırır ve (niye böyle yaptığını izah sadedinde) Rasûlullah’ın şöyle buyurduğunu söylerdi: “Müslümanlar üç saf hâlinde dizilip bir cenaze üzerinde namaz kıldığında onların dizilişi ölünün mağfiretini vâcib kılar.”[43]

● Âbis İbn-i Rabîa  şöyle dedi: Ben, Ömer İbn-i Hattâb’ın Hacerü’l-Esved’i öptüğünü gördüm. O esnada diyordu ki: “Ben senin taş olduğunu, bir fayda ve zarar veremeyeceğini biliyorum. Şayet Rasûlullah’ın seni öptüğünü görmeseydim, ben de öpmezdim.”[44]

Adamın birisi İbn-i Ömer’e, Hacerü’l-Esved’i istilâm etme hakkında soru sormuştu. O da Rasûlullah’ın onu öptüğünü ve selamladığını gördüğünü söyledi. Bunun üzerine adam:

— Peki, izdiham varsa ne dersin? diye sordu. Adamın bu sorusuna sinirlenen İbn-i Ömer adama:

— “Ne dersini” git de Yemen’de söyle! Ben, Rasûlullah’ın onu selamladığını ve öptüğünü gördüm, dedi.[45]

Adamın birisi Câbir b. Abdillah’a gusül abdestinin ne kadar su ile alınabileceğini sordu. O da ‘Sana bir sa‘ su yeter’ diye cevap verdi. Adam ‘Bu bana yetmez’ dedi. Cabir ise: ‘Saçı seninkinden daha gür ve senden daha hayırlı olana yetiyordu (da sana mı yetmeyecek?!) diyerek adama tepki gösterdi.[46]

Bu ve benzeri örnekler, Allah’ın biz Müslümanlardan görmek istediği itaat şeklinin yansımalarından bazılarıdır. Hiç kuşku yok ki Ashab’ın hayat hikâyelerini inceleyenler, bu örneklerden çok daha fazlasını ve belki çok daha ilginçlerini bulacaklardır.

Onlar çok iyi biliyorlardı ki, Allah’ın rahmetine ulaşmak ancak Rasûlünün emir ve yasaklarına itaat etmekten geçmekteydi. Bundan dolayı bu konuda çok hassas davrandılar. Sünnete harfiyen uymaya çalıştılar. Rasûlü adım adım izlediler. Saçlarını bile sünnetine uygun tarama derdine düştüler. Acaba onları bu kadar hassas yapan şey neydi?

Elbette ki Allah’ın rızası…

Çünkü onlar çok iyi biliyorlardı ki, Allah’ın sevgi ve rızası ancak Rasulünün yolundan gitmekle gerçekleşirdi.

قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ

 “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah Ğafûr ve Rahîmdir/son derece bağışlayıcı, oldukça esirgeyicidir.” (Âl-i İmrân, 31)

قُلْ أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ فَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنَّمَا عَلَيْهِ مَا حُمِّلَ وَعَلَيْكُمْ مَا حُمِّلْتُمْ وَإِنْ تُطِيعُوهُ تَهْتَدُوا وَمَا عَلَى الرَّسُولِ إِلَّا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ

“De ki: Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz bilin ki ona yüklenen sorumluluğu ancak ona ait; size yüklenen görevin sorumluluğu da yalnızca size aittir. Eğer ona itaat ederseniz hidayete erersiniz. Peygambere düşen ancak apaçık bir tebliğdir.” (Nûr, 54)

Böyle de yaptılar ve hem şu fani dünyada hem de ebedî âlemde Allah’ın hoşnutluğunu kazanarak Yüce Allah’ın şu ayetlerindeki övgüsüne mazhar oldular.

وَالسَّابِقُونَ الْأَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالْأَنْصَارِ وَالَّذِينَ اتَّبَعُوهُمْ بِإِحْسَانٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ وَأَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي تَحْتَهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ

“Muhâcir ve Ensardan öncü olanlarla, iyilikle onlara uyanlar var ya, Allah onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. Allah, onlara içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte büyük başarı budur.” (Tevbe, 100)

مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ وَالَّذِينَ مَعَهُ أَشِدَّاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ تَرَاهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنَ اللَّهِ وَرِضْوَانًا سِيمَاهُمْ فِي وُجُوهِهِمْ مِنْ أَثَرِ السُّجُودِ ذَلِكَ مَثَلُهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَمَثَلُهُمْ فِي الْإِنْجِيلِ كَزَرْعٍ أَخْرَجَ شَطْأَهُ فَآزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوَى عَلَى سُوقِهِ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغِيظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْهُمْ مَغْفِرَةً وَأَجْرًا عَظِيمًا

 “Muhammed, Allah’ın Rasûlüdür. Onunla beraber olanlar (sahabîler), kâfirlere karşı çetin, birbirlerine karşı da merhametlidirler. Onların, rükû ve secde hâlinde, Allah’tan lütuf ve hoşnutluk istediklerini görürsün. Onların secde eseri olan alametleri yüzlerindedir. İşte bu, onların Tevrat’ta anlatılan vasıflarıdır. Onların İncil’de ki vasıfları ise şöyledir: İncil'deki vasıfları da şöyledir: Onlar filizini yarıp çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş ziraatçıların hoşuna giden bir ekin gibidirler. Allah böylece onları çoğaltıp kuvvetlendirmekle kâfirleri öfkelendirir. Allah onlardan iman edip salih amel işleyenlere bir mağfiret ve büyük mükâfat vâdetmiştir.” (Fetih, 29)

Eğer bizler de onların mazhar olduğu bu övgülere erişmek istiyorsak, onların yaptıklarını yapmaya, izledikleri bu mübarek ve kutlu yoldan gitmeye gayret etmeliyiz. Böyle olursa o zaman göreceksiniz ki, hem şu geçici dünya hayatının izzet ve şerefini elde edecek, hem de gerek Allah katında, gerekse Müslümanlar nezdinde hayırla yâd edilmeye hak kazanacağız. Ne mutlu hayatını sünnet üzere yaşayan ve her konuda Rasûlullah’ı kendisine örnek almaya çalışanlara!

Bu Ayetle Nasıl Amel Edebilirim?

Sayfalardır izahını yapmaya çalıştığımız bu ayet, yani Nûr Sûresi 56. ayet, tıpkı önceki ayetlerde olduğu gibi kendisiyle amel ettiğimiz takdirde bizleri Allah’ın rahmetine müstahak kılacak bir takım amellerden söz etmektedir. Bu ameller, namaz kılmak, zekât vermek ve Allah’ın Rasûlü Muhammed aleyhisselam’a itaat etmektir. İşte bu üç ameli yerine getirmeye çalışan Müslümanlara Allah, rahmeti ile muamele edecektir. Dolayısıyla bu rahmete erişebilmemiz için bizlerin öncelikle;

● Namazlarımızı, şartlar ve durumlar ne olursa olsun asla terk etmemesi,

● Onu dosdoğru ve layık-ı veçhiyle kılması,

● Toplumun yaptığı gibi yat-kalk yaparak değil, tadil-i erkân üzere kılmaya dikkat etmesi,

● Rasûlullah’ın kıldığı şekil üzere eda etmeye özen göstermesi,

● İkâme esası üzere eda etmesi,

● Alışveriş ve ticarî sebeplerin onu geciktirmeye sebebiyet vermemesine dikkat etmesi gerekmektedir.

Bunlar, bu ayette zikredilen rahmete ulaşabilmemizin ilk adımlarıdır. Sonrasında ise imkânı olanların zekâta yönelmesi gerekir. Bu da, ayette zikredilen rahmete vesile olacak ikinci ameldir. Dolayısıyla bizlerin bu rahmete erişebilmesi için zekât verme şartları oluştuğunda;

 ● Gönül rahatlığıyla zekâtı vermesi,

● Asla zekât noktasında cimri davranmaması,

● Zekât mallarının hesabını düzgün yaparak Allah’a karşı dürüst olması,

● Zekâtıyla hem müminlerin, hem de kalpleri İslam’a ısındırılmak istenen kâfirlerin hayırlarına vesile olmaya niyet etmesi gerekmektedir.

Bu da, mezkûr ayette zikredilen rahmete ulaşabilmemizin ikinci adımıdır. Son adım ise Rasûlullah’a itaattir. Rasûlullah’a itaat, izahını yapmaya çalıştığımız ayette zikredilen rahmetin üçüncü basamağıdır. Dolayısıyla bu rahmete nail olabilmesi için bizlerin;

● Rasûlullah’ı Allah’tan gönderilmiş bir rahmet ve bir nimet olarak görmesi,

● İhtilaf edilen tüm konularda O’nun hakemliğine başvurması,

● Hayatın her alanında O’na itaat etmesi,

● Yolunu adım adım takip etmesi,

● Sahabe gibi O’na itaati cennet, O’na isyanı ise cehennem bilmesi,

● Sünnetini baş tacı ederek harfiyen ona uymaya çalışması,

● O’nun gösterdiği yolun dışında kalan tüm yollardan, adı ne olursa olsun uzak durması,

● O’nun yapmadığı amellerden sakınarak bidatlere bulaşmaması,

● Kim olursa olsun, hiçbir kimsenin söz, görüş, düşünce ve amellerini asla O’nunkinin önüne geçirmemesi gerekmektedir.

İşte bu saydıklarımızı yapmaya çalıştığımızda Allah’ın bizlere rahmet etmesini ümit eder ve inşâallah hem dünyada hem de âhirette O’nun merhametine hak kazanan kullarından oluruz.

Faruk Furkan

 



[1] Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir.

[2] Heysemi, Mecmau'z Zevaid de zikretmiştir. Hadis “hasen” dir.

[3] Müslim, rivayet etmiştir.

[4] Tirmizi rivayet etmiştir.  Bkz: Sahihu't Terğib, 563.

[5] Ahmed rivayet etmiştir. Bkz: Sahihu't Terğib, 564.

[6] Bu nakiller için bkz: “Sahîhu’t-Terğîb ve’t-Terhîb”, sf. 139 vd.

[7] Nesai, Salât, 6.

[8] Ruhu’l-Meânî, 15/287.

[9] İmam Ahmed ve Bezzâr rivayet etmiştir. Hadis, Şuayb el-Arnavutî’nin belirttiğine göre sahihtir. Bkz. Müsned-i Ahmed, 6/167.

[10] Nesai, Salât, 6.

[11] Buhârî, 526.

[12] Ebu Dâvud ve Tirmizî rivayet etmiş, Elbânî hadisin “sahih” olduğunu belirtmiştir.

[13] Şuabu’l-Îman, 6679.

[14] Müslim, Tahâret, 227

[15] Müslim, Tahâret 14.

[16] Buhârî, Mevâkît 6; Müslim, Mesâcid 283.

[17] Ahmed b. Hanbel rivayet etmiş, Şeyh Elbânî “sahih” olduğunu belirtmiştir.

[18] Müslim rivayet etmiştir.

[19] Müslim rivayet etmiştir.

[20] Nesaî rivayet etmiş, Şeyh Elbânî “sahih” olduğunu belirtmiştir.

[21] Müslim rivayet etmiştir.

[22] Müslim rivayet etmiştir.

[23] Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir.

[24] Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir.

[25] Buhârî rivayet etmiştir. Bkz. 1402 numaralı rivayet.

[26] Buhârî rivayet etmiştir. Bkz. 1402 numaralı rivayet.

[27] Buhârî rivayet etmiştir. Bkz. 1403 numaralı rivayet.

[28] Ebû Dâvût, 1563.

[29] Tirmizî, Tefsîr, 4.

[30] Dün frengi, bugün AIDS, kanser..., yarın?!

[31] İbn Mâce, 4019. Hadis “hasen”dir.

[32] Örneğin bkz. Zuhruf, 63. Bu ayette İsa aleyhisselam’ın diliyle bu gerçek dile getirilmiştir.

[33] Ebu Davud, 1091.

[34] Ebu Davud, 2436, 2437.

[35] Müslim, 1480.

[36] Bkz. İbn-i Kesir, Ahzab Suresi 36. ayetin tefsiri.

[37] Buharî ve Müslim rivayet etmiştir.

[38] Buhari, 471; Müslim, 1558. Bu örnekler, çok ufak tasarruflarla Allah kendisini tüm kötülüklerden muhafaza buyursun, Ebu Hanzala Hoca’nın “Tüm Rasullerin Ortak Müjdesi” adlı yazı dizisinin bir bölümünden alıntılanmıştır.

[39] Ebu Dâvûd, 2628.

[40] Müslim, 2091.

[41] Müslim, 2090.

[42] Buhari ve Müslim rivayet etmiştir. Son lafız İbn-i Huzeyme’ye aittir.

[43] İbn Mâce, 1490.

[44] Buharî ve Müslim rivayet etmiştir.

[45] Buharî, Hac, 60.

[46] Buhari, 252.

Okunma Sayısı:939