“Andolsun, size öyle bir kitap indirdik ki, sizin bütün şeref ve şanınız ondadır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” (21/Enbiya, 10)

İKİNCİ İPUCU: “Kur’ân’a Tâbi Olmak ve Takvâlı Davranmak”

 

RAHMETLİ OLMANIN İPUÇLARI -2-

بسم الله الرحمن الرحيم

Rahmân ve Rahîm Olan Allah’ın Adıyla…

İKİNCİ İPUCU:

“Kur’ân’a Tâbi Olmak ve Takvâlı Davranmak”

Bir önceki yazımızda rahmetli olmanın ipuçlarından biri olan ve Allah’tan bağışlanma dileme anlamına gelen “istiğfâr” konusunu ele almaya çalışmıştık. Bu yazımızda inşâallah diğer bir rahmet ipucunu ele alarak rahmet denizindeki yolculuğumuza devam edeceğiz… Bu yazımızdaki rahmet ipucumuz “Kur’ân’a Tâbi Olmak” ve “Takvâlı Davranmak”. Bu konuyu izah etmeye öncelikle Kur’ân’a Tâbi Olmak’tan başlayacağız.

a) Kur’ân’a Tâbi Olmak

Rabbimiz şöyle buyurur:

وَهَذَا كِتَابٌ أَنْزَلْنَاهُ مُبَارَكٌ فَاتَّبِعُوهُ وَاتَّقُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

 “İşte bu (Kur’an), indirmiş olduğumuz bereket kaynağı bir kitaptır. O hâlde, rahmete nâil olabilmeniz için ona tâbi olun ve takvâlı davranın.” (En’am, 155)

Bereket kaynağı kitabımızın bereket dolu bu ayeti, Kur’an’ın bizlere indirilmiş mübarek bir kitap olduğunu bildirmekte olup bizden kendisine ittiba ederek onun maddî ve manevî bereketlerinden istifade etmemizi emretmektedir.

İttiba; adım adım bir şeyi takip etmek, küçük bile olsa en ufak bir sapma yapmaksızın bir şeyin peşi sıra gitmek demektir. İşte Rabbimiz bizden kendi kitabının peşinden bu şekilde adım adım gitmemizi ve en ufak bir sapma yapmaksızın onun gösterdiği yolda düzgün bir şekilde ilerlememizi istemektedir. Eğer bunu yaparsak, yani hayatımızın her alanında Kur’ân’ın direktiflerine uymaya çalışırsak o zaman bize, rahmete nail olacağımız müjdelenmektedir.

Allah’ın rahmetine ermek istemez misin?

Değerli kardeşim, Kur’ân’ı dikkatlice gözden geçirdiğin zaman göreceksin ki bu mübarek kitap, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de dâhil olmak üzere muhatabı olan tüm insanlardan kendisine tâbi olmalarını istemektedir.

اتَّبِعْ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ وَأَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِكِينَ

“Sen, Rabbinden sana vahyedilene tâbi ol. O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur. Allah’a şirk koşanlardan yüz çevir.” (En’am, 106)

وَاتَّبِعْ مَا يُوحَى إِلَيْكَ وَاصْبِرْ حَتَّى يَحْكُمَ اللَّهُ وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِمِينَ

“Sana vahyolunana tâbi ol ve Allah hükmedinceye kadar sabret. (Gerçek şu ki) O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.” (Yunus, 109)

اتَّبِعُوا مَا أُنْزِلَ إِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ وَلَا تَتَّبِعُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ

Rabbinizden size indirilene tâbi olun. Onu bırakıp da başka dostlara uymayın. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!” (A’raf, 3)

فَالَّذِينَ آمَنُوا بِهِ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُوا النُّورَ الَّذِي أُنْزِلَ مَعَهُ أُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

“O (peygambere) iman eden, ona saygı gösteren, ona yardım eden ve ona indirilen nûra (Kur’ân’a) tâbi olanlar var ya, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (A’raf, 157)

Kur’ân’a tâbi olmak öncelikle her anlaşmazlığı ve her ihtilafı ona götürmekle olur. Rabbimiz şöyle buyurur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُولِي الْأَمْرِ مِنْكُمْ فَإِنْ تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللَّهِ وَالرَّسُولِ إِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلًا

 “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin ve sizden olan (müslüman) idarecilere de (itaat edin). Eğer her hangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve ahiret gününe iman etmişseniz onun hallini Allah’a ve Peygambere götürün. Bu, hem daha hayırlı, hem de sonuç bakımından daha güzeldir.” (Nisâ, 59)

Bizler eğer ihtilaf ve anlaşmazlıklarımızın hallini Kur’ân’a götürmezsek o zaman Kur’ân’a tabi olmaktan söz etmemizin bir anlamı olmaz ve bu, bir iddiadan öteye geçmez. “Kur’ân bizim kitabımızdır” demekle bu iş bitmiyor ve böyle demekle Kur’ân bizim kitabımız oluvermiyor. Eğer biz onu gerçekten de kendisine tabi olunması gereken bir kitap gibi değerlendiriyorsak, bu durumda karşılaştığımız her problem karşısında durup “Ey yüce kitap! Sen bu mesele hakkında ne diyorsun? Rabbimin sendeki buyruğu nedir?” diye sormamız ve verdiği cevap ile amel etmemiz gerekmektedir. Aksi halde bizim tüm bu hamasî söylemlerimiz, Allah katında her hangi bir inandırıcılığı olmayan bir iddiadan öteye gitmeyecektir.

 Kur’ân’a tâbi olmanın diğer bir yolu da, her anlaşmazlık ve ihtilafımızı ona götürdükten sonra onun verdiği hükme tam bir teslimiyetle boyun eğmek ve koşulsuz bir şekilde ortaya koyduğu karara tabî olmaktır. Rabbimiz şöyle buyurur:

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ وَمَنْ يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُبِينًا

 “Allah ve Peygamberi bir iş hakkında hüküm verdiği zaman artık iman eden bir erkek ve iman eden bir kadın için işlerinde tercih hakkı kalmamıştır. Artık her kim Allah’a ve Rasûlüne isyan ederse, o kesin bir şekilde yoldan sapmıştır.” (Ahzab, 36)

Bir Müslüman bu iki hususa riayet etmiyorsa, yani anlaşmazlık ve ihtilafını Kur’ân’a götürmüyor ve Kur’ân’ın ortaya koyduğu hükümlere tâbi olmuyorsa artık onun Allah’ın rahmetinden ümit var olması bir hülyadan başka bir şey olmaz. Zira Allah’ın rahmeti ancak indirdiği kitaba tâbi olanlar için söz konusudur.

وَهَذَا كِتَابٌ أَنْزَلْنَاهُ مُبَارَكٌ فَاتَّبِعُوهُ وَاتَّقُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

“İşte bu (Kur’an), indirmiş olduğumuz bereket kaynağı bir kitaptır. O hâlde, rahmete nâil olabilmeniz için ona tâbi olun ve takvâlı davranın.” (En’am, 155)

Kur’ân’a tâbi olmak, rahmete sebep olduğu gibi hidayete erişmenin de temel şartıdır. Onsuz hidayetten söz etmek asla mümkün değildir. Ona tâbi olanlar hidayete, ondan uzaklaşanlar ise dalalete düşer. Bu gün şu yeryüzünde binlerce İslamî gurubun zuhur etmesinin ve kendilerini İslam’a nispet eden bunca insanın ayrı düşünmesinin nedeni nedir sizce?

Kur’ân’a tâbi olmaktan uzak kalmaları değil mi?

Ama hocam, herkes Kur’ân’a tâbi olduğunu söylüyor?!

Hayır, hayır… Herkes Kur’ân’a tâbi olmuyor; sadece tâbi olduğunu zannediyor. Eğer gerçekten de bunca insan Kur’ân’a tâbi olsaydı, ortada bu kadar birbirine zıt ve farklı düşünen gurup olmazdı.

Biz, bu insanların nasıl veya ne şekil Kur’ân’a tâbi olduklarını boş verip kendimizin bu mübarek kitap karşısında nasıl bir tavır içerisinde olduğuna bakmalıyız. Acaba gerçekten de biz, gerektiği şekilde Kur’ân’a tâbi oluyor ve hayatımızı onun getirdiği nûrla aydınlatıyor muyuz?

Bu gün nice insana “Gel, yolunu Allah’ın nûruyla aydınlat” dediğimizde, karşımıza hemen yolunu aydınlatacak birçok alternatif lamba çıkarıveriyor. Kimilerinin lambası hocaları, kimilerininki şeyhleri, kimilerininki üstatları, kimilerininki ağabeyleri, kimilerininki partileri, kimilerininki de gurupları olmuş. Oysa Allah’ın kitabı karşısında hiçbir lamba dikkate alınmamalı, yollar bu sûnî lambalarla değil, tüm lambaların, aydınlıklarını kendisinden aldığı kaynakla aydınlanmalıdır. Güneşin karşısında en güçlü projektörün ve en etkili ışıldağın ne kıymeti vardır ki?

وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَا أَنْزَلَ اللَّهُ قَالُوا بَلْ نَتَّبِعُ مَا أَلْفَيْنَا عَلَيْهِ آبَاءَنَا أَوَلَوْ كَانَ آبَاؤُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ شَيْئًا وَلَا يَهْتَدُونَ

 “Onlara, ‘Allah’ın indirdiği (Kur’ân)a uyun!’ denildiğinde, ‘Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)a uyarız!’ derler. Peki, ya ataları bir şey anlamaya ve doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (onların yoluna uyacaklar)?” (Bakara, 170)

وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا إِلَى مَا أَنْزَلَ اللَّهُ وَإِلَى الرَّسُولِ قَالُوا حَسْبُنَا مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ آبَاءَنَا أَوَلَوْ كَانَ آبَاؤُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ شَيْئًا وَلَا يَهْتَدُونَ

“Onlara, ‘Allah’ın indirdiği (Kur’ân)a ve Peygamber’e gelin!’ denildiğinde onlar, ‘Babalarımızı üzerinde bulduğumuz din bize yeter’ derler. Peki ya babaları bir şey bilmiyor ve doğru yolu bulamamış olsalar (yine de mi onlara tâbi olacaklar?)(Maide, 104)

وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَا أَنْزَلَ اللَّهُ قَالُوا بَلْ نَتَّبِعُ مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ آبَاءَنَا أَوَلَوْ كَانَ الشَّيْطَانُ يَدْعُوهُمْ إِلَى عَذَابِ السَّعِيرِ

“Kendilerine, ‘Allah’ın indirdiği (Kur’ân)a uyun!’ denildiği zaman, ‘Hayır, biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ derler. Şeytan, kendilerini cehennem azabına çağırıyor olsa da mı?” (Lokman, 21)

Mekke’de Kur’ân’a muhatap olan o insanlar “Atalarımız da atalarımız!” diyorlardı; bizim Mekkeliler ise “Üstatlarımız da üstatlarımız!” diyorlar. Düşünüyorum, acaba Kur’ân bu gün inseydi bunlar da tıpkı Mekkeliler’in, Kur’ân karşısında atalarının yollarına sahip çıktıkları gibi üstatlarının, şeyhlerinin, partilerinin veya guruplarının yollarına sahip çıkarlar mıydı? Ve yine düşünüyorum acep onlara “Gelin, Allah’ın indirdiği kitaba uyun” deseydik, onlar da “Hayır, biz üstatlarımızın, şeyhlerimizin, partilerimizin ve guruplarımızın yollarına uyarız. Onların yolları bize yeter” derler miydi?

Eğer günümüz insanını yanlış tanımıyorsam, sanırım derlerdi.

Belki bunu Mekkeliler gibi cesaret edip dilleri ile açıkça söylemezlerdi; ama hal ve tavırları ile çok net bir şekilde bu sözün lâzımını sergilerler ve beden diliyle kibarca bunu söylerlerdi.

Neyse…

Biz, birilerinin ne diyeceğine, nasıl tavır sergileyeceğine değil, kendimizin ne yapacağına bakalım. Rabbimiz bizden, elem verici bir azap başımıza gelip çatmadan önce bu mübarek kitaba uymamızı, en güzel bir biçimde ona tâbi olmamızı istemektedir:

وَاتَّبِعُوا أَحْسَنَ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَكُمُ الْعَذَابُ بَغْتَةً وَأَنْتُمْ لَا تَشْعُرُونَ

“Siz farkında olmaksızın azap ansızın size gelivermeden önce, Rabbinizden size indirilenin en güzeline tâbi olun.” (Zümer, 55)

Bu nedenle biz, kitabı dikkate alan, onun hükümlerini önemseyen ve onun karşısında bir sorumluluğumuz olduğunu düşünen kimseler olarak ilâhî rahmet ve merhamete nail olmak adına Kur’ân’a tâbi olmalıyız.

وَهَذَا كِتَابٌ أَنْزَلْنَاهُ مُبَارَكٌ فَاتَّبِعُوهُ وَاتَّقُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

“O hâlde, ona tâbi olun (…) ki, rahmete nâil olabilesiniz.” (En’am, 155)

Allah hepimizi hak ile Kur’ân’a tâbi olup rahmet-i ilahiyeye mazhar olan kullarından eylesin.

*** *** ***    *** *** ***

b) Takvâlı Davranmak

“İşte bu (Kur’an), indirmiş olduğumuz bereket kaynağı bir kitaptır. O hâlde, rahmete nâil olabilmeniz için ona tâbi olun ve takvâlı davranın.” (En’am, 155)

İzahı sadedinde olduğumuz En’am Sûresi’nin bu âyeti, rahmete nail olabilmenin iki ipucunu bizlere göstermişti. Bu ipuçlarından birincisi biraz önce anlatmaya çalıştığımız Kur’ân’a tâbi olmak, ikincisi ise takvâlı davranmaktır. Takvâlı davranmanın ne anlama geldiğini anlayabilmemiz için öncelikle bu kelime üzerinde biraz durmamız gerekmektedir.

Takvâ kelimesi sözlükte “korumak ve sakındırmak” gibi anlamlara gelir. Bu koruma ve sakınma işlemini yapan kimseye ise “Muttakî” denir. İbn-i Receb el-Hanbelî der ki:

“Takvânın aslı kulun, kendisi ile korkup sakındığı şey arasına, kendisini ondan koruyacak bir engel koymasıdır.”[1]

Bu kelimenin İslâmî ıstılahtaki kullanımı hakkında ise âlimlerin birçok tarifi olmuştur. Kimileri bunu “Şüpheli şeyleri terk etmek” şeklinde açıklarken, kimileri ise “Allah’ın emirlerine bağlanıp yasaklarından uzak kalmak” şeklinde izah etmişlerdir. Hz. Ali radıyallahu anh ise “Allah’tan korkmak, az ile yetinmek ve yolculuk gününe hazırlık yapmaktır” şeklinde tanımlamıştır. Bazı ilim ehli ise Ebu Hureyre radıyallahu anh’ın bir zâtla arasında geçen şu olaydan hareketle takvânın “Uyanık olmak, sürekli teyakkuzda bulunmak” anlamında olduğunu ifade etmişlerdir. Ebu Hureyre radıyallahu anh’ın bir zâtla arasında geçen olay şu şekildedir:

Adamın birisi Ebu Hureyre’ye: “Takvâ nedir?” diye sual etti. Ebu Hureyre radıyallahu anh adama:

Dikenli bir yolda giderken ne yaparsın?  diye sordu. Adam:

Dikeni görünce ya yan çizerim, ya üstünden atlarım, ya da geri dururum, dedi. Bunun üzerine Ebu Hureyre radıyallahu anh:

İşte takvâ budur, buyurdu.[2]

Âlimlerimizin takvâ kelimesine getirmiş olduğu bu tanımların hepsi, aslında bu kavramın geniş anlamı içerisinde mevcuttur. Bu nedenle takvâ denildiğinde bunu hem şüpheli şeyleri terk etmek, hem Allah’ın emirlerine bağlanıp yasaklarından uzak kalmak, hem de Allah’tan korkmak, az ile yetinmek ve yolculuk gününe hazırlık yapmak şeklinde anlamamız mümkündür. Zaten bunları bir arada bulundurmayan bir insan hiçbir zaman hakkıyla takvâlı olamaz.

Takvâ, Kur’an-ı Kerim’de ve Sünnet-i Seniyye’de şirk ve küfre karşı, büyük ve küçük günahlara karşı ve kişiyi Allah’tan ve O’nun sevgisinden uzaklaştıran şeylere karşı olmak üzere üç mertebede ele alınmıştır.

1- Şirk ve Küfre Karşı Takvâ:

İnsanın sakınması gereken ilk şey, kendisini ebedî cehenneme dûçar edip sonsuz cennet nimetlerinden mahrum bırakacak olan şirk ve küfür gibi hususlardan uzak durmaktır. Takvânın bu kısmı herkese bilâistisna farzdır. Muaz b. Cebel radıyallahu anh şöyle demiştir:

“Kıyamet günü bir münadi: ‘Muttakîler nerede?’ diye seslenir. Oradakiler: ‘Muttakîler kimlerdir?’ diye sorar. Münadi şöyle cevap verir: Onlar şirke ve putlara ibadet etmeye karşı takvâlı davranan (sakınan) ve ibadetlerini yalnız Allah için yapanlardır.”[3]

2- Büyük ve Küçük Günahlara Karşı Takvâ:

Takvânın ikinci mertebesi, haramlardan ve haramların altında kalan günahlardan sakınmaktır. Bu da her müslümanın dikkat etmesi gereken bir husustur. Şair İbnu’l-Mu’tezz şöyle demiştir:

خل الذنوب صغيرها ... وكبيرها ذاك التقى

واعمل كماش فوق أر ... ض الشوك يحذر ما يرى

لا تحقرن صغيرة ... إن الجبال من الحصى

“Günahın küçüğünü de terk et, büyüğünü de. Takvâ budur işte,

Dikenli bir yolda gördüklerinden sakınan biri gibi davran,

Küçük günahlardan hiç birisini basite alma,

Çünkü dağlar küçücük taşlardan meydana gelir.”

3- Kişiyi Allah’tan ve Allah’ın Sevgisinden Uzaklaştıran Şeylere Karşı Takvâ:

Takvânın üçüncü mertebesi ise, insanı Allah’ın sevgisinden ve itaatinden uzaklaştıracak şeylere karşı takvâdır ki, bu takvânın zirvesidir. Bunu şöyle bir misalle açıklamamız mümkündür:

Bir insanın helal olan bir işle meşgul olması caizidir. Ama her ne zaman ki bu iş, insanı ilimden ve hayırlı amellerden alıkoyuyorsa onun bu işten fazla olanını terk etmesi, Allah’tan ve Allah’ın sevgisinden uzaklaştıran şeylere karşı takvâ kapsamında olacağından takvânın en üst seviyesi kabul edilir.

Aynı şekilde uyku mubahtır; ama uyku, insanı hayırlı işlerden alıkoyuyorsa, bu durumda onun fazlasını terk etmek takvânın en üst olan seviyesini yakalamak sayılır. İşte Allah’ın asıl olarak bizden istediği takvâ da budur.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ حَقَّ تُقَاتِهِ

“Ey iman edenler! Allah’tan hakkı ile korkup sakının/hakkıyla müttaki olun.” (Al-i İmran, 102)

Allah’ın velî kulları, takvânın bu üç kısmında da titiz davranan kimselerdir ve bundan dolayı onlar Allah tarafından övülmüş, büyük mükâfatlara mazhar olacakları bildirilmiştir. Rabbimiz şöyle buyurur:

أَلَا إِنَّ أَوْلِيَاءَ اللَّهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ الَّذِينَ آمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُون لَهُمُ الْبُشْرَى فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الْآخِرَةِ لَا تَبْدِيلَ لِكَلِمَاتِ اللَّهِ ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ

“Bilesiniz ki, Allah’ın veli kullarına hiçbir korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir de. Onlar, iman eden ve sakınan insanlardır. Dünya hayatında da, âhirette de onlar için müjde vardır. Allah’ın sözlerinde hiçbir değişme yoktur. İşte bu büyük başarıdır.” (Yunus, 62-64)

Ayette Rabbimiz o kulların “sakındıklarını” ifade etmiş; ama neden ve hangi şeylerden sakındıklarını belirtmemiştir. Veya daha orijinal bir ifade ile söyleyecek olursak; Rabbimiz ayetteki يَتَّقُونَ /yettekûn fiilinin mef‘ûlünü zikretmemiş, hazf etmiş ve bu şekilde onların mutlak manada sakındıklarını ifade etmiştir.

Acaba bu bize neyi anlatır?

İslam âlimleri bunu şu şekilde cevaplandırmışlardır: Mef‘ûl hazf edildiğine göre bu, onların sakınılması gereken her türlü şeyden sakınıp uzak durduklarını ifade eder. Yani onlar hem şirkten, hem haramlardan, hem de içerisinde şüphe olan şeylerden uzak durur, sakınırlar demektir.

İşte bu hususlara dikkat ederek sakınılması gereken her türlü şeyden sakınan bir mümin, Allah’ın velî bir kulu olacak ve müttakî vasfına en derin manalarıyla sahip olduğu için Allah’ın rahmetine müstahak olmaya hak kazanacaktır.

Konumuz takvâlı olmak ve takvâlı davranarak Allah’ın rahmetine ulaşmaktı. Eğer bizler gerçekten de Allah’ın rahmetini istiyorsak, o zaman takvâlı davranmaya özen göstermeli ve her konuda takvâlı olmaya çalışmalıyız.

“Takvâlı davranmak” dediğimizde bu, hayatın her alanını kapsayacak genişlikte olmalı, sadece belirli şeylerle sınırlı kalmamalıdır. Gerek inancımız, gerek sözlerimiz ve gerekse amellerimiz her daim bu ilke üzere bina edilmeli,  hayatımızın her bir safhası bu kavramın yansımalarıyla güzellik kazanmalıdır. Bu kıvam yakalandığında, işte o zaman Allah’ın rahmetini yakınımızda hissedecek ve bizler de Allah’ın rahmetine hak kazanan kullardan olacağız.

إِنَّ اللَّهَ مَعَ الَّذِينَ اتَّقَوْا وَالَّذِينَ هُمْ مُحْسِنُونَ

“Şüphesiz Allah, kendisine karşı gelmekten sakınan (muttakîler) ve muhsin olanlarla beraberdir.” (Nahl, 128)

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şu dualarını okuyarak takvâlı olma noktasında Rabbimizden yardım isteyebiliriz.

اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ الْهُدَى وَالتُّقَى وَالْعفافَ والْغِنَى

 “Allah’ım! Senden hidâyet, takvâ, iffet ve (gönül) zenginliği isterim.”[4]

اللَّهُمَّ آتِ نَفْسِي تَقْوَاهَا أَنْتَ وَلِيُّهَا وَمَوْلاهَا أَنْتَ خَيْرُ مَنْ زَكَّاهَا

“Allah’ım! Nefsime takvâsını ver. Sen onun velisi ve mevlâsısın ve Sen onu arındıracakların en hayırlısısın.”[5]

Bu Âyetle Nasıl Amel Edebilirim?

İzah etmeye çalıştığımız En’am Suresi’nin 155 âyeti, kendisiyle amel ettiğimiz takdirde bizleri Allah’ın rahmetine mazhar kılacaktır. Bu rahmete erişebilmemiz için bizlerin;

● Her konuda Kur’ân’a tâbi olması,

● Hayatımızın her alanını Kur’ân’a göre belirlemesi,

● Ona tâbi olabilmek için onu iyi bilmesi, okuması, anlamaya çalışması,

● Sanki çölde kaybolmamak için birisinin önceden belirlediği işaretleri titizlikle takip ettiği gibi, Kur’ân’ın emir ve direktiflerini tıpkı o şekilde adım adım takip etmesi,

● İnancını, sözlerini ve amellerini onun emir ve yasakları doğrultusunda belirlemesi, gerekmektedir.

Bu saydıklarımız ayetin birinci kısmıyla alakalı şeylerdir. Ayetin diğer kısmıyla alakalı olarak da şunları söyleyebiliriz:

● Her konuda takvâyı kendimize prensip edinmeli,

● İnancımız, sözlerimiz ve amellerimizde takvâyı gözetmeli,

● Şirk, küfür, nifak gibi şeylere karşı takvâlı olduğumuz gibi, haramlara ve içerisinde şüphe olan şeylere karşı da takvâlı olmalı,

● Allah’ın emirlerine bağlanıp yasaklarından uzak kalmalı,

● Hep Allah’a hesap verme şuuru içerisinde yaşamalı, işlerimizi daima bu şuur çerçevesinde yapmalı,

● Allah’tan korkmalı, az ile yetinmeli ve yolculuk gününe hazırlıklı olmalı,

● Bu konuda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den nakledilen duaları okuyarak Allah’tan yardım istemeliyiz.

İşte bu saydıklarımızı yapmaya çalıştığımızda inşâallah Allah’ın rahmetine müstahak kullardan oluruz.

Ne mutlu hayatını Kur’ân’a göre düzenleyip takvâ şuuru ile yaşayan kullara!

Faruk Furkan

 

 



[1] Câmiu’l-Ulûm ve’l-Hikem, 18. Hadisin şerhi.

[2] Kitabu’z-Zühd ve’l-Ahlâk, Ümmü Reyhane, sf. 54.

[3] Camiu’l-Ulûm ve’l-Hikem, sf. 159.

[4] Müslim rivayet etmiştir.

[5] Müslim rivayet etmiştir.

Okunma Sayısı:973