“O halde (bir işi ve ibâdeti) bitirdin mi hemen (ikinci bir iş ve ibâdete) başlayıp yorul! Ve yalnız Rabbine yönelip doğrul! (94/İnşirah, 7, 8)

LA İLAHE İLLALLAH’IN FAZİLETİ

 بسم الله الرحمن الرحيم

Rahmân ve Rahîm Olan Allah’ın Adıyla…

 

 

Lâ İlâhe İllallâh kelimesinin Allah katında büyük bir yeri vardır. Bu kelime zikirlerin en faziletlisidir. Kişi onu telaffuz ederek Allah’ı andığı vakit zikirlerin en değerlisi ile Allah’ı zikretmiş olur. Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve selem) şöyle buyurur:

“Zikrin en faziletlisi, ‘Lâ İlâhe İllallâh’tır.”[1]

Bu değerli kelimenin faziletine dair birçok hadis-i şerif varit olmuştur. Onlardan bazıları şöyledir. Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve selem) şöyle buyurur:

  1. “Allah ümmetimden bir kişiyi kıyamet gününde herkesin önünde ayıracak. Onun aleyhinde doksan dokuz sicil (dosya) açacak. Her bir dosyanın boyu gözün uzanabildiği mesafe kadar olacak. Sonra:

‘Bunlardan bir şey reddediyor musun?’ Diyecek.

Adam:

‘Hayır, Ya Rabbi’ diye cevap verecektir. Sonra:

‘Her hangi bir özrün var mı?’ buyuracak ve o kimse:

‘Hayır, Ya Rabbi’ diye cevap verecektir.

Bunun üzerine Allah:

“Yanımızda senin bir hasenen (makbul olan amelin) vardır ve bugün sana haksızlık yapılmayacaktır.” Buyurur. Sonra içinde “Allah’tan başka ibadete layık ilah olmadığına şahadet ederim ve Muhammed’in O’nun kulu ve Rasulü olduğuna şahadet ederim ” yazılı bir kâğıt parçası çıkarılacak. Cenab-ı Hak:

 “Kendi tarafından hazır bulun” buyuracak.

 “Yarabbi! Bu ufacık kâğıt parçası ve  (kocaman) dosyalar nedir?” diyecek. Cenab-ı Hak:

 “ Sana zulüm yapılmayacaktır.” buyuracak.

Müteakiben siciller bir kefeye, kâğıt parçası bir kefeye, konacak, siciller havaya kalkacak ve kâğıt parçası (yani Lâ İlâhe İllallâh’ın konduğu kefe) ağır gelecektir.”[2]

  1. “Kul büyük günahlardan kaçınıp, tam bir ihlâs içinde “Lâ İlâhe İllallâh” derse Arş’a değin ona gök kapıları açılır.” [3]
  2. “Musa (aleyhisselam):

“Ya Rabbi! Bana seni hatırlayıp dua edebileceğim bir şey öğret” dedi. Bunun üzerine Allah (celle celaluhu):

“Ey Musa! ‘Lâ İlâhe İllallâh’ de” buyurdu. Musa (aleyhisselam):

“Ey Rabbim! Zaten bütün kulların bunu diyorlar” dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ:

 “Ey Musa! Yedi gökler ve içinde bulunanlar ile yedi yerler bir kefeye konsa, Lâ İlâhe İllallâh daha ağır gelir” buyurdu. [4]

  1. “Lâ İlâhe İllallâh diyen ve bununla Allah’ın vechini (yüzünü) arzulayan kimseye, Allah cehennemi haram kılmıştır.”[5]
  2. “Lâ İlâhe İllallâh deyip de sonra bu söz üzere ölen her kul, muhakkak ki cennete girer.” [6]

Kişi bu kelimenin hakkını yerine getirdiği ölçüde bu sözün fazileti ve faydaları ortaya çıkar. Bunlardan bazıları şunlardır:

  1. Cennete girmek,
  2. Ateşten kurtulma,
  3. Cehennemden çıkma,
  4. Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve selem)’in şefaatine nail olma,
  5. Dünya da mal ve can emniyeti,
  6. Dünya ve ahirette güvende olma.[7]

İbn-i Recep el-Hanbelî bu kelimenin faziletini şöyle anlatır:

 “Lâ İlâhe İllallâh, cennetin karşılığıdır. Kim bu kelimeyi söylerken ölürse cennete girer. Bu kelime ateşten kurtuluştur ve en güzel hasenedir. Günah sayfalarını silerek kalpteki imanı yeniler, varlığını ortaya çıkarır. Bu, söyleyeni Allah’ın doğruladığı ve nebilerin söylediği faziletli bir söz, en güzel ve en faziletli zikirdir. Amellerin en faziletlisi ve sevabı en çok olanıdır. Bu kelime, köle azat etmeye eşdeğer bir sevap kazandırır. Şeytandan Allah’a sığınmadır. Haşr’ın korkusundan ve kabrin vahşetinden güvenli olmaktır. Kabirlerinden kalktıklarında (Lâ İlâhe İllallâh) müminlerin bir şiarıdır. O’nu söyleyene cennetin sekiz kapısı açılır ve hangisinden dilerse oradan girer. O’nun hakkını vermediklerinden dolayı ateşe giren günahkâr müminler, günahları nispetinde yandıktan sonra ateşten çıkarılırlar.”[8]

La İlahe İllallah Tüm Peygamberlerin Ortak Çağrısıdır

Bu kelime, Hz. Âdem (aleyhisselam) ile son peygamber Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve selem) arasında gelmiş-geçmiş tüm peygamberlerin müşterek daveti ve ortak çağrısıdır. Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur:

“Senden önce gönderdiğimiz her bir peygambere mutlaka: “Benden başka hiç bir ilah yoktur. O halde bana ibadet edin” diye vahyederdik.” (Enbiya/25)

Tüm peygamberler, gönderilmiş oldukları toplulukları “Lâ İlâhe İllallâh” ilkesine davet etmiş, Allah’tan başka hayata müdahale edenin olmadığını, O’ndan başka hiç bir kimsenin insanların hayatına kanun koyarak veya yasalar çıkararak karışma hakkının bulunmadığını, ibadet ve itaat edilecek tek mercinin O olduğunu en güzel biçimde onlara anlatmışlardır:

“Aralarında: “Allah’a ibadet edin, sizin O’ndan başka hiç bir ilahınız olamaz” diye (tebliğ yapan) ve kendilerinden olan bir peygamber gönderdik.” (Mü’minun/32)

İki İlah Edinmek Yasaktır

Allah Teâlâ tüm insanlığın biricik ilahıdır. O, kendisinden başka bir varlığın ilâh olarak kabul edilmesini yasaklamıştır. Nahl Suresinde şöyle geçer:

“Allah buyurdu ki: “İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek bir ilahtır. Onun için yalnız benden korkun.” (Nahl/51)

“İki ilah edinmeyin” derken üç veya daha fazla ilah edinebilirsiniz anlamı çıkarılmamalıdır. İki ilahın kabul edilmesi bile yasak olduğuna göre; üç, dört veya daha fazla ilahın benimsenmesi hayli hayli yasaktır. Üstat Mevdudî der ki:

“İki tanrının varlığının reddedilmesi, ikiden fazla tanrının varlığının da reddedilmesi anlamına gelir.”[9]

Yaratmada, rızık vermede ve öldürüp diriltmede nasıl ki O’ndan başka bir varlığın ulûhiyetine inanmıyorsak, aynı şekilde yönetmede, idare etmede, hükmetmede, sevgide, korkuda, dua etmede, dilekte bulunmada kısacası tüm ibadet niteliği taşıyan şeylerde de O’ndan başkasının ulûhiyetine inanmamalıyız. Yaratan O olduğu gibi, yöneten ve idare eden de O’dur. Ondan başka bir varlığın yaratıcı olduğuna inanmayan insanlar, acaba neden yönetimi ve halkı idare etme hakkını O’ndan başkasına tanıyorlar? Bunu anlamak mümkün değil. Nitekim Allahu Teâlâ bir ayette şöyle buyurur:

“O, gökte de ilahtır, yerde de ilahtır.” (Zuhruf/84)

Göklerin düzen ve nizamını kim belirliyorsa, yeryüzünün düzen ve nizamını da O belirlemelidir. Allah’ı sadece gökleri idare eden, yağmurlar yağdıran, güneş ve ayın görevlerini tayin eden bir ilah olarak kabul eden, bununla beraber O’nunla yeryüzüne karışma hakkı tanımayan, hukuka mudahale ettirmeyen kısacası O’nu yeryüzünde ilah saymayan insanlar Ebu Cehil misali kâfirlerdir. Böylelerini destekleyen kimseler, hakkın batıldan ayrıldığı gün olan Bedir’de Rasûlullah’a karşı Ebu Cehil’i destekleyenlerle aynı hükme tabidir. Aralarında nitelik olarak hiç bir fark yoktur.

Dini devlete karıştırmamak, Allah’ın ulûhiyetine yapılan en büyük saldırıdır. Din, devletleri idare için vardır. Dinin devletten soyutlandığı bir yerde yaşanan din, eksiktir. Böylesi bir yerde din, namaz, oruç vb. ibadetlerden öteye geçemez; insanların vicdanına hapsolunmuş demektir.

Allah’ı göklere hapseden, “Sezarın hakkını Sezar’a, Allah’ın hakkını Allah’a ver” mantığıyla yaratıcının dışında birilerini kanun koyucu olarak kabul eden, O’nun gönderdiği ve mükemmellikte muttasıf olan yasaları meclislerine sokmayan, onları “köhnemişlikle” veya “çağ dışı olmakla” niteleyen, “biz şeriata kökten karşıyız” diyen, egemenlik hakkını üç-beş insandan başkasına tanımayan, çıkardıkları kanun ve yasaları “adalette benzersiz” gören, dini devlete karıştırmayan ve hevaların gölgesinde kanun çıkaran bir sistemi “yeryüzünün en adil sistemi” olarak tavsif eden ve Allah’ın biricik sistemini reddeden insanlar, yeryüzünün en kâfir, en zalim ve en mücrim insanlarıdır. Allah’ı göklerin ilahı kabul eden ama O’nu yeryüzünde ilah saymayanlar yaşadıkları kara parçası üzerindeki ikiyüzlülerin en ileri gelenleridir. Allah’ın ilahlığını kâh kabul edip kâh reddetmek iki yüzlülükten ve münafıklıktan başka bir şey midir acaba? Veyl olsun onlara! Hayatlarında da mematlarında da veyl olsun!

Seyyid Kutup (rahmetullahi aleyh) şöyle der:

“Öte yandan cahiliye toplumu tek tip değil, çeşitli biçimlerde ortaya çıkmaktadır. Adı, ne şekilde olursa olsun, bu toplum tiplerinin hepside cahiliye toplumudur. Sözgelişi cahiliye toplumu, Allah’ı inkâr eden tarihi “Diyalektik Materyalizm” yöntemiyle yorumlayan ve siyasal rejim olarak adına “Sosyalizm” denilen bir sistemi uygulayan bir toplum biçiminde ortaya çıkabilir. Bazen de Allah’ı inkâr etmez, ancak, yeryüzüne müdahale etmekten elini çektirip sadece göklerin sevk ve idare edilmesi görevini O’na tevdi’ eder. Yaşama biçimi olarak O’nun koyduğu şeriatı uygulamaz. İnsanların hayatını topyekûn düzenlemek için bizzat Allah’ın koyduğu değişmez değerleri yürürlüğe koymaz; kilise, manastır, havra ve mescitlerde insanların tanrılarına ibadet etmelerini serbest bırakır fakat bu insanların, Allah’ın şeriatını hayatlarına hâkim kılma taleplerini yasaklarlar. Böylelikle Kur’an kesin nasla belirttiği halde: “Gökte de ilah, yerde de ilâh O’dur.” Allah’ın yeryüzüne ilişkin “ulûhiyet” sıfatını fonksiyonsuz hale getirerek onu inkâr etmiş olurlar. İşte bu tür özelliklerinden ötürü bu toplum tipleri, Cenab-ı Hakk’ın şu ayette sınırlarını belirlediği dinin sınırları dışındadırlar:

“Hüküm ancak Allah’ındır. O, sırf kendisine kulluk etmenizi emretti. İşte dosdoğru din budur.” (Yusuf/40)

Bu ayet uyarınca söz konusu toplum Allah’ın varlığını kabul etse de kiliselerde, manastırlarda havra ve mescitlerde insanların serbestçe ibadet etmelerine müsamaha gösterse de cahiliye toplumu sınıfına girer.[10]

“Onlardan kim: “Ben O’ndan gayrı ilahım” derse; Biz böylesini cehennemle cezalandırırız. İşte biz zalimleri böyle cezalandırırız.” (Enbiya/29)

Böyleleri her ne kadar dilleri ile “ben ilahım” demese de amelleri ile bunu iddia etmektedirler. Bizler muvahhit Müslümanlar olarak ne onları tanıyoruz ne de ilahlarını! Onlarda yok olsun, iddia ettikleri ilahlıkları da!

“Yoksa siz Allah ile beraber başka ilahlar olduğunu mu iddia ediyorsunuz? De ki: “Ben buna şahitlik etmem. O, ancak tek bir ilahtır. Ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.” (En’am/19)

Lâ İlâhe İllallâh cümlesinin anlamını ve ona ilişkin bazı meseleleri anlattıktan sonra “şart” kelimesinin ne manaya geldiğini izah etmeye geçebiliriz.  

 

 

 

 Faruk Furkan 

 

 

 



[1] Tirmizi, 3383.

[2] Tirmizi, 2639.

[3] Tirmizi, 3590.

[4] Hâkim rivayet etmiş ve “sahih” demiştir.

[5] Buhari, 425.

[6] Buhari, 5827.

[7] Bu maddelerin delilleri için bkz: Pratik Akait Dersleri, sf. 48,49.

[8] Kelimetü’l İhlâs, sf. 54 vd.

[9] Tefhimu’l-Kur’an, 3/33.

[10]  Yoldaki İşaretler, sf. 132, Pınar Yayınları.

Okunma Sayısı:741