"(Ey Muhammed,) Allah'ı sakın zulmedenlerin yapmakta olduklarından habersiz sanma, onları yalnızca gözlerin dehşetle belireceği bir güne ertelemektedir."(İbrahim - 42)

MOĞOL KRALI CENGİZ HAN VE ‘YESAK’ ADLI KANUNNAMESİ

بسم الله الرحمن الرحيم

Rahmân ve Rahîm Olan Allah’ın Adıyla…

Kitabullah’ın tamamen terk edilerek başka kanunlarla insanlara hükmedilme meselesi, İslam tarihinde sadece Tatarlar döneminde vuku bulmuş bir hadisedir. Bu hadise vuku bulmadan önce hiçbir dönemde Allah’ın kitabı bütünüyle yönetimden uzaklaştırılmamıştır. Her ne kadar ferdî bazı meselelerde Kitabullah ile hükmedilmese de, bütünüyle kaldırılması asla söz konusu olmamıştır.

O dönemde yaşayan âlimler, fıkıh ve dirayetleri ile meseleyi hemen çözüme kavuşturarak ümmetin önünü açmışlardır. Acaba bu günde bizim önümüzü açacak ve günümüzün “Yesak”ları hakkında fetva verecek âlimlerimiz var mıdır? Nerede böylesi alimler?

Evet, yaramız gerçektende çok büyük. Allah hepimizin yardımcısı olsun.

İslam tarihi içerisinde günümüzle birebir uyumluluk arz ettiği için Tatarlar ve onların anayasası olan “Yesak”[1] adlı kitap hakkında birkaç söz söylemek istiyorum ki, bu sayede okuyucu iki tarafı da kıyas ederek günümüz ‘Yesak’ları hakkında doğru bir bakış açısına sahip olsun.

İslam âlimlerinin belirttiğine göre Tatarlar, önceleri aslî kâfir iken daha sonraları İslam’ı kabul etmiş; ama İslam’ı kendi değerleri içerisinde değil –tıpkı toplumumuzda olduğu gibi– kafalarına göre şekillendirmiş bir millettir.

 Esasen tevhid kelimesini ikrar ediyor, Resulullah’a hürmet ederek namaz ve oruç gibi ibadetleri ara ara yerine getirmeye çalışıyorlardı. Tabii bunu hepsi değil, içlerinden bir kesim yapıyordu. Bununla birlikte cihadı terk ediyor, ehli kitaptan gerekli miktarda cizye almıyorlar, Müslüman olduklarını dile getirmelerine rağmen İslam ahkâmını uygulamıyorlardı.

Tatarların lideri Cengiz Han’dır. Cengiz Han, hicrî 559 dokuz yılında yönetime gelmiş, 623 yılında da ölmüştür. İktidarı ele geçirdiğinde hâkimiyetini genişletmek istemiş, ardından Çin’e, Horosan’a, Buhâra’ya ve benzeri İslam diyarlarında yönelmiş ve buralara hâkim olmuştur. Bir memleketi ele geçirdiğinde öldürme politikasına sarılır ve insanları hunharca katlederdi. İmam Zehebî’nin de dediği gibi, Müslümanı öldürmek onun nazarında pireyi öldürmekten daha basit bir işti.[2]

Tatarların “Yesak” adlı bir kanun kitabı vardı. Bu kitap, İslam beldelerine giren ilk beşerî anayasadır. Cengiz Han’dan sonra bir kısmı İslam’ı kabul eden ve ‘Ben de Müslümanım’ diyen Tatarlar, tıpkı Müslümanların Kur'an ve Sünnete muhâkeme oldukları gibi o kitaba muhâkeme olur ve onun yasaları çerçevesinde yargılanırlardı.

Bu hadisenin meydana gelişi hicrî 7. yüzyılın bitimi, 8. yüzyılın başlarındadır.

Cengiz Han, halkını idare etme ve kendisinden sonra gelenler için uyulacak bir kitap olması kastıyla bir kanun kitabı çıkarmaya karar verdi. Moğol dilinde ‘Düzenlemeler’ anlamına gelen “Yesak” kelimesi, şu anda Türkçede de aynen kullanılmaktadır. Şu kadar var ki, bu ifadenin başına Türkçedeki ‘ana’ kelimesi ilave edilerek “Anayasa” şeklinde söylenmektedir.

Cengiz Han’ın bu kitabında genele ve özele hitap eden düzenlemeler, hükümler ve kanunlar vardı. O, halkı bu yasalara uymaya zorlar, uymayanları kılıç zoruyla itaate getirirdi.

Bu kitabın geneli, kendi arzu ve isteklerinden oluşan hükümleri ihtiva etmekteydi. Ama İbn Kesir’in de belirttiği gibi[3] bazı kurallar Yahudilik, Hıristiyanlık, İslam ve diğer dinlerden alıntılanmıştı.

O dönemin âlimlerinden “Subhu’l-A‘şâ” adlı eserin sahibi olan Ahmed b. Ali el-Fezârî[4] rahimehullah şöyle der:

“Cengiz Han ve kendisinden sonraki takipçilerinin izlemiş oldukları yol, Cengiz Han'ın ortaya koymuş olduğu “Yasa” adlı kanunnamenin metodu üzere hareket etmekti. Bu kanunname, Cengi Han'ın aklından ihdas ettiği, kafasına göre düzenlediği, içerisinde bir takım hüküm ve had cezalarının bulunduğu bir kitaptır ki, çok azı Muhammed aleyhisselam'ın Şeriatına uygun iken, büyük bir çoğunluğu ona muhaliftir. Cengi Han bu kanunnameye “el-Yasa'l-Kübrâ/En Büyük Kanunname” adını vermiştir. Kendisinden sonra devam etmesi ve evinin küçük çocuklarının ezberlemesi için yazılmasını, hazine sandığına konulmasını emretmiştir."[5]

İmam Makrizî[6] rahimehullah’da şöyle der:

“Cengiz Han, Unk Han'ı yenip devleti ele geçirince bazı kurallar ve cezalar belirleyerek bunları "Yasa" diye adlandırdığı bir kitaba aktardı. İnsanlardan bazıları buna  “Yesak” da demektedir;  lakin asıl ismi “Yasa”dır. Bu yasaların belirlenmesi sona erince çelikten mamul sayfalar üzerine nakşettirdi. Cengi Han bu yasaları halkı için bir şeriat haline getirdi ki, onlarda, Allah sonlarını getirene dek ona sıkıca bağlandılar. Cengi Han yeryüzü dinlerinden her hangi bir din mensubu değildi. Onun haberlerine vakıf isen zaten bunu bilirsin. Çıkarmış olduğu "Yasa" adlı kanunname, kendinden sonrakiler arasında devam eden kesin bir hüküm şeklini aldı ki, onlar kesinlikle onun hükümleri dışına çıkmıyorlardı. Cengi Han ölünce ardından gelen çocukları ve halkı "Yasa" adlı kanunnamenin hükmüne, tıpkı ilk dönem Müslümanlarının Kur'an'ın hükümlerine bağlandıkları gibi bağlandılar ve bunu, asla muhalefeti söz konusu olmayan bir din haline getirdiler.”[7]

İbn Kesîr rahimehullah,“Yesak”da yer alan hükümlerden bazısını şu şekilde zikreder:

  • Zina eden kişi, ister evli olsun ister bekâr mutlaka öldürülür.
  • Homoseksüellik yapan öldürülür.
  • Kasten yalan söyleyen öldürülür.
  • Büyü yapan öldürülür.
  • Casusluk yapan öldürülür.
  • Çekişmekte olan iki kişinin arasına giren ve bu iki kişiden birisine yardım eden öldürülür.
  • Durgun suya işeyen öldürülür.
  • Durgun suya dalan öldürülür.
  • Sahibinin izni olmaksızın bir esire yemek yediren veya su içiren veya bir şey giydi­ren öldürülür.
  • Kaçak birini görüp de sahiplerine veya hükümete teslim etmeyen öldürülür.
  • Bir esire yemek yediren veya yiyecek bir şeyi bir kimsenin önüne atan öldürülür. Çünkü yiyeceği önüne atılmamalı, ak­sine bizzat eliyle ona vermelidir
  •  Bir kimse bir başkasına yemek yedirecekse önce kendisi o yemekten tatmalıdır. Misafir emir olsa bile, böyle yapmalıdır. Ama esire yedirmemelidir.
  • Bir kimse yemek yer de yanındakine yedirmezse öldürülür.
  • Bir hayvanı boğazlayan kimse o hayvan gibi boğazlanır. Hayvanı boğazlamamalı, aksine karnını yararak öncelikle eliyle kalbini tutup çıkarmalıdır...”[8]

Moğollar içerisinde İslam’ı ilk kabul eden kimse Teküdar’dır. Teküdar, Cengiz Han’ın torunu olan Hülago’nun oğludur. Kendisi İslam’a girdikten sonra adını ‘Ahmed’ olarak değiştirmiştir. Bu hadise 681 yılında meydana gelmiştir.

İbn Teymiyye, “Mecmuu’l-Fetâvâ” adlı eserinde Tatarların genel yapısını şu şekilde izah eder:

“Tatarların geneli namaz, zekât, hac gibi farz olan ibadetleri eda etmiyor ve aralarında Allah’ın hükmü ile hükmetmiyorlardı. Aksine bazen İslam’a uyan bazen de ters düşen kendi kanunlarıyla hükmediyorlardı…”[9]

Tatarlar bu yönleri ile tıpkı şu anda Türkiye’de yaşayan insanlar gibidirler.

Onlar, aralarındaki ihtilaf ve anlaşmazlıklarda Kur’an ve Sünnetten önce kralları Cengiz Han’ın çıkarmış olduğu kitap olan “Yesak”a müracaat eder ve onun içerisinde yer alan hükümlere göre yargılanırlardı. Yani onların idare kitabı “Yesak” idi.

Bu günkü insanlarda “Ben Müslümanım” demelerine rağmen Allah’ın kitabını ve Rasûlullah’ın Sünnetini bir tarafa bırakmışlar, kendilerini başka başka kitap ve yasalarla idare etmeye başlamışlardır.

Bu açıdan onlar Tatarlarla bire bir benzerlik arz etmektedirler.

Tatarların bir diğer özelliği de ibadet ve taatleri bütünüyle terk etmeleridir. Onlar “Ben Müslümanım” demelerine rağmen İslam’ın öngördüğü ibadetleri yapmıyor, terk ediyorlardı. Bu günün insanı da “Ben Müslümanım” demesine rağmen ibadet ve taatlerin tamamını terk ediyor, azı hariç İslam’ın emir ve yasaklarını hiç dikkate almıyor. İşte Bu gibi nedenlerle onlara, yani Tatarlara çok benziyorlar.

Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye rahimehullah, Müslüman olduklarını söylemelerine rağmen Tatarların küfre girdiğine dair fetva vermiş ve onları tekfir ederek kendileri ile savaşılması gerektiğini belirtmiştir.

Şeyh, onların tekfirini iki nedene bağlamıştır:

  1. Şeriatın emir ve yasaklarına bağlanmamaları, yani ameli bir bütün olarak terk etmeleri,
  2. Aralarında Allah’ın hükümleri ile değil, kendi koymuş oldukları hükümlerle hükmetmeleri.[10]

İşte bu iki neden onlar hakkında İbn Teymiyye’yi üstte değindiğimiz fetvayı vermeye sevk etmiştir. Acaba Şeyh, şu günümüzü görse ve insanlarımızın hallerine vakıf olsaydı nasıl fetva verirdi?

Cevabını size bırakıyorum…

Tatarların durumu ile bugün adı Müslüman olan ülkelerin yöneticileri de birbirlerine oldukça benzemekteler. Tatarlar da bugünkü devletler gibi şeriatın hâkimiyetini isteyen muvahhitleri öldürüyor veya zindana atıyorlardı. Günümüz yöneticileri de Allah’ın dininin hâkim olmasını isteyen kimseleri ya öldürüyor ya da zindanlara atıyorlar.

Burada günümüzün yöneticileri ile Tatarlar arasında bir kıyaslama yapacak olsak inanın, günümüzdeki yöneticilerin şirk bakımından daha ileri olduklarını söyleyebiliriz, zira Tatarlar şirk kanunlarını sadece kendi aralarında uygularlarken; günümüz yöneticileri bu kanunları tüm kullara ve tüm diyarlara uygulamaya çalışıyorlar. Tatarlar, Irak ve Şam gibi istila etmiş oldukları bazı beldelerde kendi kanunlarını uygulamamış, bu belde halklarının kendi şeriatları ile idare olunmalarına müsaade etmişlerdir. Bu bakımdan günümüzün idarecileri küfür ve zulüm bakımından Tatarlardan daha ileri ve daha şedittirler.

O dönemde yaşayan İslam âlimleri, Tatarların tüm bu anlatılan özelliklerine, yani ‘La İlahe İllallah’ demeleri, namaz kılmaları ve oruç tutmalarına rağmen sırf aralarında Allah’ın kitabı ile hükmetmeyi terk edip “Yesak” adlı kanunnameyi idare kitabı yaptıkları için İslam dairesinden çıktıklarına ve kâfir olduklarına dair fetva vermişlerdir.

Üstte de değindiğim gibi, bu fetvayı verenlerden birisi Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye rahimehullah’dır.

Onların kâfir olduğuna dair fetva veren âlimlerden bir diğeri de İbn Teymiyye’nin talebelerinden birisi olan İmam İbn Kesîr rahimehullah’dır. O, Maide Suresi’nin 50. ayetinin tefsirinde Cengiz Han’ın ihdas etmiş olduğu “Yesak” adlı kanun kitabıyla alakalı olarak şöyle der:

“…Allah, kulların kendi elleriyle koydukları ve Allah'ın şeriatına dayanma­yan câhiliyye hükümlerinin sapıklıklarını ve bilgisizliklerini reddedi­yor. Bu sapıklıkları; kendi görüş ve hevesleri sonucu ortaya çıkardık­larını bildiriyor. Söz gelimi Tatarların, Cengiz Han diye bilinen kral­larından alınma krallık buyrukları vardır ve bununla hüküm verirler. Nitekim bu yasayı onlara kral koymuştur. Bu yasalar Yahûdî, Hıristiyan ve İslâm di­nine mensup muhtelif milletlerden iktibas yoluyla tanzim edilmiş ka­nunlar topluluğudur. Ancak bu yasalar içerisinde birçoğu, Cengiz Han'ın mücerret görüş ve heveslerinden ibarettir. O bunu, çocukları için izle­nen bir hüküm haline getirmiştir ki; onlar, Allah'ın kitabından ve Rasûlullah’ın sünnetinden önce bu yasaya uyarlar. Onlardan böyle davra­nan birisi kâfirdir, Allah ve Rasulünün hükmüne dönene dek kendisi ile savaşmak vaciptir. Az veya çok hiçbir konuda Allah'tan başkasının hükmüne müracaat edilemez.”[11]

İbn Kesîr rahimehullah aynı fetvayı “el-Bidâye ve’n-Nihâye” adlı eserinde de tekrarlamaktadır. Orada “Yesak” adlı kitapta mevcut olan bazı hükümleri zikrettikten sonra şöyle der:

وفي ذلك كله مخالفة لشرائع الله المنزلة على عباده الانبياء عليهم الصلاة والسلام، فمن ترك الشرع المحكم المنزل على محمد بن عبد الله خاتم الانبياء وتحاكم إلى غيره من الشرائع المنسوخة كفر، فكيف بمن تحاكم إلى الياسا وقدمها عليه؟ من فعل ذلك كفر بإجماع المسلمين.

“Tüm bu hükümlerde, Allah’ın peygamberlerine indirdiği şeriatlara muhalefet vardır. Her kim peygamberlerin sonuncusu olan Abdullah’ın oğlu Muhammed aleyhisselam’a indirilmiş muhkem şeriatı terk eder de (Tevrat ve İncil’in ki gibi) hükmü yürürlükten kaldırılmış şeriatların kanunlarına başvurursa kâfir olur. (Böyle birisi kâfir oluyorsa) peki ya “Yesak” adlı kitabın kanunlarına başvuran ve onu Muhammed aleyhisselam’ın şeriatının önüne geçiren kimsenin durumu ne olur? Her kim böyle yaparsa Müslüman âlimlerin icmasıyla kâfir olur.Zira Yüce Allah buyurmuştur: “Onlar hâlâ Cahiliye hükmünü mü istiyorlar? Oysa kesin olarak iman eden bir millet için Allah’tan daha iyi hüküm veren kim vardır?” (Mâide, 50) “Hayır; Rabbine and olsun ki, aralarında çıkan ihtilaflarda seni hakem tayin edip, sonra senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duy­madan tamamıyla teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisâ, 65) [12]

İbn-i Kesir’in değindiği mesele gerçektende çok önemlidir. Yani, bir insan Kur’an’ın hükümlerini bırakıp herhangi bir mesele hakkında Tevrat’ın ve İncil’in hükümleriyle hükmetse, bu insanın durumu çok tehlikelidir. Böylesi birisi âlimlerimizin fetvasına göre kâfir olur. Oysa işin aslına bakıldığı zaman Tevrat ve İncil asılları itibariyle Allah tarafından indirilmiştir. Bir insan, hükmü kaldırıldıktan sonra Allah tarafından indirilen bir başka kitapla bile hükmettiğinde kâfir oluyorsa, peki ya hiç Allah tarafından indirilmeyen kitaplarla hükmettiği zaman durumu ne olur?

Bu insan diğerlerine nazaran “kâfir” ismini almaya daha çok hak sahibi değil midir?

Bu iki şeyi iyi düşünmek ve aralarındaki benzerlikleri iyi kıyas etmek gerekir.

Dolayısıyla o dönemin âlimleri Tatarların yapmış oldukları işin küfür olduğunu söylemişlerdir. Acaba o âlimler, şu asrımızı ve yaşamış olduğumuz şu vakıayı görseler ne derlerdi?

Allah’a yemin ederim ki, bu günkü beşerî kanun ve anayasalar, Cengiz Han’ın “Yesak” adlı kanunnamesinden daha rezil ve daha haktan uzak durumdadırlar. Çünkü Cengiz Han bu kanunnameyi oluştururken aslı semavî olan kitaplara müracaat etmiş ve bazı hükümleri onlardan almıştır. Hatta İbn Kesir’inde dediği gibi, bu kanunnamede İslam şeriatından bire bir alıntılanmış kanunlar bile vardı. Bu günkü Cengiz Hanlar ise kanunnamelerine İslam şeriatından en ufak bir hükmü bile koymamaktalar. Kıyaslama yapıldığında acaba hangisi daha kötü gözükmektedir?

Kararı siz verin.

İslam âlimlerinin, Allah’ın kitabının haricinde bir kitapla hükmeden ve idarede bulunan yöneticiler hakkında verdiği fetvalar veya söylemiş oldukları sözler, günümüzü objektif bir şekilde değerlendirebilmemiz açısından önemlidir.

Bu gün bizler Allah’ın kitabını terk ederek kanun yapan kimselerin küfre girdiğini ve dinden çıktıklarını söylerken, birileri çıkıp bunun yalnızca bize ait bir fikir olduğunu, bizden başka kimsenin böyle bir şey söylemediğini, ve bizlerin bu anlamda marjinal kaldığımızı iddia etmekteler. Bu insanlara uzun uzadıya cevap vermek yerine Allah için “Yesak” hakkında âlimlerimizin söylediği sözleri ve verdiği fetvaları güzelce değerlendirmelerini tavsiye ediyorum. Onlar bu fetvaları tarafsız ve objektif bir şekilde değerlendirdikleri zaman görecekler ki, Cengiz Han’dan sonra gelen bütün âlimler, Kur’an’ı bırakarak halkını “Yesak” ile yönettiği için hem onun, hem etbaının, hem de böyle yapan tüm insanların kâfir olduğuna dair fetva vermişler ve bu noktada en ufak bir tereddüt geçirmemişlerdir. Hatta onların fetvalarını etraflıca inceleyen kimseler, bu noktada onların ne kadar keskin cümleler kullandıklarına şahit olacaktır. O dönemde böyle fetva veren âlimler, Cengiz Han’ın “Yesak”ından daha rezil ve daha kötü olan şu mevcut beşerî anayasaları görselerdi farklı bir şey mi söyleyeceklerdi?

Allah için bunu düşünelim.

Burada konunun daha iyi anlaşılmasını sağlamak için bir başka örnek daha vermek istiyorum. Vereceğim örnek Timurlenk olacak. Timurlenk, Allah’ın kitabını terk edip idaresini Cengiz Han’ın “Yesak” adlı kitabı ile yapan yöneticilerden birisidir. O, devletini idare ederken Kur’an ve Sünnetten önce “Yesak”ı itibara alır ve onun hükümlerine göre devletini yönetirdi. Bu nedenle İslam âlimleri, onun da tıpkı Cengiz Han ve torunları gibi küfre girdiğini ve kendisinin bu ameli nedeniyle dinden çıktığını söylemişlerdir.

İbn Hacer’in en önemli talebelerinden birisi olan İmam Sehâvî rahimehullah şöyle der:

“Timur, Cengiz Han’ın kanunlarına dayanmış ve onları temel esas haline getirmişti. Bundan dolayı birçok âlim, hükmettiği ülkelerde İslam şiarları kaim olduğu halde (yine de) onun kâfir olduğuna dair fetva vermiştir.”[13]

İbn-i Arabşâh[14] rahimehullah da şöyle demiştir:

“Timur, Cengiz Han’ın kanunlarına inanan birisi idi. Bu kanunlar, İslam Dinine nispetle fıkhın detayları mesabesindedir. O, bunları Muhammed aleyhisselam’ın yolu üzere icra ederdi. Bu nedenle hocamız Hafizuddin Muhammed el-Bezzazî[15], Alâeddin Muhammed el-Buharî[16] ve diğer büyük İslam âlimleri, hem Timurlenk’in hem de Cengiz Han’ın ortaya koyduğu bu kanunları İslam kanunlarının önüne geçirenlerin kâfir olacağına dair fetva vermişlerdir.”[17]

İmam Şevkanî rahimehullah, Cengiz Han’dan ve onun “Yesak” adlı eserinden söz ettikten sonra şöyle demektedir:

“…Sonra bu kötü yola ve küfrî işe Timurlenk tabi oldu. O, saltanatını sürdürürken “Yasa” kitabından başkasıyla amel etmezdi.”[18]

 İşte tüm bu nakiller, Allah’ın kitabını bırakıp yerine insan kaynaklı kanunlar koyan ve bunlarla halkları idare eden kimselerin kâfir olacağını ifade etmektedir.

Günümüz vakıasını değerlendirmede problem çeken kimselere, bu yazıda yer alan fetvaları dikkatli ve tarafsızca tekrar tekrar okumalarını tavsiye eder, selim bir kalple Allah’a yaklaşanların en zor meseleleri bile kolaylıkla halledebilecekleri gerçeğini yeniden hatırlatırız.

Rabbim hepimizi doğru yoluna ve razı olduğu hayata muvaffak eylesin. (Âmîn)

 

 

 

Faruk Furkan



[1] Bu kitabın bir diğer adı da “Yâsa”dır. Biz bazen “Yâsa” bazen de “Yesak” diye tabir edeceğiz.

[2] Siyeru A‘lâmi'n-Nübelâ, 22/243.

 

[3] Bkz. Tefsîru’l-Kur’ani’l-Azîm, Maide Suresi 50. ayetin tefsiri.

[4] Bu âlim, fıkıh, tarih ve Arap Edebiyatında son derece kabiliyetli ve yetenekli birisidir. “Subhu’l-A‘şâ” adlı 14 ciltlik eseri onun en meşhur kitabıdır, diyebiliriz. Telif ettiği daha başka eserleri de vardır. Hicrî 756 yılında doğmuş, 821 yılında da vefat etmiştir. Bkz. el-A‘lâm,1/188.

[5] Subhu’l-A‘şâ, 4/310, 311.

[6] İmam Makrizî, hicrî 766 yılında dünyaya gelmiştir. İslam tarihçisi bir âlimdir. Aslen Ba’lebek’li olup Mısır’da vefat etmiştir. Defalarca hatiplik, hisbe ve imamlık görevine getirilmiştir. İmam Makrizî’nin ortaya koyduğu eserler sayılamayacak kadar çoktur. 200 ciltten fazla eser meydana getirdiği ifade edilmiştir. 845 yılında Mısır’da vefat etmiştir.

[7] “el-Hutat”, 2/220, 221.

 

[8] Bkz. el-Bidâye ve’n-Nihâye, 13/139.

[9] Bkz. sf. 28/505.

[10] Mecmuu’l-Fetâvâ, sf. 28/505.

[11] İbn-i Kesir: 5/2364. Son cümlenin orijinali şu şekildedir:

ومن فعل ذلك منهم فهو كافر يجب قتاله، حتى يرجع إلى حكم الله ورسوله

[12] Bkz. 13/139.

[13] ed-Davu’l-Lâmi‘, 3/49.

[14] Künyesi Ebu’l-Abbâs olan İbn-i Arabşâh, hicrî 854 yılında vefat etmiş büyük bir İslam âlimidir. Küçük iken babasıyla birlikte zorla Şam’dan Semerkand’a hicret etmek durumunda bırakılmıştır. Semerkand’da iken Farsça ve Türkçe gibi birçok dil öğrenmiştir. Yaşamış olduğu o bölgenin bütün adet ve geleneklerine çok iyi bir şekilde vakıf olduğu ve oranın insanını en iyi şekilde değerlendirdiği için “Acâibu’l-Makdûr fî Nevâibi Teymûr” adlı eseri bu alanda yazılmış en nefis kaynaklardan kabul edilir. O, bu kitabında Timurlenk’in şahsi durumunu ve gerek İslam’a,  gerekse İslam âlemine verdiği zararları çok güzel bir şekilde ele almıştır. Bkz. Şezerâtu’z-Zeheb, 7/280-284.

[15] Hafizuddin Muhammed b. Muhammed el-Kurdî. Bu zat Hanefilerin büyük imamlarındandır. İbn-i Bezzazî diye meşhurdur ve Fetevâ-i Bezzaziyye’si ile ün yapmıştır. 827 yılında vefat etmiştir. bkz. Şezerâtu’z-Zeheb, 7/183.

[16] Muhammed b. Muhammed el-Buhârî. Bu zat Hanefilerin büyük fakihlerinden birisidir. İran’da doğmuş Buhara’da yetişmiştir. Zamanındaki en büyük âlimlerden kabul edilmiştir.  Hatta ulemadan bazısı onun için “Asrın Allamesi” nitelendirmesinde bulunmuştur. Meşhur mutasavvıf İbn-i Arabî’ye yazmış olduğu “Fâdihatu’l-Mulhidîn ve Nâsihatu’l-Muvahhidîn” adında meşhur bir reddiyesi vardır. Zalimlere karşı dik duruşlu bir şahsiyettir. Bkz. Şezerâtu’z-Zeheb, 7/241, 242.

[17] Acâibu’l-Makdûr fî Nevâibi Teymûr, sf. 455.

[18] Akdu’l-Ceman fî Hudûdi’l-Buldân.

Okunma Sayısı:1196