"Musa 'Rabbim!' dedi, 'Gönlüme ferahlık ver. İşimi bana kolaylaştır. Dilimden düğümü çöz. Ki sözümü iyi anlasınlar.' " (Tâhâ, 20/25-28)

ŞİRK EHLİ HEP BİRBİRİNE ZIT BİR SÖYLEM İÇERİSİNDEDİR

بسم الله الرحمن الرحيم

Rahmân ve Rahîm Olan Allah’ın Adıyla…

 

Bir insanın, yaşadığı çağı ve o çağın vâkıasını doğru tespit edebilmesi için öncelikle “geçmiş tarihi” güzel ve doğru bir şekilde okumuş olması gerekir. Tarihi güzel okumayı beceremeyenler, hem önceki dönemlerin durumunu doğru tespit edemezler hem de o dönemlerde sahnede yer alan insanların oynamış oldukları rolleri iyi tahlil edemezler. Ayrıca bu insanların hâl-i hazırda yaşanan vâkıayı doğru tespit etmeleri de mümkün değildir. Bunun için tarihi Allah’ın okumamızı istediği şekilde okumamız gerekmektedir.

Tarihi bize en iyi ve en objektif şekliyle anlatan tek kitap hiç kuşkusuz yok ki “Kur’ân”dır. Kur’ân’ı dikkatle ve ne anlatmak istediğini hakkıyla anlayarak okuyanlar, tüm bir insanlık tarihini ve bu tarihin sahnesinde yer alan kimselerin durumlarını doğru bir bakış açısıyla ve sahih bir şekilde değerlendirmiş olurlar. Elbette böylesi engin ve derin bir tarihte yer alanların incelenecek çok farklı yönleri vardır. Ama biz bu yazımızda onlar arasında Allah’a şirk koşanların özellikle hak ve hakkı dile getirenler karşısında içerisine düşmüş oldukları “zıt söylem” yanılgısına değinmeye çalışacak ve bunun günümüzdeki yansımalarının nasıl olduğuna temas etmeye gayret edeceğiz. Hemen hatırlatalım ki bizim bu yazıdaki temel gayemiz; Allah, İslam, Tevhid ve Kur’ân gibi temel değerlerimiz hakkında insanlarımızın bilerek veya bilmeyerek içerisine düşmüş oldukları bazı “zıt söylem”leri hatırlatarak onların hatalarının farkına varmalarını sağlamaktır. Bu aynı zamanda tebliğ yolunda davetçilere de bir ışık tutacaktır.

*     *     *

Allah’a şirk koşan insanlar, İslam’ı ve İslam’ın temel esaslarını reddedebilmek ve hakkın sesini kesebilmek için tarihin her döneminde büyük bir çaba sarf etmişler ve bu uğurda kendilerince bir takım delillerin peşine düşmüşlerdir. Ama gelin görün ki onların bu delilleri, hakkın güçlü şuaları karşısında hep sönük kalmış ve akıl yetisini yitirmemiş sağduyu sahiplerinin zihinlerinde daima çelişki arz etmiştir.

Akıl sahipleri onların çelişkili olduğunu bilse de, şirk ehlinin geneli gereği gibi akledemediğinden dolayı[1] bu çelişkili sözlere kulak vermiş ve tüm tutarsızlığına rağmen bâtılın yılmaz bekçileri olmuşlardır.

Müşriklerin tutarsız iddia sahibi olduğu sadece tarihin belirli bir dönemine has değildir. Tarihin hangi sayfasını açarsanız açın, müşriklerin hakkın karşısına hep çelişkili ve birbirini nakzeden delillerle çıktığını görürsünüz. Nuh kavmi, Nuh aleyhisselam’a ne kadar tutarsız ve çelişkili delillerle karşı çıkmışsa, Hûd kavmi de Hûd aleyhisselam’a aynı tutarsızlıktaki delillerle karşı çıkmıştır. Firavun ve kavmi Musa aleyhisselam’ı ne kadar birbirine zıt söylemlerle reddetmişlerse, Mekkeliler de Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i aynı birbirine zıt söylemlerle reddetmişlerdir. Yani isimler, zamanlar ve figüranlar değişse de müşriklerin gerçekle örtüşmeyen zıt söylemleri asla değişmemiştir.

İnanın günümüzde de durum farklı değildir. Biraz sonra günümüzdeki şirk ehli kimselerin nasıl birbirine zıt söylemlere sahip olduğunu ortaya koyacağız ama öncesinde gelin, beraberce Rabbimizin bir ayetini anlayarak okuyalım, sonrasında da biraz zihin jimnastiği yaparak bir sonuca ulaşmaya çalışalım.

Rabbimiz, Mekkeli müşriklere hitaben şöyle buyurur:

﴿ إِنَّكُمْ لَفِي قَوْلٍ مُّخْتَلِفٍ﴾

“Şüphe yok ki siz, birbirine zıt bir söylem içerisindesiniz.” (51/Zâriyât, 8)

Rabbimiz Zâriyât Sûresi’ndeki bu ayetiyle öncelikle Mekkeli müşriklerin, sonrasında ise tüm şirk ehlinin hep birbiriyle çelişen, zıtlık arz eden ve kendi içinde tutarsız olan söylemlere sahip olduklarını ifade etmiş ve bu sözüyle adeta bizleri müşriklerin hakkı kabul etmemek veya hakkı bulandırmak için başvurdukları çelişkili metotlar hakkında düşünmeye davet etmiştir.

Bu ayet, şirk ehlinin anatomisini ve zihin yapısını çözmek isteyen insanlar için bağlamı açısından değerlendirildiğinde bizce Kur’ân’ın en önemli ayetlerinden bir tanesidir. Gerçi, Kur’ân’ın her ayeti kendi bağlamında çok önemlidir ama bu önemi görebilmek için öncelikle ayetin hangi amaç için inzâl edildiğini ve asıl olarak neyi anlatmak istediğini tespit etmek gerekir. Aksi halde ayet, zihin dünyamızda ‘Allah’ın sözlerinden bir söz’ olmaktan öteye geçmez ve gönüllerimizde istenilen tesiri meydana getirmez. İşte bu nedenledir ki öncelikle ayetin niçin ve hangi manayı vurgulama adına indiğini bilmemiz gerekir.

Bu ayet, tekrar vurgulayarak söylemek istiyoruz ki, çok çok önemli bir ayettir. Özellikle temas ettiği konu ve verdiği mesaj açısından çok önemlidir. Yazının sonlarına doğru lafı nereye getirmek istediğimizi anladığınızda, eminiz ki siz de ayetin ne kadar önem arz ettiğini daha iyi kavrayacaksınız.

Biz bu vurguyu yazının sonunda değil de, konunun izahına geçmeden önce ilk başta ifade etmek istedik ki, bu sayede yazıyı okuyan kardeşlerimiz bundan sonraki satırlara daha çok adapte olabilsinler. Zaten yazıyı sonuna kadar okuyarak vereceğimiz bilgiler doğrultusunda ayetin neyi anlatmak istediğini idrak eden kardeşlerimiz, sözümüzün ne kadar yerinde ve haklı olduğunu kolaylıkla anlayacak ve bize hak vereceklerdir. Ama peşin hükümlü kardeşlerimizin, ayetin kısalığına ve ilk bakışta çok da farklı bir şey söylemediğine nazaran bu cümlelerimizi biraz abartılı bulmaları ve “Hocam, biz bu ayette sizin ifade ettiğiniz gibi öyle çoook önemli bir taraf göremedik” diyerek tepki göstermeleri muhtemeldir. Böylesi kardeşlerimize tavsiyemiz yazıyı sonuna kadar sabırla okumaları ve verilmek istenen mesaja yoğunlaşarak makalenin sonunu getirmeleridir. Yazıyı sonuna kadar okuduklarında üstteki cümlelerimizin abartılı olmadığını ve Allah’ın her ayetinin –biz anlamasak da, kısa kabul etsek de veya tam idrak edemesek de– bizler için aslında çok önem arz ettiğini bir kere daha anlayacaklardır.

Şimdi, bu ayet üzerinde biraz durarak ne anlatmak istediğini beraberce anlamaya çalışalım. Çalışalım ki, bu sayede şirk ehlinin vasıflarından bir tanesini daha öğrenerek onların davetimiz karşısında ne gibi zıt söylemler içerisinde olduklarını daha iyi tespit edelim. Kim bilir belki bunun neticesinde zıtlıklarının farkına vararak davetimize kulak vermeleri daha kolay olur?

*     *     *

Zâriyât Sûresi’nde yer alan bu ayet, hiç kuşkusuz ilk olarak Allah Rasûlüne düşman olan ve gerek onu, gerekse ona indirilen mübarek kitabı insanların gözünden düşürmek ve itibarsızlaştırmak için bin bir türlü çabayla yalan söyleyen Mekke müşriklerini anlatmakta, onların çarpıklıklarını ortaya koymaktadır. O müşrikler, sırf insanları Rasûlullah’ın kendisine davet ettiği hak yoldan alıkoyabilme adına gerek onun pak zâtı hakkında, gerekse getirdiği mübarek kitap hakkında içeriğine kendilerinin bile inanmadığı sözler söylüyor, laflar ediyorlardı. Toplum arasında sözleri dinlenildiği için de kendilerine kulak kabartan avamı bu sözlerle kandırıyor ve hak dine ittiba etmelerinin önüne set çekiyorlardı. Allah da onların bu yönünü insanlara deşifre etmek için “Şüphe yok ki siz, birbirine zıt bir söylem içerisindesiniz” buyurarak onların aslında büyük bir çelişki içerisinde olduğunu, sözlerinin asla gerçeği yansıtmadığını, azıcık aklını kullanan insanların bu zırvaları hemen anlayacağını beyan etti.

Şimdi, onların ne gibi bir çelişki içerisinde olduğunu ve nasıl birbirine zıt söylemlerde bulunduklarını Kitabımızın ayetlerinden şu birkaç örnekle ortaya koymaya çalışacağız.

Mesela onlar Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem için deli, aklını yitirmiş ve şiirle kafayı bozmuş bir şair diyorlardı.

﴿ يَا أَيُّهَا الَّذِي نُزِّلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ إِنَّكَ لَمَجْنُونٌ﴾

 “Ey kendisine Kur’ân indirilen (Muhammed!) Kuşkusuz sen bir delisin!” (15/Hicr, 6)

﴿أَئِنَّا لَتَارِكُوا آلِهَتِنَا لِشَاعِرٍ مَّجْنُونٍ﴾

“Biz kafayı yemiş bir şair için ilâhlarımızı mı terk edeceğiz?”  (37/Saffât, 36)

Oysa Mekkeli müşrikler çok iyi biliyorlardı ki Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem asla deli ve kafayı yemiş birisi değildi. Kendileri gibi şiirle de uğraşmazdı. Aksine o, kendi içlerinde en olgun akla sahip olan, ne söylediğini çok iyi bilen ve en çok tutarlı davranışlar sergileyen birisiydi. İşin garibi Onun böyle olduğunu başkaları değil, bizzat kendileri dile getiriyorlardı.

Mekkeli müşrikler bir seferinde Dâru’n-Nedve’de toplanmışlardı. Bu toplantıda Mekke dışındaki Araplar hac için Mekke’ye gelmeden önce, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den sakındırmak ve onun davetinin önünü kesmek için onun hakkında ne diyebileceklerini görüşeceklerdi. İnsanları etkileyebilmek için ağız birliği yapmaları çok önemliydi. Bu nedenle herkes görüşünü ortaya koydu ve Rasûlullah’a hangi yakıştırmanın daha iyi uyacağını araştırmaya başladılar. İçlerinden bir kesim “o şâirdir” diyelim dedi. Diğer bir kesim ise “sihirbazdır” dememiz daha uygun olur dedi. Diğerleri “kâhindir” diyelim dediler. Diğer bazıları da “mecnûndur/aklını yitirmiştir” diyelim dediler. Herkes görüşünü ortaya koydu ve en uygun olanın ne olduğunu düşündüler. Aralarında Mekke’nin büyüklerinden ve liderlerinden olan Velîd b. Muğîre de vardı. O da Rasûlullah hakkında ne söyleyeceğini düşünüyor ve bu noktada bazı şeyleri kafasında ölçüp biçiyordu. Dâru’n-Nedve’de toplananların Rasûlullah hakkında söylediklerini düşündü ve dedi ki:

Eğer siz ona “şair” derseniz, bu isabetli olmaz; zira biz şiirin her çeşidini, tüm özelliklerini biliriz. O’nun okudukları şiir değil. Şayet “sihirbazdır” derseniz, bu da isabetli olmaz; zira biz sihri de sihirbazları da biliriz. O’nun sözleri sihirle uğraşanların okuyup üflemelerine ve düğümler atmalarına benzemiyor. O asla sihirbaz da değildir. Yok, eğer “delidir” derseniz bu da tutmaz; çünkü delilerdeki saldırganlık ve tuhaflık onda yoktur. O, deli de değildir, dedi.

Kureyşlilerin artık diyebilecekleri bir şey kalmamıştı.

Öyleyse ne diyelim, dediler.

Bunun üzerine o bedbaht adam kaşlarını çatıp, suratını asarak:

 Vallahi, O’nun sözlerinde ayrı bir güzellik ve tatlılık var. Sözlerinin başı sağlam bir hurma ağacına, sonları da bu ağacın meyvelerine benziyor. Siz Muhammed hakkında ne söylerseniz söyleyin doğru olmadığı anlaşılacaktır. Ancak siz yine de ona “sihirbazdır” diyebilirsiniz. Zira sözleri sihir gibi insanları büyülüyor, babayı oğlundan, kardeşi kardeşinden, kadını kocasından, insanı milletinden ayırıyor. Evet, bence en doğrusu böyle demenizdir, dedi.

Bunun üzerine Allah Teâlâ: “Ben, onu Sekar’a sokacağım” (74/Müddessir, 26) ayetini inzal buyurdu.[2]

Rabbimiz, kâfirlerin gerçekten de büyük bir çelişki ifade eden bir söylem içerisinde olduklarını kendilerine fark ettirebilmek için onları, Rasûlü hakkındaki inkâr edilemez şu hakikati özellikle düşünmeye çağırdı:

﴿ قُلْ إِنَّمَا أَعِظُكُمْ بِوَاحِدَةٍ أَنْ تَقُومُوا لِلَّهِ مَثْنَى وَفُرَادَى ثُمَّ تَتَفَكَّرُوا مَا بِصَاحِبِكُمْ مِنْ جِنَّةٍ إِنْ هُوَ إِلَّا نَذِيرٌ لَكُمْ بَيْنَ يَدَيْ عَذَابٍ شَدِيدٍ

“Ben size ancak bir tek şeyi: Allah için ikişer ikişer (veya) teker teker kalkmanızı[3] sonra da arkadaşınız (Muhammed’de) delilikten bir eser olmadığını düşünmenizi öğütlüyorum. O, (deli değil, aksine) şiddetli bir azaptan önce sizin için ancak bir uyarıcıdır.” (34/Sebe, 46)

Onlar, vaziyet icabı Rasûlullah hakkında kendilerinin bile inanmadığı sözler söylüyordu. Onların bu söylemleri kelimenin tam anlamıyla bir zıtlığı ortaya koyuyordu ve bu söylemleri aslında tıpkı gece ile gündüzü bir araya getirmek gibi imkânsız bir şeyi ifade ediyordu. Yani nasıl ki gece ile gündüzün bir araya gelmesi mümkün değildi, Rasulullah ile deliliğin bir araya gelmesi de aynı şekilde mümkün değildi. İşte Kur’ân, akleden insanları uyandırmak ve bu çelişkileri onlara fark ettirmek için bu zıtlıklarını gündeme taşıdı ve “Şüphe yok ki siz, birbirine zıt bir söylem içerisindesiniz.” (51/Zâriyât, 8) buyurarak insanları düşünmeye davet etti.

Hem kendi iç âleminizde bu adamın deli, şair veya kâhin olmadığını söylüyorsunuz, hem de onun bu vasıflarla muttasıf olduğunu dillendiriyorsunuz? Bu ne büyük bir çelişki, ne büyük bir zıt söylemdir! Hâlâ akletmeyecek misiniz?

Yine onlar Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem için “yalancı” diyorlardı.

﴿هَذَا سَاحِرٌ كَذَّابٌ﴾

“Bu, yalancı bir sihirbazdır.” (38/Sâd, 4)

﴿ بَلْ هُوَ كَذَّابٌ أَشِرٌ﴾

“Hayır, o, kendini beğenmiş yalancı biridir.” (54/Kamer, 25)

Onlar Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e “yalancı” diyorlardı ama kendileri de çok emindi ki o, hayatı boyunca bir kere dahi yalan söylememişti. Ona henüz iman etmemiş olan insanlar bile onu ilk gördüklerinde “Bu yüz, asla yalancı birinin yüzü değildir” demekten kendilerini alamamışlardı.[4]

Şimdi gelin, Mekkelilerin bu tutarsızlıklarını ortaya koyan şu mükemmel rivayeti dikkatlice inceleyelim. Konunun ehemmiyetine binaen rivayeti anlayarak ve titizlikle okumaya çalışalım. Ayrıca altı çizili cümlelere özellikle dikkat edelim.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Kureyş kâfirleri ile Hudeybiye antlaşmasını imzaladığı mütâreke günlerinde Ebû Süfyan, Şam’a ticaret için giden bir Kureyş kervanında bulunuyordu. (Rum imparatoru) Herakleios, Kureyş kervanının memleketine geldiğini öğrenince, kervandakilerle birlikte Ebû Sufyan’ı huzuruna çağırttı. Ebû Sufyan ve arkadaşları Herakleios’un huzuruna girdiler. O zaman Herakleios ve yanındakiler İliya'da (Kudüs’te) idiler. Rumların ileri gelenleri ile birlikte iken imparator bunları huzuruna çağırdı ve tercümanının da gelmesini emretti.

Tercüman:

Peygamberim diyen bu adama hanginiz soy olarak daha yakındır, diye sordu.

Ebû Sufyan:

Benim, dedi.

Bunun üzerine Herakleios:

“Onu yanıma, arkadaşlarını da yakınıma getirin; onun arkasında dursunlar” dedi.

Sonra da tercümanına:

“Ben bu zat hakkında bu adama bazı şeyler soracağım. Bana yalan söylerse, onu yalanlasınlar” demesini emretti.

Ebu Sufyan der ki:

“Vallahi arkadaşlarım yalan söylediğimi etrafta yayarlar diye utanmasaydım, onun hakkında yalan söylerdim. (Ama korktuğum için doğru söylemek zorunda kaldım)”

Herakleios’un Ebû Sufyan’a ilk sorusu şu oldu:

İçinizde soyu nasıldır?

Onun içimizde soyu pek büyüktür.

İçinizden daha önce peygamberlik iddiasında bulunan kimse var mıydı?

Yoktu.

Babaları içinde hiçbir melik (kral) var mıdır?

Hayır.

Ona uyanlar, halkın önde gelenleri mi, yoksa güçsüzleri mi?

Halkın zayıf olanları.

Ona uyanların sayısı artıyor mu, azalıyor mu?

Artıyorlar.

Onun dinine girdikten sonra beğenmeyerek dininden dönenler var mıdır?

Yoktur.

Kendisinin peygamber olduğunu söylemeden önce onu yalan ile itham ettiğiniz olmuş mudur?

Hayır.

Hiç anlaşmalarını bozar mı?

Hayır bozmaz. Ancak biz şimdi onunla bir süreliğine ateşkes yaptık. Bu süre içinde ne yapacağını bilmiyoruz.

Ebû Süfyan der ki:

“Peygamber’i kötülemek adına araya katacak bundan başka bir söz bulamadım.”

Herakleios sorularına şöyle devam etti:

Onunla hiç savaş yaptınız mı?

Evet yaptık.

Bu savaşlar nasıl sonuçlanıyor?

Karşılıklıdır; bazen o yener, bazen biz yeneriz.

Size neyi emrediyor?

Bize yalnızca Allah’a kulluk edin, hiçbir şeyi O’na ortak koşmayın, atalarınızın inanıp söyledikleri şeyleri terk edin, diyor. Namazı, doğruluğu, iffeti ve akraba ile ilişkiyi sıkı tutmayı emrediyor.

Bunun üzerine Herakleios tercümanına dedi ki: Ona söyle: Soyunu sordum, içinizde yüksek bir soya sahip olduğunu söyledin. Peygamberler de zaten böyle toplumlarının yüksek soya sahip olanlarından gönderilirler.

Aranızda daha önce peygamberlik iddiasında bulunan olup olmadığını sordum, olmadığını söyledin. Daha önce böyle birisi olsaydı, bu adam da kendisinden önceki bir söze uymuş kimsedir, derdim.

Babaları içinde hiçbir hükümdar gelip gelmediğini sordum, gelmediğini söyledin. Babaları içinden bir hükümdar gelmiş olsaydı, bu da babasının krallığını geri almaya çalışıyor, derdim.

Peygamberlik iddia etmeden önce onun yalan söylediğini duydunuz mu? diye sordum, duymadığınızı söyledin. Ben ise biliyorum ki önceden halka yalan söylememiş bir kimse sonradan Allah’a yalan söylemeye cüret etmez.

Ona tabi olanlar önde gelenler, güçlüler midir, yoksa zayıflar mıdır, diye sordum. Zayıfların ona bağlandığını söyledin. Peygamberlerin bağlıları da zaten zayıf kimselerdir.

Ona uyanlar artıyor mu azalıyor mu, diye sordum, arttığını söyledin. İman işi tamamlanıncaya kadar hep bu şekilde artarak gider.

Onun dinine girenlerden, bu dini beğenmeyerek dönenler olup olmadığını sordum, yoktur dedin. İman da kalplere karışıp kökleşinceye kadar böyledir.

Hiç anlaşmalarını bozar mı, diye sordum, bozmadığını söyledin. Peygamberler de böyledir, anlaşmalarını bozmazlar.

Size ne emrediyor, diye sordum. Yalnız Allah’a kulluk edip, ona hiçbir şeyi ortak koşmamayı emrettiğini, putlara kulluğu yasakladığını, namazı, doğruluğu ve iffeti emrettiğini söyledin.

Bu söylediklerin doğruysa şu ayaklarımın bastığı yerlere yakında O zat sahip olacaktır. Ben zaten bir peygamberin yakında çıkacağını biliyordum. Ancak sizin içinizden olacağını tahmin etmezdim. Onun yanına varabileceğimi bilsem, onunla buluşmak için her türlü zahmete katlanırdım. Yanında olsaydım ayaklarını yıkardım.[5]

Görüldüğü gibi Mekkeli müşrikler insanları kandırıp, hak davadan uzaklaştırmak için Efendimiz’e “yalancı” diyorlardı. Ama kendi içlerinde çok iyi biliyorlardı ki, onun yalanla veya insanları kandırmayla en ufak bir alakası yoktu. Yani onlar da Rasûlullah’ın yalancı olmadığına inanıyorlardı. Ama koşullar kendilerini bu çelişkili sözü söylemeye itmişti. Onların bu söylemi kelimenin tam anlamıyla bir çelişkiydi. İşte Yüce Kitabımız, akleden insanların farkındalığını harekete geçirmek için onların bu zıtlığını gündeme taşıdı ve “Şüphe yok ki siz, birbirine zıt bir söylem içerisindesiniz.” (51/Zâriyât, 8) diyerek insanları bu konuda tefekküre davet etti.

Hem Muhammed aleyhisselam için o bir yalancı değildir diyorsunuz, hem de onun bu vasıfla muttasıf olduğunu söylüyorsunuz? Bu ne perhiz, bu ne lahana! Hâlâ akletmeyecek misiniz?

Rabbimiz, kâfirlerin gerçekten de büyük bir çelişki içerisinde olduğunu kendilerine fark ettirebilmek için onları, Rasûlü hakkındaki inkâr edilemez şu hakikati özellikle düşünmeye çağırdı:

﴿ قُلْ لَوْ شَاءَ اللَّهُ مَا تَلَوْتُهُ عَلَيْكُمْ وَلَا أَدْرَاكُمْ بِهِ فَقَدْ لَبِثْتُ فِيكُمْ عُمُرًا مِنْ قَبْلِهِ أَفَلَا تَعْقِلُونَ

“De ki: Eğer Allah dileseydi, ben size onu okumazdım, Allah da size onu bildirmezdi. (Şimdi bir düşünün) ben sizin aranızda bundan önce (kırk yıllık) bir ömür yaşadım. Hiç akletmiyor musunuz?” (10/Yunus, 16)

Eğer gerçekten de onlar, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kendi aralarında uzun bir süre kaldığını ve bu süre zarfında deliliği, yalancılığı veya büyücülüğü gerektirecek en ufak bir iş yapmadığını birazcık düşünselerdi, kendilerinin ne kadar büyük bir tenakuz içinde olduklarını ve bu tür sözlerle ne gibi bir zıtlığa düştüklerini çok rahatlıkla görürlerdi. Ama taassupları ve hakka yanaşmamaları, onlara bu basit düşünme eylemini bile yapmaya fırsat vermedi.

Mekkeli müşriklerin birbiriyle zıt ve tutarsız sözleri sadece Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile sınırlı değildi. Onlar, Kur’ân-ı Kerîm hakkında da tutarsız ve çelişkili sözler söylüyorlardı. Mesela şöyle diyorlardı:

﴿أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ اكْتَتَبَهَا فَهِيَ تُمْلَى عَلَيْهِ بُكْرَةً وَأَصِيلًا ﴾

 “(Bu Kur’an Muhammed’in başkalarından) yazıp aldığı, sabah akşam kendisine okunan öncekilerin masallarıdır.(25/Furkan, 5)

﴿ إِنْ هَٰذَا إِلَّا سِحْرٌ يُؤْثَرُ إِنْ هَٰذَا إِلَّا قَوْلُ الْبَشَرِ

 “Bu, ancak nakledilegelen bir sihirdir. Bu olsa olsa bir insan sözüdür.” (70/Müddessir,23-25)

Onlar Kur’ân-ı Kerîm için “öncekilerin masalları”, “sihir” ve “insan sözü” diyorlardı; ama kendileri de çok iyi biliyorlardı ki, bu kitap ne bir büyüye benziyordu ne bir insan sözüydü ne de mitolojiydi. Aksine karşısında sus pus kaldıkları İlahî eşsiz bir kelamdı.

Rabbimiz, müşriklerin Kur’ân hakkında ortaya attığı bu çelişkili ve gerçek dışı sözleri yine birçok âyetiyle reddederek onların derin bir tutarsızlık içerisinde olduğunu bildirdi ve onları bu mübarek kitabın ayetlerini düşünmeye davet ederek söylediklerinin ne kadar çelişkili olduğunu anlamalarını istedi:

﴿ أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ وَلَوْ كَانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللَّهِ لَوَجَدُوا فِيهِ اخْتِلَافًا كَثِيرًا

“Onlar hâlâ Kur’an’ı düşünüp anlamaya çalışmıyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki bulurlardı.” (4/Nisâ, 82)

Mekkeli müşrikler, şayet Kur’ân’ın inceliklerini, üslubunu ve beyanındaki üstün gücünü iyiden iyiye tefekkür etselerdi, onun kesinlikle bir insan sözü olmadığını, sihre benzemediğini ve mitolojiyle zerre kadar alakasının bulunmadığını rahatlıkla anlarlardı. Ama onların derdi bu değildi. Onların derdi, insanları bu etkileyici kaynaktan uzaklaştırarak üzerinde bulundukları şirk inancını devam ettirmek ve bu inancın kendilerine sağladığı iktidar nimetinin sefasını sürdürmeye devam etmekti. Bu nedenle, Rabbimizin gerek elçisi hakkındaki savunucu sözlerini, gerekse kitabı hakkındaki çelişkileri yerle bir eden aklî müdafaasını önemsemediler ve sapkın inançlarına taassupla devam edip gittiler.

İşte onların hakikatle bağdaşmayan bu tutarsız söylemlerinden hareketle Rabbimiz, Zâriyât Sûresi’nin 8. âyetinde “Şüphe yok ki siz, birbirine zıt bir söylem içerisindesiniz” buyurdu ve bununla tüm bir beşeriyete şirk ehlinin ne kadar tutarsız olduğunu bir kere daha deklare etti.

Zâriyât Sûresi’nde yer alan bu ayetin Mekkeli müşriklere ne gibi bir mesaj vermek istediğini üç aşağı beş yukarı anladık. Peki, bu ayet bize ne anlatmak istiyor? Bizim dönemimizdeki şirk ehline nasıl bir mesaj veriyor? Öyle ya, bu ayet sadece Mekke’deki şirk ehlinin zıtlık ve tutarsızlık içerisinde olduklarını beyan için gelmemişti. Eğer öyle olsaydı, o zaman Kur’ân’ın evrenselliğinden söz etmek mümkün olmaz ve onun kıyamete kadar gelen tüm inanlara anlam dolu bir mesaj verdiğinden söz edilemezdi. Şu halde bu ayetin 21. yüzyılın insanına da bir mesajı olmalıydı. İşte buradan hareketle bu mesajı anlamamız ve buna göre günümüz insanının İslam hakkında, Allah hakkında veya Kur’ân hakkında ne gibi tutarsız söylemleri olduğunu tespit etmemiz gerekmektedir.

Şunu net olarak ifade etmeliyiz ki bizler, Kur’ân’da var olan tüm ayetlerin ilk geldiği dönemin insanını konu edinerek onlara bir mesaj sunduğu gibi, kıyamete kadar gelecek her dönemin insanına da kendi çağlarına ve vakıalarına uygun bir mesaj sunduğuna inanmaktayız. Yani bu ayetin şu günümüz dünyası için de bir mesajı vardır. Şu halde bu ayetin günümüz dünyası için bizlere verdiği mesaj nedir?

Dün Mekke’de yaşayan şirk ehli Rasûlullah hakkında, Kur’ân hakkında veya Allah hakkında nasıl tutarsız bin bir türlü söylem içerisinde gidip geliyordu; bu gün bizim dönemimizde yaşayan şirk ehli de aynı onlar gibi gerek Allah hakkında, gerekse Kitap ve Rasul hakkında benzeri birçok tutarsız söylem içerisinde gidip gelmektedir.

Nasıl mı?

İşte birkaç örnek:

 Mesela bu gün insanlarımızla konuştuğumuzda onlara soruyoruz: Acaba bir yerin sahibi kim ise orada söz sahibi olan o olmalı değil midir, diye… İnsanımızın verdiği cevap çok net: Elbette bir yerin sahibi kim ise, orada söz söyleyecek de o olmalıdır!

Peki, kardeşim bu kâinat zerreden küreye, taşıyla toprağıyla, yeriyle göğüyle, karasıyla deniziyle Allah’ın değil mi?

Tabii ki Allah’ın…

O halde O’nun arzında neden O söz sahibi olmuyor? Neden O’nun hükümleri uygulanmıyor? Neden O’nun kanunları icra edilmiyor? Neden siz O’ndan başkasının hükümlerine uyuyor, başkalarının kanunlarını tatbik ediyorsunuz? Niçin hem böyle, hem böyle söylüyorsunuz? Bu bir zıtlık değil mi?

Cevap: ….?

İşte biz de böylelerine diyoruz ki:

﴿ إِنَّكُمْ لَفِي قَوْلٍ مُّخْتَلِفٍ﴾

“Şüphe yok ki siz, birbirine zıt bir söylem içerisindesiniz.” (51/Zâriyât, 8)

 Yine insanlarımıza şöyle söylüyoruz: Allah, onlarca ayetinde egemenliğin sadece ve sadece kendisine ait olduğunu söylüyor. Mesela şöyle buyuruyor:

﴿ إِنِ الْحُكْمُ إِلاَّ لِلّهِ﴾

“Egemenlik yalnızca Allah’a aittir…” (12/Yusuf, 40)

Şimdi,  yaratan kim ise hâkimiyet de ona ait olmalı değil mi?

İnsanlarımızın verdiği cevap çok net: Elbette egemenlik yaratanın olmalı!

Peki, kardeşim mademki egemenlik yaratana ait, o halde neden ondan başkasına egemenlik hakkı tanıyor, O’ndan başkasının hâkimiyetine boyun eğiyorsunuz? Niçin hem böyle, hem böyle söylüyorsunuz? Bu bir zıtlık değil mi?

Cevap: ….?

İşte biz de böylelerine diyoruz ki:

﴿ إِنَّكُمْ لَفِي قَوْلٍ مُّخْتَلِفٍ﴾

“Şüphe yok ki siz, birbirine zıt bir söylem içerisindesiniz.” (51/Zâriyât, 8)

 Yine insanlarımıza şöyle diyoruz: Hak sadece Allah’tan gelendir. Bir şey Allah’tan gelmemişse o şey bâtıldır. Rabbimiz şöyle buyurur:

﴿ وَقُلِ الْحَقُّ مِن رَّبِّكُمْ﴾

“De ki hak (yalnızca) Rabbindendir...”  (18/Kehf, 29)

Buna göre, Allah’tan gelmeyen, Allah’ın indirmediği bir şey hak olabilir mi? Allah’ın inzal buyurmadığı her şey bâtıl değil mi?

İnsanlarımızın verdiği cevap çok net: Elbette ki Allah’ın indirmediği bir şey hak değildir! Bir şey Allah’tan gelmiyorsa tabii ki o bâtıldır!

Peki, kardeşim mademki hak yalnızca Allah’tan gelendir, Allah’tan gelmeyen her şey batıldır, o halde demokrasi veya laiklik Allah’tan mı gelmiştir? Bunları Allah mı indirmiştir? Allah’tan gelmediyse bunlar batıl değil midir? Niçin hem hak Allah’tan gelendir diyor hem de batıl olduğunu söylediğiniz bir sisteme destek veriyorsunuz? Bu bir zıtlık değil mi?

Cevap: …?

İşte biz de böylelerine diyoruz ki:

﴿ إِنَّكُمْ لَفِي قَوْلٍ مُّخْتَلِفٍ﴾

“Şüphe yok ki siz, birbirine zıt bir söylem içerisindesiniz.” (51/Zâriyât, 8)

 Yine insanlarımıza şöyle söylüyoruz: Allah, Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyi, Müslümanların aleyhinde onlara yardım etmeyi, onlarla velayet düzeyinde samimi ilişkiler kurmayı yasaklamış ve böyle yapanları “onlardan olmak”la vasıflandırmıştır. Mesela bir ayetinde şöyle buyurmuştur:

﴿يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْيَهُودَ وَالنَّصَارٰٓى اَوْلِيَٓاءَۢ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۜ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَاِنَّهُ مِنْهُمْ﴾

“Ey iman edenler, Yahudi ve Hıristiyanları veli (müttefik, dost, yardımcı) edinmeyin; onlar birbirlerinin velisidirler. Sizden her kim onları veli edinirse, kuşkusuz o da onlardandır.” (5/Mâide, 51)

Şimdi, bu durumda bizim Allah’ın düşmanı olan Yahudi ve Hıristiyanlarla müttefik olmamız, Müslümanlara karşı onlara yardım etmemiz ve onları “en iyi dostumuz” şeklinde nitelendirmemiz uygun mudur?

İnsanlarımızın verdiği cevap çok net: Elbette ki uygun değildir!

Peki, kardeşim mademki Yahudi ve Hıristiyanları veli edinmemiz caiz değil, mademki mazlumların aleyhinde onlara yardım etmemiz yanlış, o halde niçin Amerika ve İsrail gibi alçak ülkelere itaat ediyor, onları dost ve müttefik kabul ediyor, onları razı etme adına tüm mazlumları küstürüyorsunuz? Veya siz böyle yapmasanız da, böyle yapan insanları baş kabul edip onların peşinden gidiyorsunuz? Niçin hem böyle, hem böyle söylüyorsunuz? Bu bir zıtlık değil mi?

Cevap: …?

İşte biz de böylelerine diyoruz ki:

﴿ إِنَّكُمْ لَفِي قَوْلٍ مُّخْتَلِفٍ﴾

“Şüphe yok ki siz, birbirine zıt bir söylem içerisindesiniz.” (51/Zâriyât, 8)

Örnekleri çoğaltmamız mümkün…

Allah da biliyor ya bizim, insanlarımızın bu çelişkilerini ortaya koymamızın gayesi onları susturmak, onları alt etmek veya buna benzer bir takım gayelerle onları rencide etmek değildir. Gerçekten de bizim gayemiz bu değil! Ama onların bu çelişkilerini ortaya koymadığımızda da insanlarımız gerek dünya meşgaleleri nedeniyle, gerekse saptırıcı önderlerin yaldızlı söylemleriyle bir türlü hakkı göremiyor ve ne gibi büyük bir çelişkinin içerisinde olduklarını fark edemiyorlar. Bu nedenle gerek kalemiyle insanları yönlendirmeyi becerebilen yazarların, gerekse onları hakka çağıran davetçilerin, onların bu tür çelişkilerini onlara fark ettirmesi ve bu sayede hidayetlerinin önünde duran engelleri kaldırarak onların yollarını açmaları gerekmektedir.

Buradan, henüz hakka karşı duyarlılığını yitirmemiş olan ve gerçeği bulmak için dert taşıyan halkımıza seslenerek onların inandığı hakikatlerle zıt olan düşünce ve söylemlerinden vazgeçmelerini istiyoruz. Gelin, bu gün dünyanın her yerinde güzel kılıflarla süslenerek İslam Ümmetine kabul ettirilmeye çalışılan “demokrasi” yalanını görelim. Bu sistem içerisindeki çelişki ve tutarsızlıkları düşünelim. Dinimizle devlet idaresini birbirinden ayırarak Rabbimizi yönetimin dışına itmeye çalışan sapkın idare anlayışlarını benimsemeyelim. Onlarca ayetinde “Hâkimiyet, egemenlik ve otorite sadece Allah’ındır” diyen Kur’ân’ı bir kenara koyarak, daha taharetlenmesini bile bilmeyen kâfir Batılıların egemenlik söylemlerini, hâkimiyet anlayışlarını, yönetim şekillerini ve otorite değerlendirmelerini kabul etmeyelim. Bizimle ebedî düşman olan melun Yahudi ve Hıristiyanların müttefikliğini reddedelim.

Tüm bunları başka bir amaç için değil, sadece bizi hidayete ulaştırıp cennete götürmeyi amaçlayan pak ve temiz Kitabımızla çelişmemek için yapalım. Eğer biz Kitabımızın tüm bu ayetlerine rağmen biraz önce zikrettiğimiz noktalarda aykırı bir tercihte bulunursak, o zaman tıpkı Mekkeli müşrikler gibi birbirine zıt bir söylem ortaya koymuş oluruz ki, o zaman onları kınayıp eleştiren Kur’ân ayetleri bizleri de içerisine alır ve Allah korusun onları yakalayan azap bizleri de yakalayıverir. Bu tür sıkıntılara düşmemek için hakkı, Hakk’ın istediği şekilde kabul edelim.

 Ey merhamet sahibi Rabbim! Ey kullarına acıdığı için onlara binlerce hakkı bulma fırsatı veren Allah’ım! Ne olur bizi ve Senin düşmanlarının yaldızlı sözleriyle kandırılmış şu mazlum halkımızı en doğru yola ilet. Bizlere razı olduğun bir hayatı yaşamayı nasip eyle. Ve bizleri Kitabı’nın ayetlerini düzgün anlayarak her konuda hakka muvaffak olan mesut kullarından kıl. (Allahumme âmîn)

﴿ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِمَن كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ﴾

“Hiç kuşkusuz bu anlatılanlarda, (duyarlılığını yitirmemiş bir) kalbi olan ya da şahit olarak kulak verebilen kimseler için bir öğüt vardır.” (50/Kâf, 37)

Ne mutlu tutarsız söylemlerden ve birbirine zıt fikirlerden uzak olmayı becerebilen kullara!

 

                                                                                                                                                                             İbrahim GADBAN



[1] Bkz. 5/Mâide, 5; 29/Ankebût, 63.

[2] Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, İbn Kesir, 8/268. Ayrıca bkz. İbn Hişam, “es-Sîre”, I/270-272; Kadı İyaz, “eş-Şifa”, I/556.

[3] İkişer ikişer düşünün demek, bir araya geldiğinizde, topluca tartışarak ve konuyu istişare ederek düşünün demektir. Tek tek düşünün demek ise, yalnız başınıza kaldığınızda, sakin bir kafayla ve kendi iç âleminize dönerek düşünün demektir. Bu ifade, -Allah-u a‘lem- hakkı bulmak için her yolu deneyin anlamına gelir.

[4] Bkz. Tirmizî, 2485 numaralı rivayet.

[5] Buharî, 7 numaralı rivayet.

Okunma Sayısı:1339