“Dikkat edin! Şüphesiz ki bedende bir et parçası vardır ki, o doğru olduğunda tüm beden doğru olur, eğer o bozuk olursa tüm beden bozuk olur. Dikkat edin, o et parçası kalptir!” (Buharî, İman, 52.)

TİCARET EHLİ MÜSLÜMANLARA NASİHATLER -4-


بسم الله الرحمن الرحيم

Rahmân ve Rahîm Olan Allah’ın Adıyla…

Değerli tacir kardeşim, bir önceki yazımızda ticaretinde nelere dikkat etmen gerektiğini maddeler halinde anlatmaya başlamış ve Allah’ın yardımıyla beş maddenin izahını yaparak yazımızı noktalamıştık. Bu yazımızda inşâallah ticaretinde nelere dikkat etmen gerektiğine dair yapacağımız nasihatlerimize kaldığımız yerden devam edeceğiz.

***

6- İşine Erken Başlamayı Âdet Edin

Bu ümmetin erken vakitlerde yaptığı her işine Allah bereket ihsan edecektir. Bu işin ticaret olmasının, ilim tahsili olmasının, eğitim olmasının veya bir cihad hamlesi olmasının farkı yoktur. Sonuçta hayır namına yapıldığı sürece Allah ona diğer vakitlerde olmayan güzel bir bereket verecektir.

Bu gerçeği bizlere Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem öğretmiştir. O, bir hadisinde şöyle buyurur:

“Ümmetimin ilk vakitlerine bereket ihsan edilmiştir.” (Taberânî)

Diğer bir rivayette ise, ümmetine sabahın ilk vakitlerinde bereket verilmesi için Rabbine dua etmiştir:

Allah’ım! Ümmetim için (gündüzün) erken vakitlerini bereketli kıl.” (Ebû Dâvûd)

Bu hadisi rivayet eden Sahr el-Gâmidî radıyallahu anh, Peygamberimizin bu sözünü aktardıktan sonra şöyle demiştir:

“Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem askerî bir birliği veya bir orduyu savaşa gönderdiğinde, onları gündüzün ilk vaktinde gönderirdi.” (Ebû Dâvûd)

Bu söz, kendi tavsiyelerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in de bizzat riayet ettiğini göstermektedir. O, hem ümmetine sabah erken vakitlerde iş yapmalarını tavsiye etmiş, hem de bu tavsiyesine kendisi fiilen uymuştur. Bu da bu işin biz Müslümanlar için ne kadar mühim olduğunu bir kere daha göstermektedir.

Biraz önce zikredilen hadisi bize aktaran Sahr radıyallahu anh’ın bizzat kendisi de ticaretle uğraşan bir zattı. O da Peygamberimizin bu tavsiyesine binaen ticaret kervanlarını gündüzün ilk vakitlerinde yola çıkarır, işçilerini erkenden iş başına koyardı. Bu yüzden de çok zenginleştiği ve malının bir hayli arttığı rivayet edilmiştir. (Ebû Dâvûd)

Hatta Müsned’de geçen bir rivayete göre, malını nereye koyacağını bilemeyecek kadar malının çoğaldığı ifade edilmiştir. (İmam Ahmed, Müsned)

Müslüman bir tâcir olarak sen de bu tavsiyeye kulak vermeli ve dükkânına erken vakitlerde gitmeyi adet edinmelisin. Kim bilir, belki bu sayede sen de Allah’ın lütuf ve keremiyle bolluğa eren kullar kervanına dâhil olacak ve ummadığın yerden gelen rızıklarla zenginleşeceksin?

Akıllı kimse, kendisinden önce yaşayan insanların tecrübelerinden istifade etmeyi bilen ve kendisine bu doğrultuda bir yol çizmeyi becerebilen insandır.

***

Bu hatırlatmayı yaptığımız zaman bazı kardeşlerimiz sabahın erken vakitlerinde dükkânlarına müşterilerin gelmediğini ve insanların biraz daha geç vakitleri tercih ettiğini söyleyerek erken vakitlerde dükkân açmalarının bir anlamı olmadığını öne sürebilirler. Böylesi kardeşlerimize şu iki tavsiyede bulunmak isteriz:

1) Dükkânına erken vakitlerde müşteri gelmese bile, sen yine de dükkânını erken vakitlerde aç. Bu öncelikle sana bereket getirecektir. Şunu hiçbir zaman aklından çıkarma ki bereket; çok kazanman, yığınla mal biriktirmen, tomar tomar para depolaman değildir. Aksine bereket; Allah’ın senin ticaretine belki senin bile farkına varamayacağın bir değer katması, insanların gönlünde ona karşı bir teveccüh peyda etmesi, piyasadakilere nispetle seninkini daha cazibeli kılması, mallarını daha kullanışlı ve elverişli bir hale getirmesi ve −en önemlisi− sana bu ticaretinde ‘afiyet’ vermesidir. Nice çok para kazanan insan var ki, onlar kazandıklarını afiyetle ve gönül rahatlığıyla yiyememektedirler. Ama kendisine bereket ihsan edilen birisi −az kazansa bile− kazandığını huzur içerisinde yiyebilmekte, onun hayrını görmekte ve mutlu bir şekilde işini yapmaktadır. Bu bereket değil de nedir?!

2) Dükkânına erken vakitlerde müşteri gelmese bile, sen yine de dükkânını erken vakitlerde açmaya bak. Müşteri gelene kadar al eline Allah’ın kitabını, onu okumaya ve anlamaya çalış veya İslamî bir kitabı mütalaa et ya da muteber bir hocanın dersini dinle. Bunlardan hiçbirini yapamıyorsan, otur sabah zikirlerini veya adet edindiğin virtlerini yap.

Birçok kardeşimiz yoğunlukları nedeniyle Kur’ân bile okuyamamaktan şikâyetçi. Bizce böylesi kardeşlerimizin en büyük zafiyeti, vakitlerini iyi değerlendir(e)memeleri! Bu bağlamda dükkânlarına erken gelmeleri kendileri için büyük bir fırsattır aslında. Eğer iş yerlerine erken gelirlerse, en azından evlerinde çoluk-çocuklarından dolayı yapamadıkları birçok İslamî faaliyetleri buralarda yapabilme imkânı bulurlar. Hem de sabahın ilk vakitlerinde, kimseler yokken ve sakin bir kafa ile!

Allah için söyleyin, bu bereket değilse, Allah’ın ikramı değilse, ya nedir?!

Bunu iyi düşünmeli ve gereğini yaparak bu bereketten istifade etmeliyiz.

7- Dükkânını Açarken Allah’ı An

Müslüman, hayırlı her işine besmele ile başlar. Her daim Allah’ı yanına alır, O’nun rahmet ve bereketini üstüne çekerek işlerine koşuşturur, O’nun yardımı ve inayeti ile hareket eder. Allah’tan bağımsız ve uzak bir işe girişmesi asla düşünülemez! Bir işte Rabbi yanında yoksa, onun o işe girişmesi hiçbir zaman söz konusu olamaz. Çünkü o Allah’ın kulu, yani kölesidir. Bir köle efendisinden bağımsız iş yapabilir mi hiç?

İşte bu nedenle Müslüman bir kul her hayırlı işine besmele ile başlar.

Peki, ne demektir besmele ile işe başlamak? Bir işe besmele ile başlamak demek; Allah’ı anarak, O’nu gündemde tutarak, O’nun adına iş yaptığını ve asla O’nun emrinden dışarı çıkmayacağını ilan ederek işe başlamak demektir. Bir insan bu amaçlara zıt davranarak iş yapıyorsa, o asla besmele çekmemiş demektir; her ne kadar dili o mübarek lafızları telaffuz etmiş olsa da…

Burada şunu kesin bir dille ifade etmeliyiz ki, hayatını Allah için yaşayacağına dair Rabbine söz vermiş bir Müslümanın besmele ile başlayamayacağı işlere girişmesi ve o işlerle hemhal olması katiyen düşünülemez. Mesela bir Müslüman, iş yerinde haram olan faizi, yalanı, insanları aldatmayı ve meşru olmayan ticaret usullerini uygulayamaz. Çünkü bu işlerin hepsi besmelenin mantığına ve muhtevasına terstir. O, besmeleye ters işler yapamayacağına göre, bu tür gayr-i meşru işlere girişmez. İşte, Müslüman olduğu anda, hoşnut olmayacağı işler yapmayacağına dair Rabbine söz verdiği için böylesi bir kulun her işi Allah’ın adı ile, Allah’ın adına ve Allah’ın rızası uyarınca olacaktır.

Unutmamalıyız ki, besmele çekilerek ve Allah adı anılarak başlanılan işlerin tamamı, sahibine er veya geç bereket ve hayır getirir. Buna mukabil besmelesiz girişilen işlerde hayrın ve bereketin olmayacağı muhakkaktır. Zira bir işe Allah karıştırılmıyor ve sanki O yokmuşçasına bir tavır sergileniyorsa, o iş bereketsizdir. Böylesi bir işte bereketin olmayacağı Rasûlullah’ın dili ile ifade edilmiştir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:

“Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla (yani besmeleyle) başlanmayan her önemli işin bereketi eksiktir.” (İbn Mâce, Ahmed)

Eğer sen de işlerinde İlahî bir bereketin tecelli etmesini istiyor ve Allah’ın, ticaretinde sana yardımcı olmasını arzuluyorsan mutlaka sabah dükkânını açarken besmele çek ve bu zikri asla ihmal etme. Unutma ki bu zikir, işine ve ticaretine ayrı bir bereket katacaktır.

Hadiste, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem tarafından hayırlı ve önemli her işte ‘bismillâhirrahmânirrahîm’ denilmesi tavsiye edilmiştir. Bu nedenle Müslüman bir tacir olarak senin, dükkânını açarken hadiste geçen şekil üzere ‘bismillâhirrahmânirrahîm’ demen en evlâ olanıdır. Âlimlerimizden bazıları, kimi hadisleri göz önüne alarak ‘bismillah’ denilmesinin de yeterli olacağını söylemişlerse de, ihtilaftan kaçınmak ve sünneti kâmil anlamıyla yerine getirmek için ‘bismillâhirrahmânirrahîm’ zikrini tam yapman en iyi olanıdır. Lakin buna rağmen sadece ‘bismillah’ demen de yeterlidir.

8- Dükkân Komşularının Hâl-Hatırlarını Sormayı İhmal Etme

Dükkânına geldiğin zaman etrafındaki komşularının veya çalışanlarının hal ve hatırlarını sormayı, onlara hayırlı işler temennisinde bulunmayı ihmal etmemelisin. Unutma ki bunun sana birçok müspet getirisi olacaktır. Ama bu getirilerin başında; senin onların kalplerini kazanman, iç âlemlerine bir tutam ülfet tohumu serpiştirmen ve İslam’ın güzelliğini, insancıllığını, sosyalitesini gönüllerine nakşetmen yer alacaktır. Onlar senin gibi güler yüzlü ve sosyal bir Müslüman tacir gördüklerinde: ‘Bu adam ne kadar da iyi! Ne hoş, ne güzel bir komşu!’ demekten kendilerini alıkoyamayacaklar ve sana olan itibarları, görüşlerine olan saygıları daha da artacaktır. Bu da davanın hüsn-i itibar kazanması açısından oldukça önemli bir meseledir.

Bilmen gerekir ki Müslüman bir şahsiyet, −bu gün bazı kardeşlerimizin dış dünyaya yansıttığı intibadaki gibi− somurtkan, itici, soğuk yüzlü, asık suratlı, insanların kendisinden nefret edeceği bir çehrenin sahibi olamaz! Bir Müslümanın böyle olamayacağının en büyük delili, biricik önderimiz Muhammed aleyhisselam’dır. O, gerek dış dünyaya ve kendisiyle karşılaşan insanlara bıraktığı hoş intibasıyla, gerekse mütebessim çehresi ve güzel sözleriyle her daim olumlu, pozitif ve canlı bir insan portresi çizmiştir. Bununla birlikte biz Müslümanların da böyle olmaları gerektiğini öğütlemiştir. Mesela bir hadisinde şöyle buyurur:

“Mümin, başkaları ile iyi geçinir, kendisi ile de iyi geçinilir. İyi geçinmeyen, kendisi ile de iyi geçinilmeyen kimsede hayır yoktur” (Tirmizî)

Bu hadisten anlıyoruz ki, Müslüman bir şahsiyet tüm insanlarla kolayca anlaşabilmeli, zahmetsiz ve külfetsiz bir şekilde onlarla uyuşabilmelidir. Müslümanın böyle olması hem kendi, hem de etrafındakiler için hayırdır.

Bir Müslümanın başkalarıyla iyi geçiniyor olabilmesi onun güzel ahlakından, yumuşak tabiatından, sakin yapısından ve varlığa olan bakış açısından kaynaklanır. Başkalarıyla iyi geçinemeyenlerin mayasında güzel ahlaktan, yumuşak huyluluktan ve varlığa düzgün bir bakış açısına sahip olmaktan mahrumiyet yatmaktadır. Her gün yüz yüze geldiği komşularına hal-hatır soramayacak kadar negatif bir yapıya, olumsuz bir tabiata sahip olan bir insanın; içlerinde Firavun gibi, Ebu Cehil gibi şahsiyetlerin de bulunacağı bir insanlığa davet götürmesi nasıl mümkün olabilir? Böylesine geniş gönüllü olmayanlar, sert tabiatlı kimselere davalarını nasıl sevdirebilir, nasıl kabul ettirebilirler? Eğer biz tevhid gibi büyük ve ağır bir daveti omuzlanmışsak, hoşumuza gitse de gitmese de insanoğluna hüsn-i muameleyi vazife bilmeli, onlarla iyi geçinmeyi kendimize görev addetmeliyiz. Aksi halde davamızı ‘bütün bir insanlığa’ ulaştırmamız asla söz konusu olmayacak, çağrımız belirli çevrelerle sınırlı kalacaktır.

Bazı kardeşlerimizin, etrafındaki komşularının İslam’dan uzak kimseler olmalarını gerekçe göstererek kendilerine sert davrandıkları, hatta selamı-sabahı bile kestikleri kulağımıza gelmektedir. Bu son derece yanlış bir tutumdur. Bir insan −müşrik bile olsa− kendisiyle komşu olmamız hasebiyle gözetmemiz gereken bir takım haklara sahiptir. Hal-hatır sormak, ziyaret etmek, pişirdiğimiz yemeklerden ikram etmek, kestiğimiz kurban etlerinden bir pay vermek, sıkıntılarımızdan emin olmalarını sağlamak ve ihtiyaçları olduğunda yardımcı olmak gibi şeyler bu haklardan bazılarıdır.

 Âlimlerimizin beyanına göre hakları yönünden komşularımız üç gruba ayrılırlar:

1- Üç hakka sahip olan komşularımız: Bunlar hem akraba, hem de Müslüman olan komşularımızdır. Bunların komşuluk, akrabalık ve Müslümanlıktan doğan ‘üç’ hakları bulunmaktadır.

2- İki hakka sahip olan komşularımız: Bunlar da akraba dışındaki “Müslüman” komşularımızdır. Bunların komşu olmaktan ve Müslümanlıktan kaynaklanan ‘iki’ çeşit hakları bulunmaktadır.

3- Bir hakka sahip olan komşularımız: Bunlar da akraba ve Müslüman olmayan Yahudi, Hıristiyan veya müşrik olan komşularımızdır. Bunlar sadece komşuluktan ileri gelen ‘bir’ hakka sahiptirler.

Dolayısıyla ‘komşuluk’ tabirine Müslümanı, hıristiyanı, yahudisi, kâfiri, müşriki, münafığı her tür insan dâhil olmaktadır; lakin her birinin kendisine özgü bir muamele şekli vardır. Komşumuzun Müslüman olmaması, bizim ona iyilik etmemize, hal-hatırını sormamıza veya güler yüz göstermemize engel değildir. Bunun tek bir istisnası vardır, o da komşumuzun İslam’a savaş açmış muharip bir kâfir olmasıdır. Bunun detayını Rabbimiz Mumtehine Sûresi’nde bizlere anlatmıştır. Rabbimiz şöyle buyurur:

“Allah, din konusunda sizinle savaşmamış ve sizi yurtlarınızdan çıkarmamış kimselere iyilik etmekten, onlara âdil davranmaktan sizi men etmez. Şüphesiz Allah, âdil davrananları sever. Allah ancak sizinle din konusunda savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için destek verenleri veli edinmekten sizi men eder. Kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (60/Mumtehine, 8, 9)

Ayetin orijinalinde yer alan “لَا يَنْهَاكُمُ اللَّهُ ... أَنْ تَبَرّوهُمْ / Allah, kendilerine iyilik etmenizden sizi men etmez” ifadesi gerçekten dikkate şâyandır; zira ‘el-birr’ kelimesi Arap dilinde, yapılacak iyiliğin en üst seviyeden yapılmasına kullanılır. Rabbimiz bu kelimeyi seçmekle bizlere adeta şu mesajı vermektedir:

“Ey kullarım! Eğer etrafınızdaki insanlar Müslümanlığınızdan dolayı size savaş açmış kimseler değillerse, onlara elinizden gelenin en iyisiyle muamele etmenizde, iyilik ve ihsanda bulunmanızda ve hüsn-i muamele ile davranmanızda sizin için bir günah yoktur. Size yasaklanan, Müslümanlığınızdan dolayı size düşman olanlara dostane bir şekilde yaklaşım sergilemeniz ve onları veli edinmenizdir.”

Bir Müslüman, kafir ve müşriklerle muamelesinde bu ayeti serlevha edinmeli ve onlarla olan bütün ilişkilerini bu ayet gereğince tayin etmelidir.

İşte, senin konu-komşunla olan ilişkilerinde bu ayeti esas alman ve akidenden dolayı sana düşman olmadıkları sürece onlara güzel muamele yapman gerekir.  Ama şayet komşun ideal bir Müslüman ise, o zaman Allah’a sonsuz hamd etmeyi ihmal etme! Ve ona güzel bir şekilde muamele ederek bu nimetin şükrünü eda et.

Ne diyelim, Allah tevhid ehli komşularının sayılarını artırsın.

9-Kıyafetlerini ve Dükkânını Temiz Tut

Temizlik imanın yarısıdır ve ancak imanının bihakkın farkında olan müminler temizliğe gerçek manada dikkat ederler. Bu din, geldiği ilk andan itibaren elbiselerimizi temiz tutmayı ve pisliklerin her türlüsünden uzak olmayı Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem üzerinden bizlere emretmiştir.

“Elbiseni tertemiz tut. Her türlü pislik ve kötülükten kaçın, uzak dur.” (74/Müddessir, 4, 5)

Allah, tüm mümin kullarını sever; ama gerek maddî, gerekse manevî her türlü kirden arınmayı isteyen kullarını ayrı bir sever.

“Şüphesiz Allah çok tövbe edenleri sever ve tertemiz olanları sever.” (2/Bakara, 222)

“İlk günden temeli takva üzerine kurulan mescid, içinde namaz kılmana elbette daha lâyıktır. Orada temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da tertemiz olanları sever.” (9/Tevbe, 108)

Allah’ın seni daha çok sevmesini istiyorsan temizliğin her türlüsüne dikkat etmelisin. Bu bağlamda vücudunu, elbiseni, ayakkabını, masanı, tezgâhını, kap-kacağını, tuvaletini, mutfağını… temiz tutmalısın. Asla insanların senin hakkında konuşmasına sebebiyet vermemelisin! Unutma ki sen, dilinle olduğu gibi bedeninle de insanları hak yola davet eden birisisin. Temiz bir akideye, temiz bir menhece ve temiz bir ahlaka sahipsin. Sakın ha gaflete düşüp de bu temizliğe halel getirecek, laf ettirecek bir davranışta bulunma!

Bu noktayı sakın ama sakın kulak ardı etme!

Bu gün bazı kardeşlerimizin iş yerlerine gittiğimizde etrafın dağınıklığından, masa ve tezgâhların düzensizliğinden ve özellikle de tuvalet gibi bir insanın ne kadar temiz olduğunu tam manasıyla deşifre eden mekânlarının pisliğinden dolayı son derece rahatsız olmaktayız. Biz bile bu durumdan rahatsızlık duyuyor ve bunu kardeşimize yakıştıramıyorsak, bizleri alıcı gözle değerlendiren yabancı insanların rahatsızlık duyması ve bunu bizlere yakıştıramaması çok daha normal değil midir?

Daha geçen gün bir kardeşimizin dükkânını −iş gereği− ziyarete gitmiştim. Lavabo ihtiyacım oldu ve tuvalete girdim. Yeminle söylüyorum ki, bir dakika durmaya tahammül edemedim. İçimden: ‘Ya bu nasıl bir Müslüman! Bu adam hiç mi bu tuvalete girmez! Hiç mi buraları temizleme ihtiyacı hissetmez!’ diye geçirdim. Bu manzaraya ben değil de, şirk ehli olan birisi şahit olsa –ki muhakkak oluyordur– benim o Müslüman hakkında düşündüklerimi düşünmez mi?

Umuma açık tuvaletlere girdiğimizde gördüğümüz manzaralar, bu halkın ne kadar nezafetten ve temizlikten uzak olduğunu net bir biçimde ortaya koyuyor. Bu durumu bir noktaya kadar anlamamız mümkündür; zira bu halk şirkten temizlenmemiş ki necasetten, kötü kokulardan, pis manzaralardan temizlensin! Ama aynı manzarayı tevhidi bilen Müslümanların, dinî hassasiyeti olan kardeşlerimizin ev veya iş yerlerinde de görünce gerçekten çok üzülüyor, ne diyeceğimizi bilemiyoruz.

Bu nedenle ne olur tuvaletini temiz tut. Kötü kokuları yok etmek için günde bir kere de olsa orayı çamaşır suyu ile temizlemeye çalış! Unutma ki bir insanın ne kadar temiz olduğu, ziyaretçilerinin ağırlandığı ‘misafir odasından’ değil, her gün kullanmak durumunda olduğu ‘tuvaletinden’ belli olur! Ve notlandırmalar buralar üzerinden yapılır!

Sen, sadece tuvaletini temiz tutmakla kalma, etrafını da temiz tutmaya gayret et. Özellikle de dükkânına ve dükkânın üzerinden sana not verilecek yerleri daha özenle temizle. Bu, müşterilerinin gözünde seni de, senin kimliğini de yükseltecek, onların sana bakış açılarını oldukça etkileyecektir.

Bununla birlikte ağzının ve koltuk altının kokmamasına da özen göster. Bunun için ilave tedbirler al. Özellikle gömlek gibi naylon oranı yüksek olan kıyafetler giydiğinde koltuk altının terleme oranı daha çok olacağı için daha dikkatli olmalısın. Bunlara dikkat etmezsen, etrafındaki insanların rahatsız olmasına ve neticede senden tiksinmesine sebebiyet verirsin. Ben burada pratik birkaç alternatif sunarak sana yardımcı olmaya çalışayım: Eğer mümkünse koltuk altını hafif köpüklü su ile yıka. Şayet bunu yapamıyorsan en azından ıslak mendil kullan ve onunla sil. Göreceksin, bunun kokuları gidermede sana büyük faydası olacak. Eğer bunlardan hiçbirini yapma imkanın yoksa, bu durumda yanında hoş kokulu bir esans bulundur ve insanlarla muhatap olacağında onu sürün. Bu da karşı tarafın rahatsız olmasını engelleyen hususlardan birisidir.

Bunlar gün içerisinde alabileceğin pratik birkaç tedbirdir.

Bunları yapmanın, ticaretinin artması ve İslamî misyonunun korunması açısından oldukça önemli yeri vardır. Eğer kaliteli bir esnaf ve güzel bir davetçi olmak istiyorsan, mutlaka bunlara dikkat etmelisin.

Şunu da hiçbir zaman aklından çıkarma ki, gerek ticaretinde, gerek davetinde bir insanı etkin altına alabilmen ve kendini ona sevdirebilmen için iki şeyin çok büyük önemi vardır:

1- Vizyon,

2- Ambiyans.

Vizyon, senin karşı tarafa izhar ettiğin görünümün; ambiyans ise, karşı tarafı ağırladığın ortamındır.

Eğer bu iki şey de olumlu ve güzel olursa, karşı taraftaki insanın etkilenmemesi mümkün değildir. Eğer güzel ve itibarlı bir esnaf veya kaliteli bir davetçi olmak istiyorsan her iki şeyi de bir arada bulundurman, insanları vizyonun ve ambiyansınla etkin altına alman gerekmektedir. Ama pasaklı bir görünüm ve dağınık bir ortamla insanların karşısına çıkarsan, bu durumda sana ve ticaretine değer vermelerini, sözünü dinlemelerini, şahsına saygı duymalarını beklememelisin.

10- Dükkânında Müslümanlığına Halel Getirecek Şeyleri Bulundurma!

Çarşı-pazara çıktığımız zaman bazı kardeşlerimizin dükkân camlarında, kapı girişlerinde, tezgâhlarında veya dükkân içerisindeki farklı mekânlarda İslam’a uygun olmayan resimler, figürler, reklamlar, broşürler, gazete veya dergiler görebiliyoruz. Bu, öncelikle o kardeşlerimizin bu konudaki zaafını ve hassasiyetlerinin azlığını gösterir. İkinci olarak, cahiliye toplumunun zihninde yer etmiş olan ‘bu tür şeylerin daha çok satışa sebep olduğu’ yanılgısına kardeşimizin de kapılmış olabileceğini ihsas eder. Her iki durumda, bir Müslüman için sakıncalıdır ve ısrarla sakınmayı gereken durumlardandır. Özellikle davetiyle ön plana çıkmış Müslüman bir esnafın, bu tür şeylerden alabildiğine uzak durması elzemdir.

Sen, sen ol ve sakın ha bu tür günah vasıtalarını dükkânında bulundurma. Alabildiğine onlardan sakın! Ve bil ki, helal ve temiz bir rızka masiyetle değil, ancak takva ile erişilir.

“Ey İnsanlar! Yeryüzündeki şeyleri helal ve temiz olarak yiyin ve şeytanın adımlarına tabi olmayın; zira o sizin için apaçık bir düşmandır.” (2/Bakara, 168)

“Ey iman edenler! Eğer siz ancak Allah’a kulluk ediyorsanız, size verdiğimiz rızıkların temizlerinden yiyin ve Allah’a şükredin.” (2/Bakara, 172)

İçerisine haram veya haram şüphesi bulaşan bir rızık asla ‘temiz’ değildir. Eğer biz Rabbimizin bu ayetleriyle amel etmek istiyorsak, öncelikle içerisinde haram bulantısı olan veya şüphe barındıran şeyleri terk etmeliyiz. Ta ki bu sayede helal ve temiz rızık elde edenlerden olmuş olalım.

Özellikle telefonculuk yapan kardeşlerimizin bu hususa çok dikkat etmesi gerekmektedir. Çünkü GSM operatörleri genellikle reklamlarını kadın aracılığı ile topluma aksettirmektedirler. Elinde telefon olan veya telefonla kahkahalar eşliğinde konuşan bir kadın resmini afiş haline getirip, bunu hat ya da kontör satan dükkânlara astırıyor ve bu şekilde insanların kendi operatörlerine geçmelerini amaçlıyorlar. Maalesef bunu da −farkında olsunlar veya olmasınlar− kardeşlerimizin eliyle yapıyorlar. Tüm kardeşlerimiz bu ithama muhatap değildir elbette; ama şahit olduklarımız bu nasihatimize o kardeşlerimizi de dâhil etmemiz için yeterlidir.

Bir seferinde kardeşlerden birisinin dükkânında bir Müslümanla tanışmıştım. Halı yıkama işi yaptığını söyledi. Derken laf lafı açtı ve −konumumuzdan olsa gerek− bize bir takım sorular yöneltti. Baktım ki soruları, beni de, kendisini de aşacak düzeyde. Dilim döndüğünce nasihat ettim ve bu tür konulara girmemesi gerektiğini öğütledim. Ama ne fayda! Arkadaş adeta mangalda kül bırakmıyor ve hayırla bildiğimiz tüm ilim ehli kardeşlerimizi bir çırpıda tekfir ediyor!

Daha sonra oradan ayrılmaya karar verdim. Giderken elime bir kartvizit tutuşturdu ve bu meseleleri tartışmak (!) için dükkânına gelebileceğimi, orada daha etraflı konuşabileceğimizi söyledi. Kartviziti elime aldım, bir de ne göreyim! Kartta halı yıkayan, kilim süpüren ve bilumum temizlik yapan son derece açık, müstehçen ve albenisi yüksek kadınlar var!

Böylesi manken tipli kadınların temizlik yaptıkları görülmüş müdür bilmem ama, benim gördüklerim gerçekti ve ümmetin en hayırlı insanlarını cahilce tekfir eden bir Müslüman (!) kartına reklam için bu kadınları koydurmuştu!

Subhanallah!

Şimdi ne demeliydi bu adama?

Hiç beklemediğim bir şeyle karşı karşıya kalmanın verdiği şaşkınlıkla bir anda inanın şok geçirdim ve hemen kartviziti kendisine vererek ‘Allah’tan korkmasını’ söyledim.

Utandı ve daha dikkatli olacağını söyledi.

Keşke ilim ehli kardeşlerimizi ilimsizce tekfir etme hatasından da utanıp dönseydi!

İnşâallah bu yazıyı kaleme aldığımda hem kadınları reklam etme, hem de ümmetin hayırlı insanlarını ilimsizce tekfir etme hatasından da dönmüştür. Rabbim bizi de onu da ıslah etsin.

Bu anlattığım, ibret almamız ve dikkatli olmamız için sadece bir örnek. Bunun gibi sizin de şahit olduğunuz nice örnekler vardır. Allah bu tür kardeşlerimize firaset versin ve bir an önce hem kendilerine, hem de davalarına zarar veren bu tür hatalarından dönmeyi nasip etsin.

Yine bu tür yanlışları özellikle bazı meslek dallarında daha yoğunlukla görüyoruz. Mesela bazı eczaneci arkadaşların dükkânlarında ‘sus!’ işareti yapan ve hemen hepimizin çocukluktan bildiği o meşhur hemşire kadının resmi var.

Bazı gözlükçü arkadaşların dükkânlarında belirli markaların gözlüklerini reklam eden gözlük takmış manken kadınların resimleri var.

Bazı marketçi arkadaşların dükkânlarında kola içen veya bazı içecekleri ağzına götürerek poz veren kadınların resimleri var.

Fotoğrafçılık yapan kimi arkadaşların dükkânlarında da onlarca kadının resmini görmek mümkün.

Misalleri çoğaltabiliriz…

Tüm bunlar son derece yanlıştır ve bir Müslümanın alabildiğine bunlardan uzak durması gerekmektedir. Bu tür reklam, afiş, kartvizit ya da resimlerin hem davamıza, hem de rızkımızın bereketlenmesine getirdiği zararlar anlatmakla bitmez. Siz de çoğu kez insanların şöyle dediğini duymuşsunuzdur:

‘Eğer o, adam olsaydı önce şu kadınların resimlerini dükkânından çıkarırdı!’

Veya şöyle dediklerini:

‘Eğer o, anlattığı gibi olsaydı önce şu haramlardan vazgeçerdi!’

İnsanların ağzına bu tür lafları pelesenk ettirmemeli ve ne yapıp-ettiğimize azami derecede dikkat etmeliyiz.

Burada son olarak bir şeye daha temas ederek yazımızı noktalamak istiyoruz: Bir Müslüman, bu tür haram olan şeyleri dükkânına koyduğunda yahut bu tür şeylere tevessül ederek rızık peşinde koşturduğunda bundan bir kaç olumsuz netice tevellüt eder:

1- Öncelikle bu, kesinlikle rızkının bereketlenmesine mani olur. Her ne kadar bu tür reklamlar sayesinde satışları artsa da ‘bereket’ değimiz şey onun dükkânından kuş gibi uçar gider.

2- Haram olan şeyleri teşhir ettiği için günaha düşmüş olur.

3- Başkalarının da harama düşmesine sebebiyet verdiği için onların günahlarından kendisine yüklenilir.

4- İnsanlar arasında hayâsızlığın yayılma suçuna ortak olmuş olur.

Bu sayılanların hepsi kötü olmakla birlikte, son maddede yer alan tehdit gerçekten de çok ürpertici ve çok korku vericidir. İnsanlar arasında hayâsız işlerin ve ahlak dışı uygulamaların yayılmasını isteyen veya −istemese bile− bu tür işlere şer‘î bir zorlama olmaksızın aracılık edenler, âlemlerin Rabbi tarafından çok büyük bir tehdit ile tehdit edilmişlerdir. Şimdi gelin, şu ayete dikkatle bir kulak verelim. Bakın Rabbimiz ne buyuruyor:

“Doğrusu, iman edenler arasından hayâsızlığın yayılmasını sevenler var ya, işte onlara dünya ve ahirette can yakıcı bir azap vardır. Allah bilir, siz ise bilmezsiniz.” (24/Nûr, 19)

Bu tür günahları teşhir edenlerin dönüp tekrar tekrar bu tehdidi okumaları ve üzerinde gerektiği şekilde kafa yormaları gerekmektedir. Eğer buna muhatap olmak istemiyorlarsa, bir an önce bu işten vazgeçmelidirler.

***

Değerli tâcir kardeşim, bu ayki yazımızda söylemek ve hatırlatmak istediğimiz şeyler bunlar. Nasihatlerimizin geri kalan kısmını inşâallah diğer yazımıza bırakıyor ve seni Allah’a emanet ediyoruz. Yüce Allah yazdıklarımızdan önce bizleri, sonra da sen değerli tacir kardeşimizi faydalandırsın.

Bir sonraki yazımızda buluşmak dileğiyle, fî emânillâh…

Okunma Sayısı:613