“Biz bu misalleri insanlara anlatıyoruz; ama onları, ilim sahiplerinden başkası düşünüp anlamaz.” (Ankebut, 43)

TİCARET EHLİ MÜSLÜMANLARA NASİHATLER -7-


بسم الله الرحمن الرحيم

Rahmân ve Rahîm Olan Allah’ın Adıyla…

Değerli tacir kardeşim, bir önceki yazımızda ticarette ‘dürüstlüğün’ ve ‘doğru sözlülüğün’ önemini anlatmış ve ehemmiyetine binaen sözü biraz uzun tutmuştuk. Bu yazımızda ise yine o konular kadar önemli olan bir başlığı ele alacak, ardından benzeri konularla sana nasihatlerimize devam edeceğiz inşâallah.

***

16- Ticaretinde Sözlerini Yerine Getir

Sözde durmak ve insanlara verilen ahitlere riayet etmek, müminlerin en belirgin vasıflarındandır. Müminler ister kendi inançlarından olsun, ister olmasın her türlü insana karşı bu sorumluluğu yerine getirir ve tüm Allah kullarının karşısına ‘ahde vefa’ kimliğiyle çıkarlar. Şu kâfirdir, bu Müslümandır şeklinde bir ayırımla asla ahde vefa kriterini çiğnemez, bu konuda herkese karşı eşit mesafede olunacağının bilinciyle hareket ederler.

Ahde riayet etmek ve sözde durmak, sosyal hayatın düzen içerisinde devam edebilmesi açısından çok önemlidir. Bu nedenledir ki Rabbimiz, bu ahlak ilkesini biz müminlere farz kılmış ve kitabının müteaddit yerlerinde emrivaki bir üslupla bunu bizlerden talep etmiştir. Rabbimiz şöyle buyurur:

“Rüştüne erişinceye kadar yetimin malına ancak en güzel şekilde yaklaşın ve verdiğiniz sözü yerine getirin; zira verilen söz hesaba çekilecektir.” (17/İsra, 34)

“Ey iman edenler! Akidleri(n gereğini) yerine getiriniz!” (5/Maide, 1)

Görüleceği üzere bu ayetler, ahde vefayı ve verilen söze riayeti emreden bir üslupla gelmiştir. Kur’ân ve Sünnette yer alan emir kalıplarının, aksi bir delil olmadığı sürece farziyyet ifade edeceği, fıkıh usûlüne dair birazcık malumatı olan herkesin bildiği bir husustur. Buna göre verilen sözü tutmak ve ahde vefa göstermek Allah’ın farzlarından bir farzdır. Aksine hareket etmek haramdır. Allah’ın bu emrine muhalefet edenler; tıpkı oruç tutmayan, zekât vermeyen ve hacca gitmeyen kimseler gibidirler.

Bu, işin hüküm yönü…

Bu konunun bir de övgü yönü var. Şöyle ki: Allah subhânehu ve teâlâ, Kitabı’nın muhtelif yerlerinde bu emri yerine getirerek sözde durmayı kendilerine prensip edinen kullarını övmüş ve cennetin en üst makamı olan ‘Firdevs’e, onların varis olacağını bildirmiştir. Rabbimiz şöyle buyurur:

(O iyilik sahibi kullar) söz verdiklerinde sözlerini yerine getirenlerdir…” (2/Bakara, 177)

“…O müminler, emanetlerine ve verdikleri söze riayet edenlerdir.” (70/Mearic, 32)

“…O müminler, emanetlerini ve verdikleri sözü yerine getirenlerdir...” “…İşte, Firdevs cennetine varis olacak olanlar bunlardır ve onlar orada ebedi kalacaklardır.” (23/Mu’minûn, 8 ve 10)

Firdevs; dünya kuruldu kurulalı şu küre-i arzda hayat süren her mümin gönlün iştiyakla arzuladığı eşsiz mekânın adıdır. Oranın kadr-u kıymetini bilenler, oraya ulaşabilmek için nice mallar, nice canlar feda etmişler; nice yardan, nice yârenden vazgeçmişlerdir. Tüm bu zorluklara sırf o benzersiz yurda ulaşabilmek için katlanmışlardır. Sen de Müslüman bir tacir olarak oraya gitmek istemez misin?

Eğer −Mu’münûn Sûresinde anlatılan diğer şartlarla birlikte− akitlerine, sözlerine ve anlaşmalarına gereği gibi riayet ederek bu şartın hakkını verirsen, o zaman o kutlu mekâna ulaşman umulur. Unutmamak gerekir ki Allah, kullarından dilediğine yolu kısaltır, dilediklerine kolaylaştırır. Bu nedenle Allah’tan bize ve size o kutlu mekânın yolunu kolaylaştırmasını isteriz. (Allahume âmîn)

Sözde durmak ve ahde vefa göstermek âhir zaman insanlarının hakkıyla yerine getiremediği bir olgu haline gelmiştir. Müslümanlar bile artık neredeyse sözünde durmayan insanlar olarak toplum içerisinde tanınmaya başlamış, bu kötü vasıfla bilinir olmuşlardır.

Subhanallah!

Nasıl olur da insanlığa Allah’ın mesajını iletmeye talip olan kimseler, Allah’ın en önemli farzlarından birisini çiğner, en önemli ahlak ilkelerinden olan bir kurala muhalefet ederler! Bu gerçekten de izahı olmayan bir husustur. Bir Müslüman ‘ben Müslümaım’ dediği andan itibaren kendisini ıslah etmeli ve bu tür ahlakın olmazsa olmazı diyebileceğimiz konularda azami derecede titizlik göstermelidir. Aksi halde ne davasında, ne ticaretinde, ne de sosyal hayatın diğer yönlerinde bir bereket bulabilir. Hayatı bin bir olumsuzlukla sürer gider. Bunun da sonu elbette ki hüsran olur.

Oysa hayatının her alanında kendisine tâbi olmakla şeref duyduğumuz rehberimiz Muhammed aleyhisselam, asla sözünde durmamak ve ahde vefa göstermemek gibi bir vasıfla tanınmamıştır. Aksine söze riayete o kadar önem vermiş, o kadar önem vermiştir ki, artık bu haslet O’nun nezih hayatında hiçbir zaman muhalefet etmediği ve hayatının her karesinde muhakkak riayet ettiği bir ‘ahlak ilkesi’ haline dönüşmüştür. Sadece İslam döneminde değil, cahiliye döneminde de bu ahlakından ödün vermemiş, insanlarla muamelelerinde bu ilke gereğince hareket etmiştir. Şu rivayet bunun en açık örneklerindendir:

Abdullah b. Ebî’l-Hamsâ anlatır:

“Ben, Rasûlullah’a peygamberlik gelmeden önce kendisiyle bir alış-veriş yapmıştım. Benden biraz alacağı kalmıştı. Alışveriş yaptığımız o yerde borcumu vereceğime dair kendisine söz verdim; fakat farkında olmadan verdiğim sözü unuttum. Tam üç gün sonra sözümü hatırladım ve hemen oraya gittim. Birde baktım ki, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hâlâ aynı yerde bekliyor! Bana:

Delikanlı, bana zahmet verdin. Tam üç gündür burada seni bekliyorum, dedi.” (Ebu Davûd)

Hiç düşündük mü, İslam gelmeden önce böylesine hassas olan bir peygamber, acaba İslam geldikten sonra nasıl davranmıştır?

Elbette ki İslam geldikten sonra daha da hassaslaşmış ve kâfir bile olsa, hatta can düşmanı bile olsa, insanlardan hiçbirisine verdiği sözden caymamıştır. Bu suretle de, aleyhine olan konularda bile sözlerini tutarak bu ahlak ilkesine nasıl riayet edilmesi gerektiğini fiilî olarak biz ümmetine göstermiştir.

Şu zikredeceğimiz örnekler bunun en açık delillerindendir. Bir Müslüman, bunları dikkatle tahlil ederek insanlara söz verdiğinde düşman bile olsa ona nasıl riayet etmesi gerektiğini Peygamberinden öğrenmelidir.

Şimdi Allah için şu örnekleri dikkat kesilerek, anlayarak ve tefekkür ederek okuyalım:

a) Rasûlullah’ın sallallahu aleyhi ve sellem Hudeybiye Antlaşması’ndaki Tutumu

 Hudeybiye Barış Antlaşması, tüm zorlukları ve zahirî planda taviz gibi görünen maddelerine rağmen Allah’ın ‘fetih’ olarak adlandırdığı bir antlaşmadır. O kabulü çok zor olan şartlarında bile Efendimiz aleyhisselam asla sözünde durmazlık etmemiş ve tıpkı Müslümanlara söz verip yerine getirdiği gibi, Allah düşmanlarına da söz verip yerine getirmiştir.

Şimdi gelin, bu antlaşma bentleri içerisinde Müslümanlara kabulü en zor olan şartı bir hatırlayalım: Hani Efendimiz aleyhisselam, bu maddeler içerisinde yer alan ‘Müslümanları kâfirlere teslim etme’ şartına tamam demişti de, orada bulunan sahabîler, ilk etapta işin mahiyetini kavrayamadıkları için itiraz etmiş ve ‘nasıl olur da böylesi bir şarta riayet ederiz!’ diyerek tepki göstermişlerdi. Daha sonra Efendimiz, şartlar ne olursa olsun verdiği sözden dönmeyeceğini kesin bir dille ifade edince, sahabîler sukut etmiş ve zoraki de olsa olayı kabullenmişlerdi. Lakin kısa bir süre sonra sözde durmanın getirdiği bereket meyvesini verince, işin hakikati anlaşılmış ve tüm zorluğuna rağmen bu şarta riayet, bir fetih olarak Müslümanlara geri dönmüştü.

Olay şu şekilde cereyan etmişti:

Mekke’den Müslüman olup Medine’ye gelen kimseler, Mekkelilerin geri istemesi durumunda Kureyş’e iade edileceklerdi. Müşrikler böyle bir şart koşmuşlar ve riayet edeceğine dair Efendimizden ahid almışlardı. İşte tam bu şart kaleme alındığı sırada, bizzat anlaşmayı yapan Süheyl b. Amr’ın oğlu Ebu Cendel radıyallahu anh, ayaklarında zincirler olduğu halde Müslümanların yanına gelmişti. Mekke’deki esaretten kaçtığı için ayaklarındaki prangalar hâlâ duruyordu. Onlar bu anlaşmayı imzalayacaklarında o kutlu sahabî Rasûlullah’dan sallallahu aleyhi ve sellem yardım talep etti. Bütün Müslümanlar bu acıklı manzara karşısında çok üzülmüşler ve Ebu Cendel’i müşriklere geri vermek istememişlerdi.

Ama Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ne yaptı? Duygusallığı bir tarafa koyarak vakıanın gerektirdiği şeyle amel etti ve tam bir kararlılık içerisinde Ebu Cendel’e:

Ebu Cendel! Sabret bakalım! Biz bu insanlara bir söz verdik ve biz, asla sözümüzden dönemeyiz. Allah Teâlâ en kısa zamanda sana bir yol gösterecektir, diyerek müşriklere verdiği sözden dönmedi.

 

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem en azılı düşmanları olmalarına rağmen Kureyşlilere verdiği sözü tutmuş ve uzun olmayan bir müddet sonra bunun bereketini âşikar bir şekilde müşahede etmişti.

Bu olaydan bizlerin şu gerçeği ders olarak çıkarması gerekmektedir: Düşman bile olsa insanlara verdiğimiz sözden dönmemeliyiz. Şartlar ne olursa olsun ahdimize riayet etmeliyiz. Bu hassasiyetimiz, kısa sürede olmasa da uzun vadede bizlere mutlaka hayır ve bereket getirecektir. Tıpkı Efendimize feth-i mubin bereketini getirdiği gibi…

 b) Rasûlullah’ın sallallahu aleyhi ve sellem Can Düşmanı Safvân b. Ümeyye’ye Verdiği Emana Riayet Etmesi

Mekke’nin en azgın tağutlarından birisi olan Ümeyye b. Halef’in oğlu Safvân radıyallahu anh, Müslüman olmadan önce en şiddetli İslâm ve Peygamber düşmanlarındandı. Öylesine düşmandı ki, birçok müşriğin kabilesinin desteğini almadan niyet dahi edemediği ‘Rasûlullah’a  susikast’ fikrine kendi kendine sahip olmuş ve arkadaşı Umeyr b. Vehb aracılığıyla bu fikrini icraata koymuştu. Lakin Allah, elçisini korumuş ve Umeyr b. Vehb’in kalbine İslam’ı yerleştirerek, öldürmeye geldiği Rasulünün eliyle ona hidayet nasip etmişti. İşte böylesine azılı bir din düşmanıydı Safvân b. Ümeyye… Allah dinini yüceltip Mekke’ye hâkim kılınca, artık Safvan gibi inatçı ve kindar kâfirlerin Beyt-i Haram civarında yaşama imkânı sona ermiş ve mecburen şehri terk etmek durumunda kalmışlardı. Safvan da Mekke’yi terk edip yola koyulanlardandı. Yemen’e gitme düşüncesiyle Cidde’ye kaçmıştı. Onun cahiliyedeki en sadık arkadaşlarından birisi olan Umeyr b. Vehb radıyallahu anh, Safvan’ın Müslüman olmasını çok arzuluyordu. Lakin işlediği cürümlerin buna engel olduğunu düşünüyor ve bir eman verilirse Rasulullah’a gelerek tevbe edeceğini umuyordu.

Umeyr radıyallahu anh konuyu Rasûlullah’a açtı. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem mübarek sarığını ona verdi ve:

Bu, Safvân’ın güvende olduğuna işarettir, buyurdu.

Umeyr radıyallahu anh, Peygamberimizin mübarek sarığını alarak doğru Safvân’ın yanına gitti ve:

Artık kaçmana gerek yok. Sana güvence verilmiştir, dedi.

Peygamberimizin, düşmanlarına bile verdiği sözden asla caymayacağını bilen Safvân b. Ümeyye, hemen O’na doğru yola çıktı. Mübarek huzuruna geldiğinde, emanını teyit ettirmek için:

Bana güvence verdiniz, değil mi? diye sordu.

Rasûlullah da sallallahu aleyhi ve sellem, aradaki tüm düşmanlık, nefret ve kini bir tarafa koyarak:

Evet, doğrudur. Ben sana güvence verdim, sarığımı da bunun nişanesi kıldım, buyurdu ve önceleri kendisini öldürmeye azmettirmiş olmasına rağmen dokunmayacağına söz verdiği için Safvan’a bir şey yapmadı. Bu fırsatı değerlendiren Safvan da Müslüman oldu ve ömrünün geri kalan kısmında İslam’a ve Müslümanlara hayırlı hizmetlerde bulundu. (Bkz. Sîretu İbn-i Hişâm, Safvan b. Ümeyye’ye Eman Bahsi)

Bu olay da, düşman bile olsa insanlara verilen söze mutlaka riayet edilmesi gerektiğini ortaya koyan delillerdendir. Sen, seni öldürmek için bin bir türlü entrika çeviren kâfirlere bile verdiğin söze riayet ettiğinde, bu, zamanla onların kalplerini İslam’a ısındıracak ve neticesinde kârla sana dönecektir. İşte bu olay, bunun en güzel delillerindendir.

c) Rasûlullah’ın sallallahu aleyhi ve sellem, Huzeyfe b. Yeman’ın Müşriklere Verdiği Sözde Durmasını İstemesi

Huzeyfe b. Yeman’ın radıyallahu anh yaşadığı şu ilginç hadise de, Rasûlullah’ın sallallahu aleyhi ve sellem müşrik bile olsa insanlara verdiği söze hakkıyla riayet ettiğinin açık bir göstergesidir. Huzeyfe radıyallahu anh anlatır:

“Bedir’de bulunmaktan beni engelleyen hiç bir şey yoktu. Şu kadar var ki ben, babam Huseyl[1] ile beraber yola çıkmıştım. Derken Kureyş kâfirleri bizi yakaladılar ve:

Siz muhakkak Muhammed’in yanına gitmek istiyorsunuz! dediler.

Biz:

Hayır! Onun yanına gitmek istemiyoruz; biz ancak Medine’ye gitme niyetindeyiz, dedik.

Bunun üzerine bizden mutlaka Medine’ye gideceğimize ve onlara karşı savaşmayacağımıza dair Allah adına kesin söz aldılar.

Sonra Rasûlullah’a sallallahu aleyhi ve sellem gelerek bu haberi kendisine ilettik. Bunun üzerine O:

Haydi gidin! Biz onlara verdiğimiz sözü tutacağız. Onları yenebilmek için ise Allah’tan yardım dileriz, buyurdular.” (Müslim)

Bu olay da, tüm zorluklara rağmen verilen söze riayetin Efendimiz’in nazarında ne kadar önemli olduğunu ortaya koyması bakımından çok önemlidir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem savaş halinde bile verdiği veya Müslümanlar tarafından verildiğini bildiği bir sözden asla caymamış, ‘Bunlar nasıl olsa müşriktir ve bizimle savaşmaktadır’ diyerek asla sözünü yememiştir. Bu da düşünen insanlar için çok şeyler anlatmaktadır.

İşte kardeşim, tüm bu anlatılanlar ve anlatamadığımız benzer mahiyetteki nice olaylar, Efendimizin ne kadar hassasiyetle sözünde durduğunun ve kâfir bile olsalar insanlara bir ahitte bulunduğunda mutlaka ona riayet ettiğinin bir delilidir. Onu sevdiğini ve her konuda O’nun peşinden gittiğini iddia eden biz Müslümanların da, bu ahlakla ahlaklanması ve insanlara verdiğimiz sözde titizlikle durarak O’nun örnekliliğini yirmi birinci yüzyıla taşıması gerekmektedir.

Bir tacir olarak senin buna diğer Müslümanlardan daha fazla riayet etmen gerekir; çünkü sen yaptığın iş ile toplumun nabzını tutmakta ve biz muvahhidleri temsil etmektesin. İnsanlar seninle ve senin ticaretinle bizleri değerlendirmekte, ahlakına bakarak hakkımızda hüküm vermektedirler. Bu nedenle normal Müslümanlar bir dikkat ediyorsa, sen bin dikkat etmelisin ki, temsiliyetinin hakkını verebilesin.

‘Sözde durma meselesi’ hayatın her alanı için gerçekten çok önemli bir meseledir. Bu gün insanların gerek ticaretlerinde, gerek sosyal hayatlarında, gerekse İslamî çalışmalarında istenilen seviyede ilerleyememelerinin veya bu alanlarda bereket elde edememelerinin en büyük sebeplerinden birisi, hiç şüphesiz ki bu üstün ahlak ilkesine gereği gibi riayet edememeleridir.

Sözde durmanın önemi ticarette daha çok açığa çıkar. Çünkü ticaret toplumun nabzıdır. Her insanın az veya çok mutlaka uğraştığı ya da muhatap kaldığı bir durumdur. Bu nedenle ticarette söz verip, bu söze riayet etmek çok önemlidir.

Sen Müslüman bir tacir olarak bir malı alacağında, satacağında veya parasını ödeyeceğinde mutlaka verdiğin söze riayet etmeye çalış. Bir lahza olsun sözünü geciktirme. Zarar edeceğini bilsen bile ahdini yeme. Unutma ki bu sana dünyada olmasa da, âhirette mutlaka kazandıracaktır. Ki dünyada kazandıracağı da şer‘î nassların delaleti ve tecrübe ile sabittir.

Ve yine sen, eğer şu saatte geleceğim dediysen, bir dakika bile geciktirmeden o saatte gelmeye bak. Şayet gecikmekten korkuyorsan o zaman asla net dakika sözü verme. ‘Şu dakika ile şu dakika arası gelebilirim’ diyerek birazcık toleranslı söz ver. Bu, hem senin için hem de karşı taraf için en hayırlı olanıdır. Bilindiği üzere bazı şehirlerdeki trafiğin veya hayatın yoğunluğu insanların ekstradan zamanını almaktadır. Şu saatte yaparım dediğin bir şeyi, trafikteki veya hayat içerisindeki bir aksilik nedeniyle yapmakta zorlanmakta ve kimi zamanda sözünde duramamaktasın. Bu nedenle söz vermede birazcık toleranslı ol ki, mahcup olup yalancı çıkmayasın.

Ticaretle uğraşan kardeşlerimizin bazılarının maalesef ve maalesef sözlerine riayette problemi var. Bu, kabul etsek de etmesek de böyle. Müslüman tacirler, nasıl olsa arkadaşız diyerek özellikle tanıdıklarına verdikleri sözü yemekteler. Oysa verilen söz tanıdık da olsak, arkadaş da olsak, kardeş de olsak muhakkak sorumluluğu gerektirir ve Allah katında hesaba çekilecektir. ‘Siz arkadaştınız’ denilerek bir kayırma yapılmayacak, adaletin gereği neyse onunla muamelede bulunulacaktır. Bu nedenle yakınlarına verdiğin sözlere riayette sakın ha gevşek davranma.

Ahir zamanda yaşadığımız için bu dönemde vakitler birbirine ulanmış durumdadır. Zamanın bereketi neredeyse yok gibidir. Bu nedenle özellikle bazı sektörlerdeki işler birbirine çok sıkışmakta, bu alanlarda iş yapan kardeşlerimiz aldıkları fazla işler ve vaktin buna el vermemesi gibi nedenlerle hep mahcup olacak bir pozisyona düşmektedirler. Mesela telefon tamiri sektörü buna örnek verilebilir. Dükkân sahibi kimse yaşadığımız kapitalist ticarî baskı gereği olsa gerek gelen her müşterinin telefonunu alma zorunluluğu hissetmekte ve müşteri kaçıp başka dükkânlara gitmesin diye de tamir süresini kısa bir vadeye sıkıştırmaktadır. Örneğin iki günde teslim edebileceği bir işi, bir günde hallolur diyerek kabul etmektedir. Bu da hem iş sahibi hem de müşteri açısından ciddi sıkıntılara kapı aralamaktadır. İş sahibi yalancı ve sözünde durmayan bir adam konumuna düşmekte, müşteri de nasıl olsa bir günde işim olacak ümidiyle işlerini ona göre ayarladığı için hayal kırıklığına uğramaktadır. Bu şekilde her iki taraf da zarar görmektedir. Müşterinin zora düşmesini bir tarafa koyalım; bir tacirin yalancı ve sözünde durmayan bir adam pozisyonuna düşmesi, azıcık iman ve hayâ duygusu olan bir kimse için kabul edilebilecek bir husus değildir. İşte bu nedenle sen tacir kardeşim, ancak ve ancak yapabileceğin kadar iş al ve aldığın işleri mutlaka zamanında teslim etmeye gayret et. Bu durumda göreceksin ki, bu senin için her yönüyle müthiş bir bereket getirecektir.

Bir nebze de olsa dikkat çektiğimiz bu noktalar senin kimliğin, duruşun, ticaretin ve kulluğun için çok önemli şeyler. Basit gibi gözükse de dağlar kadar öneme haiz işler. Herkes böyle yapıyor, piyasa böyle işliyor diye sen insanlarla aynı hataya ortak olamazsın. Çünkü sen farklısın. Sen, ticaretin kulluğa nasıl dönüştürüleceğini ve davetin fiilî olarak nasıl yapılacağını ümmete gösterecek eşsiz bir numunesin. Sen Müslüman bir tacirsin. Bu nedenle sözünde durmayı önemse ve bunun hem ticaretine, hem de davetine müthiş bir katkı sağlayacağını aklından çıkarma.

Allah, Sözünde Duranların Kefili ve Yardımcısıdır

Sözde durmanın önemini ve bu hususta hassas olanlara Allah’ın yardımının nasıl geldiğini ortaya koyan şu hikâye, gerçekten çok ibretliktir ve üzerinde gereği gibi tefekkür eden insanlar için anlam yüklüdür. Bu hikâyeyi bizlere Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem anlatmaktadır. Olay, bizden önce yaşayan İsrailoğulları arasında cereyan etmiş ve içerisinde çok derin mesajlar olduğu için Efendimiz tarafından bizlere anlatılmıştır. Efendimizin anlatımıyla olay şöyledir:

 “İsrailoğullarından bir adam vardı. Bu adam, İsrailoğullarından başka birisinden bin dinar borç para istedi. Borç talep ettiği o kimse ona:

Bana şahitlerini getir ki, (parayı onların huzurunda vererek) onları şahit tutayım, dedi.

Borç isteyen ise:

Şahit olarak Allah yeter, dedi.

Öbürü:

Öyleyse bana kefil getir, dedi.

Borç isteyen bu defa da:

Kefil olarak da Allah yeter, dedi.

Borç verecek kişi:

Doğru söyledin, dedikten sonra belli bir vade ile bin dinarı ona verdi.

Adam deniz yolculuğuna çıktı ve ihtiyacını gördü. Sonra borcunu vadesi içinde ödemek maksadıyla geri dönmek üzere bir gemi aradı, ama bulamadı. Bunun üzerine bir odun parçası alıp içini oydu. Bin dinarı sahibine hitabeden bir mektupla birlikte oyuğa yerleştirdi. Sonra oyuğun ağzını kapayıp düzledi. Sonra da denize getirip:

Ey Allah’ım, biliyorsun ki ben, falandan bin dinar borç almıştım. Benden kefil istediğinde ben ‘Kefil olarak Allah yeter’ demiştim. O da kefil olarak sana razı olmuştu. Şahit istediğinde de ben ‘Şahit olarak Allah yeter’ demiştim. O da şahit olarak sana razı olmuştu. Ben ise şimdi, bir gemi bulmak için gayret ettim; ama bulamadım. El ân onu sana emanet ediyorum, dedi ve odun parçasını denize attı ve odun denize düştü.

Sonra oradan ayrılıp, kendisini memleketine götürecek bir gemi aramaya başladı.

Borç veren kimse de, parasını getirecek gemiyi beklemeye başladı. Gemi yoktu; ama içinde para bulanan bir odun parçası buldu. Onu ailesine odun yapmak üzere aldı. Onu parçalayınca parayı ve mektubu buldu.

Bir müddet sonra borç alan kimse geldi. Bin dinarla adama uğradı ve (özür beyan edercesine):

Malını getirmek için aralıksız gemi aradım. Ancak beni getiren gemiden daha önce buraya gelen bir gemi bulamadım, dedi.

Alacaklı:

Sen bana bir şeyler göndermiş miydin? diye sordu.

Öbürü:

Ben sana, daha önce bir gemi bulamadığımı söyledim, dedi.

Alacaklı:

Allah subhanehu ve teâlâ, senin odun parçası içerisinde gönderdiğin parayı (bize ulaştırmak suretiyle) borcunu ödedi. Haydi, bin dinarına kavuşmuş olarak geri dön, dedi.” (Buhârî)

Bu hikâyenin Efendimiz aleyhisselam tarafından bize anlatılmasının elbette ki birçok sebebi vardır; ama belki en önemli sebebi, söz verildiğinde riayet etme azminde olunduğu sürece Allah’ın kuluna mutlaka yardım edeceği gerçeğini gönüllere nakşetmektir. Sen sözünde durmaya halisane bir şekilde niyet et, Allah işinin zorluklarını bertaraf edecek ve ‘bittim ya Rab!’ dediğin yerde imdadına yetişecektir. İşte hadis, ana mesaj olarak bunu vermektedir. Bu noktayı dikkatle değerlendirmek gerekir.

Sözde Durmamak Alamet-i Nifaktır

Burada son olarak bir konuya daha temas edip yazımızı noktalandırmak istiyoruz. Bundan önceki konularda da bu noktaya işaret etmiştik; lakin önemine binaen burada tekrar etmek ve bu mühim konuyu mümin zihinlerde sürekli canlı tutmak istiyoruz. Ebû Hureyre’den radıyallahu anh rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Münafığın alâmeti üçtür:

1-Konuşunca yalan söyler.

2-Söz verince sözünde durmaz.

3-Kendisine bir şey emanet edilince hıyanet eder.” (Buhârî ve Müslim)

Bu hadisin bir benzeri şu rivayettir:

 “Dört şey vardır ki, bunlar kimde bulunursa hâlis münafık olur. Kimde de bunlardan bir vasıf bulunursa, onu bırakıncaya kadar kendisinde münafıklıktan bir haslet olmuş olur. Bunlar şunlardır:

1- Kendisine bir şey emanet edildiği zaman hıyanet etmek,

2- Söz söylerken yalan söylemek,

3- Ahdettiğinde, söz verdiğinde sözünü tutmamak,

4- Husumet zamanında haktan ayrılmaktır.” (Buhârî ve Müslim)

Bu iki hadis, her Müslümanın dilinden düşürmediği hadislerdendir. Ama işin hakikatine bakılacak olsa, bunlar bir müminin içini ürpertmesi gereken, korku ve dehşet verici hadislerdendir. Naklederken veya okurken bile Müslümanın kalbi tir tir titremelidir.

Neden mi?

Çünkü nifak, küfürden ve şirkten daha beter bir hastalıktır ve kişiyi cehennemin en alt tabakalarında azaba dûçar eden bir vasıftır. Rabbimiz şöyle buyurur:

“Şüphesi ki münafıklar, cehennemin en alt tabakasındadırlar. Sen onlar için bir yardımcı da bulamayacaksın.” (4/Nisa, 145)

Böylesine tehlikeli olmasına rağmen, üzülerek belirtmeliyiz ki bu konunun tehlikesi Müslümanlar arasında gereğince kavranmış değildir. Birçok Müslümanda bu hasletlerden bazısını görüyor olmamız, işin korkutucu boyutlarını gözler önüne sermektedir.

Bu gün Müslümanlar şirk denilince doğu ile batı kadar aralarına mesafe koyuyor ve alabildiğine ondan sakınıyorlar; ama iş nifaka gelince, sanki olsa da olur olmasa da olur tarzında bir yaklaşım sergiliyor ve ona karşı gereken hassasiyeti göstermiyorlar. Siz de şahit olmuşsunuzdur; Müslümanlar arasında maalesef gözüne baka baka yalan söyleyenler var. Kasten sözünde durmayanlar var. Ellerine üç kuruş para teslim edildiğinde izinsizce onu yiyen veya bir Müslümanın mahrem bilgisi kendisine sır olarak emanet verildiğinde utanmadan onu ifşa eden, yani hıyanet edenler var. Yine kendi fikrine, cemaatine, kişiliğine veya şahsî bir takım hasletlerine bir itiraz yapıldığında hasımlaşan ve bu hasımlaşmasında haddi aşarak işi tekfire kadar götüren yahut karşı tarafa şirk ehline bile reva görülmeyecek vasıfları yakıştıranlar var. İşte tüm bu vasıflar, aslında münafıkların vasıfları olduğu halde maalesef ki kendisini tevhide nispet eden insanlar arasında yaygınlaşmış durumda.

Şunun altını kalın çizgilerle çizmemiz gerekir ki, nifak bu ümmet içerisinde şirkten daha sinsidir ve Allah’ın koruması müstesna gereken hassasiyet gösterilmediğinde şirkten daha kolay bulaşıcıdır. Bu nedenle Müslümanların bu konuya ciddiyetle eğilmeleri, nifakın temel vasıflarından kendilerini karantinaya alarak bu necasetten korunmaları gerekmektedir. Aksi halde kendilerini tevhidin yılmaz bekçileri zannettikleri halde, öldüklerinde bir anda İbn-i Selül’le aynı yerde komşuluk yapmaya mahkûm olabilirler!

Allah hepimizi bu iğrenç vasıftan muhafaza etsin ve onun her hasletinden bizleri korusun. (Allahumme âmîn).

***

Değerli tacir kardeşim, birkaç başlıktır izah ettiğimiz dürüstlük, doğru sözlülük ve sözde durma meselelerinde işin aslı lafı biraz uzattık. Bunun farkındayız. Ama hemen şunu belirtelim ki, bu konular bizim için çok, ama çok önemli. Hayati öneme sahip. Bu nedenle asla basite alınmamalı, ihmal edilmemelidir. Önemsenmelidir. Bu başlıklar belki birkaç paragrafla izah edilebilirdi veya işaret edilerek geçilebilirdi; lakin biz bilinçli bir şekilde sözü uzattık ki, kardeşlerimiz meselenin önemini kavrasınlar ve bu konuların üzerine azami derecede eğilerek bu güzel vasıflarla muttasıf olmanın yolarına baksınlar.

Rabbim bizleri ve sizleri bu güzel vasıflarla muttasıf olan kullarından eylediği gibi, onlara ters düşen kötü hasletlerden de muhafaza buyursun. Bizleri razı olduğu kullar zümresine dâhil etsin. (Âmîn)

Bir sonraki yazımızda buluşmak dileğiyle, fî emânillâh…

 

 



[1] Bu şahıs Huzeyfe radıyallahu anh’ın babasıdır. Huzeyfe radıyallahu anh’ın babasının adı Huseyl olduğu halde acaba kendisine neden “İbnu’l-Yeman” yani “Yeman’ın oğlu” denmiştir de Huseyl’in oğlu anlamında “İbnu’l-Huseyl” denmemiştir? Böyle denmemesinin sebebi âlimlerimizin belirttiğine göre şudur: “Yeman” kelimesi bu zatın ismi değil, lakabıdır ve bu zat isminden daha ziyade bu lakabıyla meşhur olmuştur. İşte bundan dolayı çocuklarına Huseyl’in çocukları değil, Yeman’ın çocukları denmiştir.

Okunma Sayısı:912